Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Aralık 2021

Kitap

Nazan Bekiroğlu ve "Kehribar Geçidi": Geçen Zaman mı, Yoksa İnsan mı?

Damla Karakuş

Paylaş

0

0


Ne kadar zaman geçerse geçsin, hayat bir şekilde hep devam eder. Nazan Bekiroğlu, en uzun uykulardan sonra bile bunun böyle olduğunu kanıtlıyor bize. Yüzyıllar geçer, ama işte geçen zaman mıdır, yoksa insan mı? Günün sonunda en kolay katlanılan acı, başkasının acısıdır…

“Tanrım, bu kitap senin ama kul yorumluyor.”  

Aslında hikâye şöyle: Bazen yazmak çok zor. Şimdi elimde bir fırça olsun, bu sefer cümlelerim renklere bulansın istiyorum mesela. Kim bilir, belki o zaman yedi uyurlardan biri ben oluveririm. Hayat denen şey, belki uyumaktan ve uyurken başımıza gelen gerçeklerden ibarettir. Olamaz mı, olabilir. Bir yazar ruhunu üfler ve her şey “yeniden” gerçek olur. Niyetim sanatsal bir girişten çok hayata bağlar gibi beni yazdığıma bağlayacak birkaç kelimeydi ve düşlerim bunları çağırdı. Şimdi Kehribar Geçidi’nden geçme zamanı…

“Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur. Kalbimden sorumsuzum sanma.”

Nazan Bekiroğlu, sekiz yıllık emeğini Kehribar Geçidi’nin kapağında bu cümleyle sunuyor bize. Roma tarihi ve “yedi uyurlar” anlatısı üzerinden insanın güç, iktidar ve ihtişam karşısında düştüğü durumu anlatırken, aldığı tavra tekrar bakmamızı istiyor. İçimize kodlanmış vicdan ve merhametin sesini duyanlar ile duymayanlar üzerinden adaletin yüzeysel inançla kurduğu derin bağları sorgulatan bir anlatı sunuyor. Koskoca Roma tarihinin son yüz yılını alıyor, koyuyor masaya. Bir de fen derslerinden kalma bir büyüteç duruyor yanında. İşte o büyüteçle bakarak insanı sadece “birey” olarak görüyor yazar; insanlığın tarihini ve içinden geçtiği durumları sorgularken, incelikle işlediği detaylarla imparatorluğun toplumsal, siyasal ve inanç çemberinde ustalıkla ve duvara çizer gibi resmediyor. Bu, bir tarihi roman olabilir, ama tarih de tekerrürden ibaret olan kırmızı çizgisini keskin bir şekilde çekiyor. Bekiroğlu, büyüteçle bir kez daha geçmişten bugüne gelip gözümüze sokarcasına “Gör artık!” diyor. Yöneticilerinin bunca debdebeli hayatının yanında “insanların” açlık sınırında yaşadığı arka sokaklara dikkat çekiyor. Sokakları bir anda ışık basıyor. Sonra bir düdük sesi duyuluyor. Duyuyor musun?

Yedi uyurlar, Kehribar’ın onları yakalamasıyla yolları kesişen, aynı uğurda çaba gösteren yedi başka kişi. Kehribar, onları bir meşe ağacının altında buluşturuyor. Mevsimlerden kar; uyuyanın üzerine yağıyor. Hiçbiri o gece dalacakları uykunun yüzyıllar boyunca süreceğinin farkında bile değil. Roma’nın dağılmadan önceki son yüzyılına bir gecede uyandıklarından eminler oysa. Ve akıllarının ucundan dahi geçemeyecek şeylere şahit olacaklar. Tarihi hem yaşayacak hem yazacaklar…

Detay vermeden önce şunu söylemek istiyorum: Kitabın “neredeyse kusursuz” yazıldığını söylememek, Bekiroğlu’nun bunca yıllık emeğine haksızlık olur, evet. Ancak bir yandan da kitabın 608 sayfa olduğuna dikkat çekmek isterim. Elbette hiçbirimizin okuyacağı ilk “çok kalın” kitap olmayacak, ama günümüz insanının “zor” işler için hep bir “yönteme” ihtiyacı var; bilirsiniz. Sanırım burada daha dikkatli ve özenli olmanızı önerebilirim. Kitabı okurken şöyle dedim, koptuğumu hissettiğim birkaç yerden sonra: “Daha sade bir dille anlatılması mümkün müydü?” Muhtemelen evet, mümkündü. Bunu bir eleştiri olarak bile görmüyorum ama evet, roman derinleştikçe bağlanmakta güçlük çekildiğini düşünüyorum. Demem o ki okurun, kendini içine koymadan Kehribar Geçidi’ni anlaması çok zor. Çünkü dili çok “derin.” Sebebi niş bir iş çıkarmak elbet. Ki bu açıdan da yine başarılı. Haydi, şimdi romana biraz daha girelim; ilk adım olarak elinize bir madeni para alın ve hissederek okumayı deneyin. Sebebini anlatacağım.

M.S. 300’lerin başındayız. Bir darphane kölesi, dönemin imparatoru Diocletianus’a öfkesini çıkarmak için sikkelerden birine, imparatorun gözünün üzerine gelecek şekilde çekiçle vurmak istiyor. Ama eli bir an öyle titriyor ki, sikke çok daha fazlasını başarıyor. Elinizdeki parayı daha da sıkacaksınız. Çünkü roman boyunca o sikkeyi adım adım izleyeceksiniz. Bu, tüm söylediklerimin ve anlayacaklarınızın yanında “kusurlu sikkenin” zamanı geldiğinde “geçmez akçeye” dönüşeceğinin “öngörülemez” hikâyesi. Konu hiçbirimize o kadar uzak değil yani. O kusurlu sikke, kontrolleri geçip heybeden heybeye, keseden keseye, kasadan çekmeceye girip çıkarak tüm Roma’yı dolaşıyor. Yazarın bu yolculuk üzerinden kurduğu izlek, sikkenin hikâyeyi hikâyeye, uykusuzluğu uykuya, yolcuyu yola ve erdemli bir köpeğin yedi kişiye eklemlenmesini sunuyor. M. S. 300-600 yılları arasının Roma İmparatorluğu’nda, kusurlu bir sikkeye eşlik ettiğimiz bir yolculuk aslında bu.  

Yolculuğa başladığımıza göre bir de romanın görsel zenginliğinden söz etmeli. Roma, onca şeye rağmen tüm ihtişamıyla karşımızda. Tanrıları, tapınakları, Colosseum’u, Senato’su, aristokratları, sanatçıları, çobanları, şifahaneleri, şifacıları ve çok daha fazla detayıyla Roma’nın her bir köşesini geziyor, her bir insanını yakından görüyoruz. Öte yandan dönemin dini ve siyasi atmosferine de tanıklık ediyoruz. İmparatorluğun üzerinde yükseldiği kurumları, ihtişamın, safahatın ve şiddetin eriştiği zirveleri gözlüyoruz. Kan her yerde; halkı da sonradan görme zengini de coşturmasını iyi biliyor. İnsan hangi zamanda yaşarsa yaşasın, kaç kez uyuyup uyanırsa uyansın hep kana susuyor. Ve birden kurgu, tüm zulümlere karşı bir haykırışa dönüşüyor. Hz. İsa’nın ilk dönem müritlerinin saflıklarını, saf din inancıyla kurumsallaşmış çatışmalarını, Paganizm ve Hıristiyanlık arasındaki alışverişi, insanlığın dünyayla ve güçle imtihanını okuduğumuz romanda odaklanmamız gereken nokta; varsıl ile yoksulun, okumuş ile cahilin, bilim ile safsatanın mücadelesi oluyor. Dönemin Roma’sıyla bugün yaşadığımız dünyanın arasındaki hem toplumsal hem de ekonomik benzerliklerin tespitini yaptığımızda ise bir kez daha geçen şeyin zaman değil, insan olduğunu anlıyoruz.  

Biraz da ana karakterlerimizden söz edelim. Azatlı Köle Vitalis, Lâhit Kopyacısı Efesli Linus, Yazıcı Köle Simonides, Tapınak Kandilcisi Feliks, Uykusuz Çoban Fazelis, Gezgin Al-Mina, Barbar Yüzbaşı Geta ve bu yedi uyurun yollarının kesişimi olan Kehribar. Her biri kendi içinin ve birbirine olan bağın titreşiminden sızan ışıkla Roma’da kendini gösteren zulme tanıklık ediyor. Ve hepsinin derdi birbirinde habersizce tanıdık ve bir yandan yepyeni; tanık olduklarından sebep vicdan yükleri ağır. Önce Azatlı Köle Vitalis’i tanıyoruz; o, bir senatörün alıp azat ettiği bir bilge. Köpeklerden delicesine korkarken Roma’daki zulümden onu kurtaracak olanın bir köpek olması, yaşamının ironisi. Kehribar’ın mağaraya götürdüğü ikinci kişi, Lâhit Kopyacısı Efesli Linus. O, ödeyemediği mermer borcundan sebep Roma askerlerinden korkan bir yontucu. Hayali; zanaatını sanata dönüştürenlerden biri olmak. Ferman geldiğinde kurban kesmiyor ve tütsü yakmıyor. Hristiyanlığı seçen beş mermer sanatçısının gözler önünde diri diri yakılmasını işliyor mermere. Sanata yaşayan bir adım atıyor.

“Geri çekildi lâhit kopyacısı. Yonttuğu mavi mermere uzaktan baktı. Sanki beşi de bir eşiğin üzerinde taş kesilmişti. Ustası görse dudak büker, “Yine acele etmişsin Linus,” der geçerdi. Ama Linus, bu heykele sadece görünen değil görünmeyen kısmını da koymuştu vukuatın. O can acısıyla, görünen gibi görünmeyeni de anlatmanın en sade yolunu bulmuştu. Bakanlar sadece beş figür göreceklerdi, görenler ise az ötede yanan ateşi, dişbudak ormanının kavrulan sırasını, anatomi dersi alan cellatları.” (Sayfa 308)

Üçüncü karakterimiz Yazıcı Köle Simonides; okuma yazma bilmiyor ama ne hikmetse dönemin en büyük kütüphanesine sahip efendisi Nano’nun tutkulu bir şekilde avukat olma isteğinin gerçekleşmesine yardımcı olmaya çalışıyor. Adı her ne kadar Simonides olsa da Aristo kılığında da karşımıza çıkan Simonides, aynı zamanda evin hanımı Sabina’ya âşık oluyor ve ona şiirler yazıyor. Kehribar’ın listesindeki dördüncü isim, imparatorun fermanıyla tütsü yakmayan ve kurban kesmeyen Hristiyanların yargılandığı mahkeme sırasında, tapınağı yapmaya çalışan ama beceremeyen Tapınak Kandilcisi Feliks oluyor. Grubun en genç üyesi olan Feliks, inancın kötü ellerde nasıl bir çıkar nesnesine dönüşebileceğini de gösteriyor okura.

“Uykuyu kaybettiği için uyanmanın mutluluğunu da kaybetmişti çoban Fazelis. Deliksiz bir uykuyu özlediği gibi deliksiz bir uykudan uyanmayı da özlüyordu ve beş yıldır rüya görmüyordu. Gördüğü rüyaları ise çoktan unutmuştu.” (Sayfa 110)

Şifa tapınaklarını gezerek uykusuzluğuna çare arayan Uykusuz Çoban Fazaelis, yedi uyurdan beşincisi. Bu arayış gezintisi, bizi sonradan kaybedilmiş veya hiç edinilmemiş özgürlüklerin, yazmaların, lâhitlerin, şifalı otların, kurtların, kuşların, dağların, mor kaftanların ve dikenli deniz salyangozlarının arasında uzun bir yolculuğa çıkarıyor ve kendimizi dönemin olaylarına tanıklık ederken buluyoruz. Bir yandan da romanın, insanın nehirler, ovalar, otlar, bitkiler, ağaçlarla olan ilişkisini, pazar yerlerinden alıp dağlar ve mağaralar üzerinden yeniden anlatışını izliyoruz. Sonra da altıncı olarak uzun yollardan gelen Gezgin Al Mina katılıyor kafileye. Son olarak da Roma ordusundan atılmış bir yüzbaşı olan Barbar Yüzbaşı Geta’yı kahramanları arasına ekleyen yazar, yedi uyurların kurgusunu tamamlıyor ve onları belki de Yüz Yıl Uyuyan Güzel’den sonraki dünyanın en uzun uykusuna yatırıyor. Onlar uyandıklarında bir gün uyuduklarını sandıklarından gördükleri her şey karşısında bir bir şaşıracakları anları kovalamaya başlıyorlar…

“En yaşlı olanları uyandı önce. İhtiyar beden uykuya en erken kanmıştı. Gezgin Al-Mina yüzüne dikilmiş bir çift kestane rengi göz olmasa yine de uyanırdı çünkü genzini dünkü ateşin dumanı yakmıştı. Buna şaşırmazdı gezgin, bu kokunun aradan yüz yıl geçse bile geçmeyeceğinden zaten emindi. Ama gözünü açtığı andan bu yana buram buram bir sıcak yüzüne çarpmış, ter olup sırtından akmıştı. Öyle bir sıcak ki sanki kışlık giysileriyle imparatorluk hamamının külhanına girmişti. Oysa daha dün gece kar yağdı yağacaktı. Böyle bir sıcağa ise Roma’nın ancak ağustoslarında rastlanırdı.” (Sayfa 393)

Bu sadece yaşanan bir anın alıntısı. Daha pek çok detaya bakıp anlam veremiyorlar. Artık hepsi uyandığında içlerinden birinin şehre inip yiyecek alması gerektiğine karar veriyorlar, ancak Roma askerlerinin kendilerini aradıklarını düşündüklerinden tedirginler. Yemek bulmak için şehre inmeye gönüllü olan Gezgin Al Mina’nın öğreneceği ve şaşıracağı daha pek çok şey var. Öyle ki esnafın elinden onu karşısına çıkan Kilise Arşivcisi Sebastian kurtarıyor. Mağaraya birlikte döndüklerinde ise kafiledeki diğer arkadaşlarına 309 yıl süren uykularını anlatıyor. Burada romandaki matematiksel yaklaşımdan da söz etmek gerekir. 309 yıl geçtiğinde kitabın da yarısına geliyoruz ve yazar, anlattığı hikâyenin yanında böylece kurguyu da ikiye bölmüş oluyor. Bundan sonrası hem 309 yıllık korkutucu bir değişim hem de aslında her şey aynı. Yedi uyurlar, ilerleyen günlerde Pagan döneminde imparatorun, senatonun ve seçkinlerin sürdüğü ihtişamlı hayatın, Hristiyanlığın hüküm sürdüğü dönemde de seçkinler tarafından aynı şekilde devam ettirildiğine tanık oluyor. Yoksullar yine yoksul, varsıllar yine varsıl... İnancından dolayı bedeller ödeyen İsa’nın ihtişam içinde bir yaşam sürmüş gibi gösterildiğine tanık oluyorlar. Ve tüm bunlar, değişmeyen bu değişim yedi uyurları mutlu etmiyor. Bir gece aynı rüyayı gören üç kişiden Azatlı Köle’nin düşünmekten kendini alamadığı şeyse tam olarak şu oluyor:

“Aynı kitap nasıl oluyor da hem cellâdı hem kurbanı yaratıyor? Aynı kitap, aynı peygamber nasıl bu iki insana da esin veriyor? Tanrım, bu kitap senin ama kul yorumluyor. Bu kitap ahlâkların da üstündeki ahlâkı önermek için gelmedi mi? “Dün, Cicero’yu, Seneca’yı yaratan zihniyetin Colosseum’u nasıl inşa ettiğini anlayamamıştım. Nihayette ilâhi esinden mahrumdurlar demiştim. Ama gel gör ki hastanede şifa, yetimhanede şefkat, aşhanede çorba dağıtan müminler şimdi bu ateşi harlıyor. Bunu da herhalde iki bin yıl daha uyuyup uyansam anlayamayacağım.” (Sayfa 575)

Yedi uyurlar, yaşadıklarını anlattıklarında inanmayan, ancak kendi “yaşamadığına” inanmayı sürdüren statüko yanlısı piskoposla görüştükten sonra, tekrar mağaralarına dönmeye karar veriyor. Üstelik bu kez Kilise Arşivcisi Sebastian da onlara katılıyor. Kafileden bir tek en geç olanı Tapınak Kandilcisi Feliks, roman boyunca elden ele dolaşan, artık geçmez akçe olan sikke ve yüreğinde beslediği sevdasıyla geride kalıyor… Ne kadar zaman geçerse geçsin, hayat bir şekilde hep devam eder. Nazan Bekiroğlu, en uzun uykulardan sonra bile bunun böyle olduğunu kanıtlıyor bize. Yüzyıllar geçer, ama işte geçen zaman mıdır, yoksa insan mı? Günün sonunda en kolay katlanılan acı, başkasının acısıdır…

İyi okumalar…

Kehribar Geçidi, Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu Timaş Yayınları, Roman, 608 sayfa 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Basılı kitap dijital okumaya karşıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hülya Duman

15 Ocak 2025

Per Petterson ve Kitapları Üzerine 2

Evet, kafamızdaki şüphelerle üçlemenin ilk kitabında kalmıştık.Kahramanımız Arvid, boşanmanın eşiğindedir. Gençliğindeyse okulu bırakıp, fabrika işçisi olarak, zaten mesafeli olan annesinin tepkisini üzerine çekmişliği vardır. Bu arada anne altı yıl önce bir oğlun..

Devamı..

Başroldeki Ortam

Nihat Kopuz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024