ÖYKÜ
Sabah uyandığımızda çöpçüler karbonmonoksitten zehirlenmiş kuş ölülerini kaldırım kenarlarına süpürüyordu. Hava elini uzatsan dokunacakmışsın gibi yoğun ve ağırdı. Abim,
“Fakülteye gideceğim,” dedi, “artık gitmesem olmaz.”
Korktum.
“Ya gider de dönmezsen. Ya yakalarlarsa seni?”
İnat etti. “Gideceğim,” dedi. “Böyle saklan saklan nereye kadar. Kantine uğrar, arkadaşlara bir bakar dönerim.”
Yine böyle bir sabah, tüten sobadan zehirlenmiş anamla babamı iki kuş ölüsü gibi alıp götürmüşlerdi evden. O zaman ağlamıştık abimle. Arkalarından kırık bir testiyle su dökmüştüm. “Dönerler mi,” demiştim. “Yok,” demişti.
Kırmızı bir minibüse bindi abim. İnat etti, bindi o minibüse.
“Koş tahtaları tutuştur sen de,” dedi bana. “Bugün kadınlar günü. Geç kaldın.”
En son bunları dedi.
Arkasından baktım. Elimi cebime soktum. Hanse-lin orada. Küçücüktü. Yumuşak. Sıcak. Bir cep içine büzüşüp kalabilirdi saatlerce.
Külhana gittim. Ateşi yaktım. Göbek taşının altında, ocağın yanına oturdum. Hamamın ısınmasını bekledim. Başımı ocağa dayayıp ısınan taşın rehavetine kapılıp gitmişim. Öyle ne kadar uyudum bilmem. Uyandığımda hava dönmüştü. Dışarısı kararmaya başlamış. Külhanın ateşi neredeyse geçmiş. Getirip közlerin ortasına iki kalın odun yerleştirdim. Kollarımı iki yana gerdirip iyice açtım. Sağ kolumun içindeki kabuklanmış çizikler acıdı. Hanse-lin bazen ben uyurken cebimden çıkıp sıcak bir koyun arar, böyle vücudumda gezerken farkında olmadan küçük sivri tırnaklarıyla derimi çizerdi. Sonra o çizikler günlerce geçmezdi. Abim her defasında kızardı, kendini tırmıklayıp durma, diye. Ben yapmadım, desem inanmazdı. Elimi cebime daldırdım. İlk o zaman fark ettim yokluğunu.
Polisten korkuyordu abim. Bana söylemedi ama biliyordum. Yürürken dönüp dönüp arkasına bakması, konuşurken bazen sesini saklaması bu yüzdendi. Nerde bir polis arabası görse gerisingeri gider, yolunu arkaya çevirirdi. Bu paşalar, diyordu, kimsenin gözünün yaşına bakmaz.
Her gün yeni bir haber alıyorduk. Eve çay içmeye geliyordu birileri. Fısır fısır konuşuyorlardı kocaman bıyıklarının altından. Dudakları görünmüyordu. Bir İsmail vardı. Tırcı. Konuşurken sesi bir iner bir çıkardı. Şişmiş boyun damarlarıyla tuhaf hikâyeler anlatırdı. Ortadan kaybol, diyordu abime. Bak birer ikişer topluyorlar. Bu işin sonu kötü. Benim tırın kasasında, lastiklerin arkasında bir boşluk. Ayağa kalkıyor, ellerini kocaman bir tekerleğin çevresine dolarmış gibi başının üstünde birleştiriyordu bunları söylerken. Arkadaş ölümlerine ağlıyordu abim. Ölenler, asılanlar, vurulanlar, içeri tıkılanlar, kaçanlar, arananlar bir harman olup konuşmalarda ortaya savruluyordu. Kırık bir testi ayak yolunda duruyordu ve ben korkudan bağırmamak için cebimdeki Hanse-lin’i okşuyordum.
Abim evde olmadığı geceler bazen külhanda kalırdım. Gece el ayak çekildi mi ateş giderek fersizleşip can çekişirken arkada yığılmış tahtaların arasından tuhaf sesler gelirdi. Bazen alevden kımıldadığını da görürdüm o tahtaların. İçinde tuhaf bir aydınlık açılırdı. Yukarıdan bir yerden mi düşüyor, yoksa kendi içlerinden mi geliyor ayıramazdım. Başımı öte yana çevirirdim o zaman. Ertesi gün abim gelsin, diye dua ederdim. Abim lastik yüklü bir tırın arkasında Almanya’ya gitmesin. Polisler abimi bulmasın. Abim hapse girmesin. Bunları içimden geçirirken bir kez bile başımı çevirip bakmazdım o tahtalara. Sanki dünyada başımıza gelebilecek kötülükleri önleyecek şey orada, o kuru tahtaların arasında gizlenmişti. Hanse-lin o aydınlıktan mı çıktı, odunlarla birlikte ormandan mı geldi bilmem. Ama o zaman buldu beni.
Abim gittikten sonra cehennemlikte kaç gün rüzgârın sesini dinledim. Oturduğum yerden neredeyse hiç kıpırdamadan. Böyle soğuk oldu mu insan hareket ettikçe üşüyor. Elimi çeneme götürsem donacağım sanki. Hamamın arka tarafındaki ağaçlıktan vuuuv diye kıvrılarak, kendi kendine dönerek gelen burgaçlı bir ses. Günlerdir hiç azalmadan devam etti. O böyle estikçe Hanse-lin ortadan yok oldu. Rüzgârdan mı korktu, bana mı küstü bilmem. Abim gittiğinden beri onu görmedim. Saklanmıştır, bir yerden çıkar diye bekledim, yok. Külhandaki tahtaların arasına baktım. Odunluğa. Kesmek için kenara ayırdığım ağaç kütüklerinin oraya. Gizlendiği her yere. Gri bir kedi yavrusu bir köşede dertop olmuş yatıyordu. Göz göze geldik. Tek gözü iltihaptan kapanmış. Alsam, diye düşündüm, cebime sığmaz.
Hanse-lin yok. Cebimde küçük, yumuşak bir boşluk kaldı. Dışarı çıktım. Soğuk. Hamamın önündeki taşlığa yürüdüm. Kapıdan iki kadın çıktı. Üzerlerinden buğulu bir sabun kokusu yayarak önümden geçtiler. Başımı öne eğdim. Taşlara baktım. Taşlar da bakışlarını saklamış gibi geldi. Kadınlardan biri çenesinin altından eşarbını sıktı. Yan gözle bana baktı. Öbürü dirseğiyle dürttü. Yere tükürdüm. Tükürüğüm taşların üstünde beyaz bir köpük olup dondu sanki.
Hamamın önünden ayrıldım. Bir an önce eve gidip yatağa girmek, gözlerimi yummak istiyordum. Dar paltoma iyice sarındım. Soğuk hissettiriyordu kendini. Yolda bir cenaze alayının peşine takıldım. Ağır adımlarla yürüyorlardı. Çoğu susmuş, derin bir suyun içine bakar gibi başlarını iyice öne eğmişti. Birkaçı kendi aralarında sessizce konuşuyordu. Bu anayasa oylaması göstermelik, dedi biri. Olacak şey mi yüzde doksandan fazla evet çıkması. Öbürü başını öte yana çevirdi.
Yakamı kaldırdım. Bir paket kaymaklı bisküvi almak için köşedeki bakkalın önünde durdum. Karşıki boş arsada çocuklar araba lastiği yakmıştı. Yağlı bir is kokusu ta ciğerlerime işledi. Derin bir nefes bıraktım, öksüremedim, içim sıkıştı. Gelsene lan külhanbeyi, diye seslendi biri. Duymazdan geldim.
Nihayet eve vardım. Önce zile bastım. Abimin kırmızı ekose oduncu gömleğinin ve simsiyah saçlarının kapının buzlu camından gittikçe yaklaşan bir umut olmasını bekledim. Neden sonra cebimdeki anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Kimse yok. Abim bugün de hiç uğramamış. Gittiği sabah içtiğimiz çayın bardakları masanın üstünde duruyor hâlâ. Bardakların dibindeki çay pas renkli bir sıvıya dönmüş. Karanlıktı. Yine de ışığı açmadım. Çekyata oturdum. Ne yapacağımı düşündüm. Paketi açıp bisküvileri yemeye başladım. İki katın arasını açıyor, dişlerimle beyaz kaymağı sıyırıyor, sonra kalanları tek tek ağzıma tıkıyor, o kıtır kıtır sesi dinliyordum. Kapı çalındı. Abim olsa çalmaz, hep anahtarla girerdi. İsteksizce yerimden kalkıp kapıya gittim. Taşlar soğuk. Terliksiz ayaklarım üşüdü. Tırcı İsmail’miş.
“Haber yok mu abinden,” diye sordu.
Onu görünce sevindim.
“Demek seninle gitmedi,” dedim. “O zaman belki de gelir.”
Cevap vermedi. Canı sıkılmış gibiydi. Yanaklarının içini kemirdi dişleriyle. Böyle yapınca bıyığı büzüşüp kırık bir dal gibi ağzının üstüne düşerdi. Başka zaman olsa gülerdim buna. Elimdeki kaymaklı bisküviyi uzattım. Almadı.
“Gelirse haber edin,” dedi.
Bahçe kapısından çıkana kadar arkasından baktım. Sonra kapıyı kapadım. Cebimi bir kez daha yokladım. Yerime döndüm ve kalan bisküvileri yemeye devam ettim.






