Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ağustos 2017

Öykü

Neval El Seddavi • Modern Bir Aşk Mektubu

Oggito

Paylaş

49

0


Dostum, sana bu mektubu belki beni anlarsın ya da belki ben kendimi anlarım diye yazıyorum. Bu girişimim sonuçsuz kalabilir; zaten kim kendini ya da başkasını anlayabilir ki? Kim kırabilir kabuğunu? Kırmak için girişimde bulunmak kabuğun kırılmamış olduğunu gösterir yalnızca; yani anlamaya çalışmak anlamamış olma duygusunu çoğaltmaktan başka bir işe yaramaz. Yine de deniyorum bunu. Kesinlikle biliyorum ki bu işe kalkışmam boşuna bir çaba, ama denemekten alıkoymuyor beni, tıpkı ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek yaşamımı sürdürmekten vazgeçmemem gibi. İlişkimizde aşk sözcüğünü hiç kullanmadığımızdan bu mektubu bir aşk mektubu diye adlandırmamı şaşkınlıkla karşılayabilirsin, belki de karşılamazsın. Başka sözcükler de kullanabiliriz, sevgi, arkadaşlık ya da saygı gibi. Ama bu sözcükler anlamsız ve belirsiz kalmaktan öteye geçmez. İlişkimizi tanımlamak için bir zamanlar kullandığımız ‘sevgi’ sözcüğünün anlamı nedir ki? Hiçbir anlamı yok. Ne aşk demek ne de aşktan yoksunluk; yalnızca ikisinin ortasında oturan bir duygu; birinin sevdiği ve sevmediği, öfkeli olduğu ve olmadığı, nefret ettiği ve etmediği, konuştuğu ve sustuğu zaman olduğu gibi bir şeyle hiçbir şey arasında kalan ortada bir durum; ip her zaman ortada. Her şeyde böyle ılımlı bir tutum sergilenmesini psikologlar övgüyle karşılayıp adına bellek sağlığı diyorlar. Bu tür sağlık onlara göre her şeyde, zekâ gösterisinde, görev sevgisinde, aşkta, nefrette, tutkuda ve dürüstlükte ılımlı olmak anlamına geliyor. Ve dürüstlük ılımlılık tanımadığından psikologlardan bellek sağlığı ödülü kazanması için kişi bir kerteye dek yalan söyleyebilmeli. Ve dürüstlük gibi aşk da ılımlılık tanımadığından ‘sevgi’ sözcüğü bir ilişkide hiçbir anlam taşımıyor. Aramızdaki ilişki nedir? Nasıl gelişti? Bir başlangıç ânı var mıydı? Başka bir deyişle, ilk karşılaşmamızda mı başladı, yoksa sonuncusunda mı, ya da bunların ortasında mı? Şimdi ilk karşılaşmamızda yüz hatlarının bende nasıl bir izlenim bıraktığını anımsamak için belleğimi yoklamaya çalışıyorum. Bu girişimim olanaksız geliyor bana, tıpkı kendi yüzümü aynada ilk kez gördüğüm ânı anımsamaya çalışmak gibi bir şey. Annemin ya da babamın yüzünü anımsamaya benziyor. Öyle yüz hatları vardır ki, onları ilk kez gördüğümüzde uzun süredir tanıdıkmış gibi gelir bize, sanki bizim bir parçamızmış gibi, hiç yabancı değilmiş gibi. Beni ilk gördüğün ânı anımsıyor musun? Ne zamandı? Senin işyerinde miydi? Benim işyerimde miydi? Senin evinde miydi, benimkinde mi, yoksa açık alanda mı ya da aydınların her zaman bir araya geldikleri toplantılardan birinde mi? Şu, gülümserken de somurturken de gerilen yüzler, konuşurken de susarken de şişkinleşen yanaklar, nefes alıp verirken gevşeyen karın kasları, hep yukarı doğru yönelip sabitleşen bakışlar, o yukarısı her neyse, kırmızı mı yanıyor orada, yeşil mi, değerli bir şey mi o, ucuz mu? Gözlerine baktığımda senin bu sınıfa ait olmadığını hissediyorum. Gözlerinde olayları ve nesneleri olduklarından daha değişik ve daha az çelişkili kılan farklı bir ifade seziyorum. Gülümsemen de, somurtman da içten. Yüz hatların yüzündeki kaslarla birlikte doğal bir devinim içinde. Sözünü ettiğim ifadeyi ne görüyor ne de hissediyorum, ama var olduğunu biliyorum, tıpkı zamanın akışını, yerkürenin ya da bir uçağın hareket ettiğini bildiğim gibi, yani içinde olduğum halde o deviniyi hissetmediğim, ama var olduğunu bildiğim bir şey gibi. Bazen o ifade ben uyurken, sokakta yürürken, bir yerde otururken, araba kullanırken ya da kendimi işe kaptırmışken canlanıyor gözümün önünde. Garip bir biçimde üstümde baskı kurarak orada kalıyor, ivediliğinin nedenini anlamamı istercesine ona bakmam gerektiğini hissettiriyor. Önce nazikçe itiyorum onu, sonra sertçe, daha sonra da çılgınlığa benzer bir öfkeyle. Bir keresinde beni öylesine ısrarlı bir biçimde rahatsız etti ki, bunun aslında bir yalnızlık duygusu olup olmadığı konusunda sorguladım kendimi. Evim kalabalıktır, işyerim de öyle, Kahire kalabalıktır. Ama her kalabalık kentte olduğu gibi kalabalığı ve yalnızlığı aynı anda yaşarız. Bir kişi ile öteki arasında yakın bedensel temas olmasına karşın kalın bir duvar vardır ve kişiler toplumsal konumlarında yükseldikçe bu duvar da yükselir. Ve gece kent uykuya daldığında bir öksüz gibi çevreme bakınırım ben. Adres defterimi açıp alfabetik düzende sıralanan adlar ve telefon numaraları arasında gezinirim, ama yalnızlığı giderebilecek hiçbir ad yoktur o küçük sayfalarda. Önümde sere serpe uzanan bu kent erkeklerden yoksun, yine de erkeklerle doludur. Bunların hiçbiri yalnız bir kadınla buluştuğunda onun üstüne atılmayı düşünmeden edemez. Dünyamızda yaşam erkekler üstüne kuruludur; bu yaşamda hiçbir şey beni ne eğlendiren ne de hoşnut eden o tür eğlence dışında bir kadına zevk veremez. O tür eğlence, yaşamı çirkin yönüyle, erkeği de temel güdüsüyle gösterir yalnızca. Zaman zaman telefonum çalıyor ve zaman zaman bir erkeğin davetini kabul ediyorum. Bunu gerçeğe erişmek ve yaşam ile insanlar hakkında bir şeyler öğrenmek istediğimden yapıyorum. Yalnızlığı kovmak için bir girişim de denebilir buna. Benliğimin içinde yaşamanın olanaksızlığını görebiliyorum, insanlara boşvererek yaşamanın olanaksızlığını anladığım gibi. Yalnız kendim için yazsaydım kendi sözcüklerimin içinde boğulurdum; yalnız kendi kendime konuşsaydım sesim aksar, iyi çıkmazdı. Sürekli kendi yüzüme baksaydım aklımı yitirirdim. Yine de insanlardan kaçıyorum. Onlardan uzak durmak hoşuma gidiyor. Ama onların aklında kalmak için yapıyorum bunu. Yakınlık uğruna uzaklık, birliktelik uğruna ayrılık. İşte benim ikilemim. Ayrı biri olmak istiyorum, ama aynı anda başkalarının ayrılmaz bir parçası olmak. Bu çelişki yiyip bitiriyor, iki parçaya bölüyor beni; biri başkalarından uzakta, içimde, öbürü benim dışımda, başkalarının yüreğinde. Parçanın biri sakin ve hareketsiz, ötekinin hareketini gözlüyor. Ötekini gözleyen ben miyim, yoksa beni gözleyen o öteki mi? Hangimiz zaman ve uzam içinde hareketsiz, hangimiz zaman içinde ve ayak bastığımız bu toprak üstünde hareket ediyor? Beni davet eden erkek önümde suskun oturup benden yatağı çağrıştıracak bir hareket ya da bakış yakalamak için ara sıra bana bakarken bu soruların yanıtları aklımı kurcalıyor. Bende hiçbir şey bulamayınca şaşırıyor adam. Belki de benim çağımıza özgü ruh karmaşalarından birine kapıldığımı ya da hâlâ tecavüzden ve şiddetten hoşlanan bir mağara kadını olduğumu düşünüyor. İntihar düşüncesi gibi tecavüze uğrama düşüncesinin de bana az da olsa çekici geldiğini, kökleri ve bıraktığı izleriyle ne denli boğuşsam da bunun anımsama sınırımı aşan çok eski zamanlardan bu yana belleğimde yer tuttuğunu yadsıyamam. Ama intihar etmiyorum, ayrıca hiç kimse bana tecavüz edemez. Yaşamım ne denli güç olsa da, tıkanır hale gelsem de intihar etmiyorum. Bir erkek beni ne denli arzu ederse etsin üzerimde üstünlük kuramaz. Senin bir keresinde söylediğin gibi bu, benim erkekleri öldüreceğim ya da hadım edeceğim anlamına gelmiyor. Ama her zaman yapabileceğim bir şey var: Bir erkeğin gözlerinin içine dimdik bakabilir ve dudaklarının ya da parmaklarının titrediğini görebilirim. Bir iki dakikadan fazla sürmez bu, ama her zaman onun istem gücünü benimkinden yana çevirdiğimi görmeme yeter. Onun kas gücü, hatta dünyadaki bütün erkeklerin kas gücü benim elimin kaslarını onun elinin altında pes ettiremez. Yine bir keresinde benim güçlü bir kadın olduğumu söylemiştin. Gerçek şu ki, her zaman güçlü değilim. Bazen elimin pes etmesine göz yumuyorum. Bazen kendimi azgın bir dalganın sarmalındaki bir benek ya da yazgı denli yırtıcı dev bir yaratığın pençesinde yitmişim gibi hissediyor, o anda kendi istemim ya da seçimimle hiçbir şey yapamayacak, artık, gerçeğe ve gerçekliğe tutunamayacak bir durumda buluyorum kendimi. Düş görüp görmediğimi de sormuştun. Aslında çoğu zaman ben düşlerimde yaşıyorum, çünkü onlar arasında seçim yapabiliyor ve değiştirebiliyorum onları; oysa bana seçme şansı tanımadan beni değiştiren şey gerçeklik. Ben gerçekliği düşlerimde kök salmadığı sürece gerçek olarak görmüyorum artık. Sana itiraf etmem gerek, bilinçaltım bilinçli belleğimden daha güçlü ve ben çoğu zaman ona boyun eğiyorum. Düşlerimden birinde seni görmüştüm. Gerçekte hiçbir zaman olmayacak bir şeydi bu. Senle ben dünyadan uzak bir yerdeydik, çevremizde kimsecikler yoktu. Ben senin yanında oturuyordum. İçimde, derinlerde bir yerde çılgınca bir devinim vardı, ama görünüşte sakindim. Bir tür hüzünlü ve gizemli bir mutluluk, bedensel bir nabız atışı, yoğun bir sevinç ve güçlü bir arzuydu duyumsadıklarım; hele sözünü ettiğim arzu öylesine güçlüydü ki arzunun ötesine geçiyordu. Tam olarak ne istediğimi bilmiyordum. Gözlerinin sonsuza dek benim üstümde olmasını mı? Kollarını açıp beni kucaklaman ve beni sonsuza dek içinde saklamanı mı? Uyanmıştım, ama sen hâlâ yanımda, olduğun yerde duruyordun. Senden kurtulmak için gözlerimi kapattım, ama gitmedin, yine hâlâ düşümde olduğun yerdeydin. Yakınımdaydın ama ne bana dokunuyor ne de gidiyordun. Neden? Neden ayrılmıyordun başımdan? Aramızda zorunlu bir bağ mı var? Seni zorlayan biri mi var, ya da beni? Hiç kimse yok, bunu biliyorum. Yine de sana gelişimin benim seçimime ya da istemime bağlı olduğunu ya da ilişkimizin benim için ciğerlerime giren çıkan hava ya da damarlarımda akan kan denli yaşamsal bir şey olmadığını söyleyemem. Seninle olan ilişkimin bu istem dışı yanı içimde isyan yaratıyor, çünkü özgürlüğüme değer veriyorum. Sana karşı isyanımın nedeni bu. Arada bir seni bir daha görmeyeceğimi söylüyorum. Bazen de yaptığın yanlışları ya da dil sürçmelerini biriktirip öteki erkekleri suçladığım şeylerle seni de suçlayabiliyorum. Ama sonu hep boşa çıkan bir isyan bu. Bazen kendi benliğime karşı olan isyanıma benziyor bazen de bedenimi pencereden atıp kendimden sonsuza dek kurtulmak istememe neden oluyor. Sonuç hep aynı. Bedenim yerinde kalıyor. Sen de gözlerimin önündeki yerinde kalıyorsun, bana yakın, ama dokunmaksızın. Neden? Neden hiç dokunmuyorsun bana? Yoksa yalnızca bir görüntü müsün, bir hayalet mi? Gerçekte var mısın? Bazen beni evinin kapısından uğurlarken sanki elime bir an için dokunuyorsun ya da kolunu belime doluyorsun gibi bir duyguya kapılıyorum; hafifçe konup kaçan bir dokunuş bu, anlık, gelmesiyle gitmesi bir oluyor. Belki bir dokunuş bile değil, çünkü senin elinle benim bedenim arasında her zaman bir uzaklık olmuştur; bir saç teli kalınlığında, ama her zaman bizi ayrı tutmak ve yaşadığım gerçeklik ânının yok olması için yeterli. Tekrar sorguluyorum kendimi, gerçek miydi, düş müydü diye. Neden bu uzaklık her zaman yerini koruyor? Aramızda bir tür korku mu var? Korkacak bir şey var mı aslında? Bir keresinde düşümü kovmak istedim. Amacım uzanıp gerçekliğe dokunmaktı. Seni evime çağırdım. Hangi gündü anımsıyor musun? Sesinde olağanın dışında bir şaşkınlık titreşimi vardı; duraksama, korku ya da belirsizlikten de olabilirdi bu. Gelmedin. Nedenini sormadım. Benim gibi senin de gerçeklik ve kuşku arasında bocaladığını biliyordum. Kuşkuyu kovacak bir şey var mı? Herhangi bir şeyin kanıtı var mı? Seninle benim aramda tutunup sarılabileceğim, kesin olan hiçbir şey yok, ne uygun bir sözcük, ne ortak bir dil, ne bir hareket ne de bir dokunuş; herhangi bir şeyi doğrulayacak hiçbir şey yok aramızda. Ama emin olduğum bir şey var (ki bu da kanıtlanamaz): Ben senin için ne tür duygular besliyorsam sen de benim için aynılarına sahipsin, aynı ölçüde, aynı nitelikte ve aynı zamanda. Yanılıyor muyum? Belki evet belki de hayır. İşte ben böyleyim dostum. Sana yaklaşıyorum ve hemen geri çekiliyorum. Bir görünüp bir kayboluyorum. Öne bir adım atıyorum, sonra geriye. Yüzleşmeye karar veriyorum, sonra kaçıyorum. Günbegün, aybeay, yirmi ay ya da daha fazla. Geçen günlerin yaşamımızı kısalttığını, geçen her bir günün geri gelmeyeceğini, olanaksız olanı ya da mutlağı aramakla yaşamımı boşa harcadığımı, doyurucu çözümler bulmak için Allah’tan başkasına güvenmemem gerektiğini söylemiştin. Bir gün gözlerimi büyük bir güneş gözlüğüyle gizlerken gözlüğümü çıkarmamı istemiştin benden, ben de çıkarmıştım. Sen gözlerime baktığında ben o anda az daha senin yaşamımdaki tek kesinlik ve gerçek olduğunu itiraf edecektim sana. Ama o sırada bir şey oldu, telefon ya da kapı zili çaldı ya da çocuklarından biri odaya girdi ya da bakışlarının yönünü değiştirdin ya da başını oynattın. Bilerek ya da bilmeyerek saate bakmıştın gibi geldi bana. Bir saniye bile sürmedi bu durum, ama gerçeklik duygusunu dengeleyen ince saç telini kopartmaya yetti. Bir de yaşamdan kaçtığımı söylemiştin bana. Sevmekten yana özürlü olduğumu, yaşıma özgü bir hastalığa yakalandığımı ve bu nedenle ilaç tedavisine gereksinim duyduğumu eklemiştin sözlerine. Bunları duyduğumda hem şaşırmış hem de hüzünlenmiş, aynı anda aksini de yaşamıştım bu duyguların. Hastalık duygusuna kapılarak yirminci yüzyılın haplarını yutmanın eşiğindeydim. Bütün aydınlar gibi benim de neden ilaç kullanmadığımı sormuştun, hem de birkaç kez. Ama dostum, ben ne bu çağa ait biriyim ne de o aydınlardan biri. Onlar gazete okuyor, ben okumuyorum. Onlar gazetelere göz atarken gözlerimin kapanmasını ve birbirlerine haber okurlarken kulaklarımın kapanmasını engelleyemiyorum. Caddede yürürken insanların yüzlerini görmüyorum, insanlar beni kör ve sağır sanıyor. Ama dostum, ben ne kör ne de sağırım. Önümden geçen her yüzü görür, yeryüzünde yazılı her harfi okur ve her sesi, hatta karıncanın yürüyüşünü ya da bir çocuğun göğsünde atan öksüz bir yüreği bile duyarım. Böyle konuşmamı saçma mı buluyorsun? Gerçekten görmediğimi mi sanıyorsun? Bir gün yürürken Tahrir Caddesi’nde seni görmüştüm. Araban öteki arabalar gibi hızla yol alıyordu. Yüzün öteki bütün yüzler gibi yorgundu; gözlerinde öteki bütün gözlerde olan hüzünden vardı. Ortalık kalabalıktı, bedenler birbiriyle sürtüşüyor, arabalar da birbirlerinin üstüne çıkıyor gibiydi. Hava durgun ve yapış yapıştı. Herkes bir ter denizinde boğulurcasına nefes nefese soluyor, kurtulmak için imdat çağrısında bulunuyordu sanki. Ama hiç kimse ötekini görmüyor, işitmiyor, kurtarmaya çalışmıyordu. Seni arabanda gördüğümde arabanın hız yapmasına karşın bir an için yüz hatlarını incelemeyi başardım. Yüz hatların sana ait değildi, gözlerinin senin gözlerin olmadığı gibi. Gördüğüm sen miydin, bir başkası mı? Hemen başımı çevirdim. Araban kalabalıkta gözden yiterken plakasını seçebildim. Bir an durup düşündüm. Nereden gelip nereye gidiyordun, neden hızlı gidiyordun? İşyerinden geldiğini ve evine ya da bir randevuya gittiğini biliyordum. Randevun önemli ya da önemsiz, hasta ya da sağlıklı biriyle olabilirdi. Bütün bunları biliyor, yine de hiçbir şey bilmiyormuşum gibi orada öylece durup şaşkınlık içinde çevreme bakıp duruyordum. Yürüyüşümü sürdürdüm. Başım ve yüreğim soğuk soğuk tırmanan bir çöküntüyle ağırlaşmış, yanıtsız bir soruyla yüz yüze kalmıştım: Nedendi bütün bunlar? Ne içindi? Para için mi? Güç kazanma uğraşı, yoksa ün arayışı için mi? İyi de sen bütün bunlardan önemli ölçüde payını almıştın zaten. Ne peki? Aşk olabilir mi? Ama aşk insanın yüzünü yorgun ve gözlerini hüzünlü yapar mı? Bu kentten tiksindiğimi hissettim, bu yüzlerden, bu gözlerden, saatin akrep ve yelkovanından, her şeyden. Tiksinti duygum o denli yoğundu ki gözlerimi, kulaklarımı ve bedenimdeki bütün gözenekleri kapatmaya çalıştım. Olabildiğince hızlı koşup her şeyden kaçmak için şiddetli bir istek uyandı içimde, kendimi ölümün sınırına dek dünyadan ayırmak için şiddetli bir istek. Ama istemediğim bir şey vardı: Senin yüzünü kalabalıkta yitirmek, yani zaman içinde gözlerimin önünde yitip gitmen. Biliyor musun dostum, senden hiçbir şey istemiyorum. Yiyiyorum, içiyorum, uyuyorum, birileriyle yatıyorum ve senin kullandığın gibi araba kullanıyorum. Ama seni bu kalabalıkta yitirmek istemiyorum. Sensiz yaşam siyah beyaz bir film gibi olur. Ama seninle her şey değişir. Renkler geri gelir, ışıl ışıl olur her şey. Şu an elini elimde tutabilmek, bütün yaşamımın senin yüzüne dokunan duyarlı parmaklara dönüşmesini, tüm bedenimin milyonlarca minik parmağa bölünüp gözlerindeki yorgunluğu silmesini isterdim. Bütün bunlardan sonra hâlâ sevme özürlü olmakla suçlayabilir misin beni? Anlama özürlü ve doğal zekâ yoksunu olduğumu tekrar söyleyebilir misin bana? Şimdi beni biraz anlayabiliyor musun? Ve ben seni biraz anlayabiliyor muyum? Umarım anlıyorum. Öyle olmalı!

İngilizceden çeviren: Haluk Erdemol

Neval El Seddavi (1930) uluslararası düzeyde tanınan Mısırlı feminist ve aydın. ABD üniversitelerinde eğitim gördü, ders verdi ve fahri doktora unvanları aldı. Kahire’de ve ülkenin kırsal kesimlerinde doktor ve psikiyatrist olarak görev yaptı, roman ve öyküler yazdı. Yapıtlarının çoğu, kadının Arap toplumundaki geleneksel konumuyla çatıştığından işten atıldı, hatta hapse girdi. 2004 yılında Mısır Cumhurbaşkanlığına aday oldu.  
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Albrecht Dürer’in Yahudi Düşmanlığı Ta..T. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024