O ‘Adım’ın Hikâyesi...
21 Ekim 2018 Sinema

O ‘Adım’ın Hikâyesi...


Twitter'da Paylaş
0

Neil Armstrong, Temmuz 1969’da Ay’daki ilk yürüyüşü gerçekleştirirken “Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım” demişti. Damien Chazelle’in filmi Ay’da İlk İnsan işte bu yürüyüşe gelene kadar yaşanan süreci, Amerikalı astronotun hayatı üzerinden anlatıyor.

Bilimkurgu sineması uzun bir süredir eski aksiyonel yapısını terk edip ya da öyküdeki yerini azaltıp “Nerden gelip nereye gidiyoruz?” türü varoluşsal soruların peşine takıladursun, insanlık ailesinin (sayıları çok az da olsa) kimi üyeleri, filmlerde (ya da romanlarda) ortaya atılan tüm bu soruların ne anlama geldiğini bizatihi yaşadı... Ve bu gruptan iki kişi de Ay yüzeyine ayaklarını değdirip uzayın sonsuzluğunda kendince hesaplaşmalara girişti... Damien Chazelle’in son filmi, bu özel insanlardan birinin, Neil Armstrong’un hayatından bir kesit alarak (1961-69 arası) onun öyküsü odağında türümüzün yaşadığı tuhaf serüvenin yolculuğuna bizleri de davet ediyor.

Müziğe ara veriyoruz!..

Chazelle, hatırlanacağı gibi arka planına müziği alan ama temel olarak insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde dolaşan Whiplash’le tanındı. ‘Müzikaller çağı’na saygı duruşu niteliğindeki La La Land’la da –bence– abartılı övgülere mazhar oldu. İlk filmi Guy and Madeline on a Park Bench’de göz önüne alındığında ilgi alanı müziğin dışına hiç taşmamıştı. Bu bakımdan dördüncü yönetmenlik uğraşı Ay’da İlk İnsan (First Man), gezindiği sular kadar tür olarak da farklı bir adım. James R. Hansen’ın First Man: The Life of Neil A. Armstrong adlı kitabından Josh Singer’ın senaryosuyla çekilen filmi, ‘biyografik bilimkurgu belgeseli’ olarak nitelendirmek de mümkün.

2012’de aramızdan ayrılan ve Ay’da yürüyen ilk insan olarak kayıtlara geçen Armstrong’un hayat serüvenine 1961’de test pilotuyken dahil olan öykü, daha sonra ana karakterinin Gemini 8 projesinin önemli hedeflerinden biri olan Atlas-Agena roketi yerleştirme programı’ndaki yerini, ardından da Apollo 11 mürettebatının kaptanı olarak Ay’a olan yolculuğunu anlatıyor. Tabii ki bütün bu ana arterlere çıkmadan ara yollarda Armstrong’un aile hayatını, meslektaşlarıyla (diğer astronotlar yani) olan ilişkilerini, NASA’nın kimi projeleri itibariyle Amerikan Kongresi’yle olan uyuşmazlıklarını, muhafazakâr politikacılar kadar (onlara göre uzay çalışmaları yanlış yatırım) sol çevrelerden (onların tezi de açlık gibi sorunlar varken gökyüzünde macera aramak lüks bir çaba) de aldığı eleştirileri izliyoruz. Bir de işin ‘Soğuk Savaş Dönemi’ne ait özellikleri var; Sovyetler uzayda cirit atıp tarih yazarken NASA’nın birçok alanda nal toplaması, ulusal itibar açısından problem yaratıyor.

Kaybedilen evladın acısı...

Chazelle, hikâyeyi ön ve arka planda gelişen kimi sosyolojik ataletleri de hatırlatarak anlatırken temel olarak Armstrong’un iki yaşında kaybettiği kızı Karen’ın astronotun hayatında bıraktığı izleri sürerek ilerliyor. Olaylar karşısında sürekli metanetini koruyan bir profil çizen, mesela Ay’a gitmeden önce oğullarıyla bile vedalaşmakta zorlanan (ya da bu türden bir seremoniyi tercih etmeyen) Armstrong için, nihayetinde böylesi bir yolculuğa çıkma hedefi de yüreğinden hiç atamadığı bu acıyla baş etmenin bir yolu aslında. Film, bir anlamda efsanevi astronotun motivasyonunu bu duyguya bağlıyor ki, bazı kaynaklar Chazelle’in tercihini doğruluyor: Mesela aile dostu olan Grace Walker’ın, “Neil bir kaçış olarak çalışmayı tercih etti” şeklinde bir açıklaması var.

Performanslara gelince: Ryan Gosling’in Armstrong’un acısını ve hüznünü yansıtmakta gayet başarılı olduğu düşüncesindeyim. Keza ailenin sakin gücü konumundaki karısı Janet’ta da Claire Foy çok iyi oynuyor. Ölçüp biçip tartmadan aklına gelen ilk şeyi söyleyen ve sürekli kalp kıran Buzz Aldrin’de de Corey Stoll gayet iyi...

Ay’da İlk İnsan’ın bence başarısı şu: Doğru çizilmiş portrelerle ve tercih noktalarıyla ilerliyor. Filmde bilim fazlasıyla var ve astronotların ne kadar çok bilgiyle yüklü olarak hareket ettiklerini görüyorsunuz. Öykünün uğradığı duraklar yaşanmışlıklarla dolu; örneğin Roger Chaffee, Ed White ve Gus Grissom’ın yangın sonucu hayatlarını kaybettiği olay, Amerikan Havacılık Tarihi’nin en büyük trajedilerinden biri. Ve en önemlisi Chazelle’in anlatımında Amerikanvari kahramanlık tonu, perdeye en alt düzeyde yansıyor.

'Ay' inanmıyorum...

Bir zamanlar Ay’a ayak basma hikâyesinin bir Amerikan yalanı olduğu ve her şeyin stüdyoda gerçekleştirildiği iddia edilirdi. Birçok dalda Oscar’a aday olması beklenen Ay’da İlk İnsan, Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Mike Collins üçlüsünün 1969’da gerçekleştirdiği ve resmi kayıtlara göre 8 gün, 3 saat, 18 dakika ve 35 saniye süren tarihi yolculuğu stüdyo yardımıyla (!) tekrar yaşatıyor ve seyirci olarak biz de salondan çıkarken “Gitmiş kadar olduk” diyoruz...

Frigidaire Sesiyle Uyanmak...

Yıl 1963... Ankara’da startı verilen bir darbe girişiminin İstanbul ayağında yer alan ve ordudan daha önceden tasfiye edilmiş bir grup asker (Albay Reha, Binbaşı Kemal ve Rıfat’la Teğmen Şinasi) harekete geçer. Amaçları, darbe bildirisini İstanbul Radyosu’ndan okumaktır. Ama işler, istedikleri gibi gitmez...

Mahmut Fazıl Coşkun’un  kariyerindeki üçüncü film Anons, vakti zamanında Talat Aydemir’in gerçekleştirmeye çalıştığı başarısız darbe girişiminin İstanbul cephesinden absürt bir hikâye anlatıyor. Eylemi gerçekleştirme aşamasında devreye giren gündelik hayatın hayhuyları, piyasaya yeni sürülen Frigidaire marka buzdolabının sağladığı avantajlar, işlerine yarayacak bir elemanı ararken gittikleri evdeki yaşlı komşuyla muhabbetler, Orhan Boran’ın sunduğu “İpana Bilgi Yarışması” vs. derken ortaya tuhaf diyaloglar çıkıyor.

Hüzün ki en çok yakışandır ona!

Anons’ta genel olarak perdeye Coen Kardeşler ve Aki Kaurismäki mizahı ve de Corneliu Porumboiu imzalı Bükreş’in Doğusu tadı yayılıyor. Mahmut Fazıl Coşkun’un temiz rejisi (ben özellikle girişte ‘Film-noir’ hissiyatı veren gece yolculuğu bölümündeki yönetmen dokunuşunu çok beğendim), Ercan Kesal’ın dönem ruhunu ve Türkçesini perdeye taşıyan diyaloglardaki ustalığı ve de gerçekçiliği, görüntü yönetmeni Krum Rodriguez’in etkileyici kadrajları, yapım tasarımında Laszlo Rajk’in titiz çalışması ve tabii ki oyunculuk cephesinde karşımıza çıkan uyum ve ortak ritm (Batılıların deyişiyle ‘ensemble’) filmin artıları...

Öte yandan darbelerin bu coğrafya üzerinde kapıyı sık sık çalma ve insanların hayatlarını karartma, demokrasinin gidişatını sürekli sekteye uğratma ısrarı düşünülürse, meselenin sadece gülmece unsuru olarak ele alınması elbette bir tercih ama bu limana uğranılmışken filmin siyasi açıdan da daha akılda kalıcı cümleleri olsaydı diye düşünüyorsunuz (ya da ben öyle düşündüm)...

Bir de kendi adıma şunu söylemeliyim; Mahmut Fazıl Coşkun’un duygularımıza direkt seslenen, hüznü ve melankoliyi öne çıkaran eski filmlerinin (Uzak İhtimal ve Yozgat Blues yani) tonunu ve havasını daha çok seviyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR