Aşkın Suçları, Marquis De Sade
Aşkın Suçları, eserleri yayımlanmaya başladığı andan itibaren her zaman keskin tartışmalara konu olan ve sadizm kavramına ismini veren Marquis de Sade’ın on bir öyküyü kapsayan eserinin üç öyküsünden oluşuyor. Sade’ın ahlakın belirleyicisi olarak etik değerler yerine içgüdüler konulduğunda neler olabileceğini anlattığı Aşkın Suçları derlemesi, Lamartine’in, Baudelaire’in, Swinburne’ün, Lautréamont’un, Nietzsche’nin, Puşkin’in, Dostoyevski’nin, Kafka’nın, Apollinaire’in başucu kitaplarından biriydi.
Hıristiyan geleneklerine, tabulara ve yasaklara yazdıklarıyla ve yaşam biçimiyle savaş açan ve hayatının yaklaşık otuz yılını hapishanede, on yılından fazlasını akıl hastanesinde geçiren Sade hakkında Octavio Paz’dan Simone de Beauvoir’a, Ronald Hayman’dan Jacques Lacan’a, Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’dan Angela Carter’a pek çok kişi yazmıştır. Edebiyat tarihinin en ayrıksı kalemlerinden biri olan Sade’ın bu üç öyküsünü Türk şiirinin en büyük şairlerinden Cemal Süreya’nın çevirisiyle okurlara sunuyoruz.
Çeviren: Cemal Süreya, Can, Nisan 2021

Gece Mavisi, Salah Birsel
Gece Mavisi, Türkçenin laf cambazı Salâh Birsel'in gençlik anılarından entelektüel birikimine yergi yergilediği, sergi sergilediği, tiyatro eleştirileriyle birlikte 1001 Gece Denemeleri'nin belki de en adına yaraşır, kapsamlı ve muteber ciltlerindendir. Düzayak ettiği deneme ve günlük türlerinin arasındaki tüy kadar hafif geçişler muzip enstantanelerle renklenirken, Birsel'in edebiyat camiası içerisinde atlattığı badirelerin kıymeti yine onun eşsiz üslubuyla ballanıyor.
Edebiyata vara varası kulluk etmek için bu yolda tıngır elek, tıngır saç kalmayı göze almış lafazan bir kalemşorun kat ettiği yolları hayranlıkla okuyacak, dobracılığın, adamsendeciliğin, hovardalığın böylesi ölçülü ve hınzır icrasına şapka çıkaracaksınız.
Sel Yayıncılık, Nisan 2021
Kınalıadalı Ermeniler Konuşuyor, Sessizliğin Sesi 7, Kolektif
Kınalıada, yüz yılı aşkın bir süredir, Türkiyeli Ermeni toplumu tarafından en çok tercih edilen sayfiye yerlerinden biri. Ermenilerin adaya yerleşimi, 19. yüzyılın ilk çeyreğine, adadaki ilk eğitim ve ibadet kurumlarının geçmişi ise aynı yüzyılın ortalarına dayanıyor. Nüfusun çoğunluğunu uzun yıllar Ermeniler ve Rumların oluşturduğu adada, 1964 yılında Yunanistan vatandaşı Rumların ülkeden sınır dışı edilmesiyle ciddi bir demografik değişim yaşanmış, 70'li yıllarda adanın Rum sakinlerine ait metruk mülklerin arsalarına yeni binalar inşa edilmesinin ardından nüfus artışı da hızlanmıştır.
Bu kitap, Sessizliğin Sesi serisinin diğer kitapları gibi, kökleri Türkiye coğrafyasının çeşitli bölgelerinde olup Türkiye'de ya da başka yerlerde yaşayan Ermenilerin hikâyelerini görünür kılmak hedefiyle hazırlandı. Bu çalışma kapsamında yapılan sözlü tarih mülakatları, Batı Ermeni kültürü ve dilinin kamusal alanda varlığını sürdürerek yeniden üretildiği nadir yerleşim yerlerinden biri olan Kınalıada'da bu kültürün geçmişteki ve günümüzdeki çeşitli tezahürlerine, adanın Ermeni toplumu için taşıdığı öneme ve özellikle son elli yıl içinde geçirdiği dönüşüme ışık tutuyor.
Hrant Dink Vakfı'nın 2011 yılından bu yana yürüttüğü sözlü tarih projesi kapsamında bu yıl Kınalıadalı Ermenilerle mülakatlar gerçekleştirildi. 12 Kınalıadalı Ermeni'nin mülakatına yer verilen kitap için, Narod Avcı adanın tarihini anlattığı giriş yazısı, Rudi Sayat Pulatyan da mülakatların metodolojisi ve gözlemleri üzerine bir sonsöz yazdılar.
Hrant Dink Vakfı Yayınları, Nisan 2021

Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, Henry David Thoreau – Mohandas K. Gandhi
“İnsanlıktan çok ticaretle, tarımla, gündelik hayatın meşgaleleriyle uğraşarak bir iktidarın işleyiş çarkına kendini kaptırmış olanlar, kölelik düzeninin hükümranlığına sebep olan esas düşmanlardır ve bu düşmanlar uzaktan gelmemiş, yanı başımızda hatta bizzat içimizde bulunmaktadırlar. Yanı başımızdaki, içimizdeki düşman olmasa uzaktakiler hiçbir halt karıştıramaz.” -H. David Thoreau
Thoreau, kaleme aldığı Sivil İtaatsizlik isimli eseriyle Hindistan'dan Amerika'ya ve Afrika'ya birçok özgürlük hareketinin düşünsel ve eylemsel çerçevesinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Bunlardan belki de en önemlisi Mohandas Gandhi'nin ‘Pasif Direniş' kavramıyla ifadesini bulan eylem programıdır. Geliştirdiği Satyagraha doktrini -en geniş anlamıyla şiddet dışı direniş- Gandhi'nin aşağılanmış kişilerin keskin acısını bir ahlaki müeyyideye çevirip saygı gösterme teşebbüsüdür.
Elinizdeki derleme Thoreau'nun Sivil İtaatsizlik'le ilgili temel makalesinin yanı sıra Thoreau'nun gerek Gandhi gerekse başka bağlamlardaki muhtemel sonuçlarının ve uzanımlarının enine boyuna tartışıldığı yazıları içermektedir.
Çeviren: Fatma Ünsal, Vadi Yayınları, Nisan 2021
Çöl, Yavuztan İnam
Bu yolculukta yüzümü̈ güneşe çevirip aşkın dönüştürücülüğüyle ilerleyerek dağlardan, tepelerden, ovalardan, ırmaklardan, medeniyetlerden geçerek bastığım toprağa ve anlattıklarına teslim oldum. Bu toprakların hikâyeleri, hayatımın doğru zamanında elime aldığım kitaplar ve bana mesajlar ileten tanıdık yüzler; kalbimde açılan yaralara, zihnimde bir semazen gibi dönen sorulara sihirli bir karışım misali iyi geldi. Baktığım, girdiğim, çıktığım her yerde kendi yüzümden bir parça görmek bu yolculuğu “eve dönüş̧ yolculuğu” olarak adlandırmamı sağladı. İroni şu ki aslında bunun kendime kavuşma yolculuğu olduğunu çok sonra duyduğum bir cümleyle ancak anladım.”
Monokl, 2021

Françoise Sagan
Hoş Geldin Hüzün, Françoise Sagan
Elveda Masum Çocukluğum; Hoş Geldin Hüzün
Fransız yazar Françoise Sagan'ın, yayımlandıktan kısa süre sonra dünya çapında başarı elde eden ilk romanı Hoş Geldin Hüzün, on yedi yaşındaki Cécile'in zevk düşkünü hayatını, yetişkinlerle ilişkisini ve kuşak çatışmasını 1950'lerin ruhuna sadık kalarak, incelikle yansıtıyor.
İlk kez okurla buluşmasından onlarca yıl sonra Frédéric Rébéna'nın grafik roman uyarlamasıyla yeniden gün yüzüne çıkan bu sürükleyici eser, kendi dönemi için uçarı ve hatta cüretkâr sayılabilecek bir hikâyeyi Fransız Rivierası'nın o meyvemsi ve deniz kokulu atmosferi eşliğinde sil baştan yaşatıyor.
Çeviren: Damla Kellecioğlu, Desen Yayınları, 2021
Uzun Yol, Bernard Moitessier
Seyrine doyamadığım şey hayatın ta kendisi; güneş, bulutlar, deniz, geçip giden ve duran zaman. Bazen artık iyice yabancılaştığım, asırlar önce terk etmiş olduğum şu diğer dünyayı da gözlerimin önüne getiriyorum. Sahte zevkleri doyurmak, sahte gereksinimleri karşılamak için insanoğlunu bir “para kazanma makinesi”ne dönüştüren her şeyi, sahte modern dünyayı.
1968’de Sunday Times bir yarış düzenler. Bu yarışa katılacak olan denizcilerin hiçbir yerde durmadan ve tek başlarına bir dünya turu atmaları gerekmektedir. Moitessier teknesini hazırlar, yiyecek içeceklerin yanı sıra 16 mm’lik bir de kamera alır yanına ve 22 Ağustos’ta Plymouth’dan yola çıkar.
Yaklaşık 10 ay boyunca denizin üstünde olan Moitessier kendi sınırlarını zorladığı gibi, doğayla kurduğu diyaloğu da geliştirir; dev dalgalarla boğuşur, içmek için yağmur suyu biriktirir, ona eşlik eden foklarla, yıldızlarla konuşur.
Ne var ki yarışı en önde tamamlarken karar değiştirir, çıkış noktasına varmaktan vazgeçerek yola devam eder ve toplamda 37.455 deniz miline ulaşarak bir buçuk dünya turu atmış olur.
Güney Denizlerinin Avaresi’nden yaklaşık 16 yıl sonra gerçekleşen Uzun Yol, pek çok dile çevrilerek kült kitaplar arasındaki yerini çoktan almıştır.
Çeviren: Orhan Baltacıgil, Dedalus Kitap, Ocak 2021

Juan Jacinto Munoz Rengel
Hastalık Hastası Kiralık Katil, Juan Jacinto Munoz Rengel
Bay Y. kiralık katil olarak aldığı son işi bitirmek zorunda... Zorunda, çünkü parasını peşin aldığı bu işi bitirmek onun için ahlaki bir zorunluluk, zira kendisi Kantçı ahlak sahibidir. Ne ki önünde aşması gereken tek bir sorun var: Bay Y.’nin sadece bir günlük ömrü kaldı... Ya da iki. Hastalık hastası kiralık katil Bay Y. neredeyse doğduğu günden beri, her akşam, ertesi günü göremeyeceğinden emin olarak yatağına girer. Zira o kadar çok hastalığa yakalanmıştır ki... Ayrıca kronik bahtsızlıktan da mustariptir. Her şeyini mesleğine adamış, yalnızlığını edebiyat ve felsefe dünyasının hayali, psikolojik veya büyük fiziki acılar çektikleri bilinen Poe, Proust, Voltaire, Tolstoy, Molière gibi meşhur hastalık hastalarının hayat hikâyeleriyle gidermeye çalışmıştır. Bu son işinde hedefini uzun süre takip eder, sıra son darbeye gelir. Ama her seferinde kronik makus talihi ya da nadir semptomlar araya girer. Bay Y. her başarısız girişimden sonra yeni yöntemlere başvuracak, bu arada hayatlarını okuduğu meşhur hastalık hastalarıyla şaşırtıcı ortak yönlerini ifşa edecektir... “[Proust] o kadar uzun seneler boyunca öleceğini haber vermişti ki, artık ne dostları ne eleştirmenleri ne yayıncısı ne de okurları ona inanıyorlardı. Ama, onların güvensizlikleri ve şüpheciliklerine rağmen, Bay Proust sonunda öldü. [...] Hekimi bir bronşit atağından olduğunu söyledi. Ölümünün vertigolardan, kulak iltihabından, üremiden, gripten, yüz felcinden, kalp enfarktüsünden, bir beyin tümöründen ve kayıp zamanı bulmayı başaramamaktan olduğu bilinir. Kör talihinin peşinden ayrılmadığı o yıllar boyunca, Bay Proust hastalıklardan asla korkmadı. Korktuğu tek şey, aynı benim gibi, eserini tamamlamadan önce ölmekti.”
Çeviren: Selay Sarı, YKY, 2021
Kaygı Üzerine, Renata Salecl
Sık sık çağımızın kaygı çağı olduğuna dair yorumlar duyuyor, kaygıdan kurtulmanın yollarını aramaya teşvik ediliyoruz. Peki nedir kaygı? Bakış açımızı değiştirerek kurtulabileceğimiz (ve kurtulmamız gereken) bir duygu mu, yoksa temel bir insanlık durumu mu? Kaygı Üzerine'de Renata Salecl, gerek bireyleri gerekse toplumları zaman zaman avucuna alan bu ruh halini mercek altına yatırıyor ve soruyor: Kaygının temelinde ne var? Bir şeylerin kontrolden çıktığı hissi mi, yoksa aksine her şeyin fazlaca kontrol altına alınması mı? Seçeneksizlik mi yoksa çok fazla seçenek mi? Medya kaygıyı işlemekle mi yetiniyor, yoksa bizzat yaratıyor ve körüklüyor mu? İlaçlar kaygıyı azaltıyor mu yoksa besliyor mu? Kaygı gerçekten de mutluluğun önündeki en büyük engel mi, yoksa mutluluğun nihai hedef olarak yüceltilmesi ve mutluluk baskısı insanları kaygıya mı sevk ediyor? Bir başka deyişle, kaygıya neden olan şey tam da kaygıdan kurtulma çabası olabilir mi?
Salecl bu soruları yanıtlarken, gündelik hayatta yaşadığımız kaygıları dört temel başlık altında inceliyor: savaş kaygıları, hiper kapitalizmin getirdiği (ve suiistimal ettiği) kaygılar, aşk ilişkilerinde yaşadığımız kaygılar ve ebeveynlik kaygıları. Psikanalizin temel kuramlarının yanı sıra edebiyat, sanat, sinema ve popüler kültürden de faydalanan Salecl, hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan kaygı üzerine yalın ve derinlikli bir çözümleme sunuyor.
Çeviren: Barış Engin Aksoy, Metis, Nisan 2021

Zygmunt Bauman
Sosyoloji Ne İşe Yarar, Zygmunt Bauman
Sosyoloji (…) şeylerin, eylemlerin, eğilimlerin ve süreçlerin “zorunluluğu” ve “doğallığına” duyulan popüler inançların altındaki temelleri baltalamaya mahkûmdur. Onların oluşumu ve devamlılığına katkı yapan mantıksızlıkların maskesini düşürür. Zahiri kurallar ve normların arkasında yatan durumsallıklarla sözde tek olma iddiası taşıyan (yani diğerlerinin pahasına seçilen) olasılıkların etrafına kümelenmiş alternatifleri açığa serer. Sonuçta sosyolojinin işi, Milan Kundera’nın alegorisini kullanırsak, onları sahte temsillerle örterek gerçeklikleri gözlerden saklayan “perdeleri yırtmaktır”.
"Sosyoloji ne işe yarar?" sorusu uzun zamandır tekrarlansa da zihinlerdeki şüpheler ortadan kalkmış değil. Bauman ile yapılan söyleşi, yakın tarihe damgasını vurmuş bir sosyoloğun gözünden bu soruya doyurucu ve eleştirel bir yanıt veriyor. İnsan deneyimi ile sürekli etkileşim içinde olan bir sosyoloji tarifi yapan Bauman, beslendiği kaynakların ve başta akışkan modernite olmak üzere kullandığı kavram ve metaforların öyküsünü cömertçe anlatıyor. Bütünlüklü bir bakış açısıyla hem mesleki yaşamından hem de sosyolojinin geçirdiği evrimden bahsediyor. Bauman, sosyolojinin yöntem bilime sadık olup olmaması üzerinden değil, deneyimle ve insanların yaşam sorunlarıyla yürüttüğü mücadeleyle kurduğu ilişki üzerinden yargılanması gerektiğini vurguluyor. Ona göre beşerî yaşamı tam manasıyla deneyimlemek ve anlamlandırmak için sosyolojiye ihtiyacımız var. Bu kitap yalnızca Bauman sosyolojisini anlamak için bir rehber değil, aynı zamanda içinde yaşadığımız dünyayı sorgulamamız ve kendi tarihimizi kendimiz yazmamız için de bir çağrı...






