Oğlum Evde Kalsın
29 Kasım 2019 Öykü

Oğlum Evde Kalsın


Twitter'da Paylaş
0

Şehirden gri arabalarıyla gelen adamlar bizim köyün içinden geçip uzak köylere giden toprak yolun kenarına tahta direkler dikiyor. Canımız hiç sıkılmadan gün boyu adamları izliyoruz. Direkler birbirine tellerle bağlanınca biz de geride bıraktıkları tel parçalarını topluyoruz. Bu tellerden kamyon, sıkılınca otobüs, ondan da sıkılınca traktör yapıyoruz. Herkesin kafasında telden bir şapka. Değirmenin arkasına toplanıp gün boyu araba sürüyoruz. Ağbim arabasının tekerlerine sardığı ince bakır teli nereden aldığını söylemiyor. Uzaktan bakınca arabanın tekerleri parlıyor. İlk kez gördüğüm bu tellerin aynısından istiyorum. Arabasını bana bıraktı, ekmek arası peynir almaya eve gitti. Beni döveceğini bile bile tekerlerindeki teli aldım. Dövdü de, ağlayarak eve gidiyorum. Babam bacanın yanındaki duvarı kırmış, yüzünden ter akıyor, üstü başı toz. Elindeki kocaman tüfeği naylona sararken beni gördü kapının eşiğinde. Bağırdı, Git buradan, çık dışarı, dedi. Annem bir koşu yanıma geldi, kolumdan tutup avlunun kapısına kadar geçirdi, Hadi git ağbinle oyna, dedi. Kimse neden ağladığımı sormuyor. Değirmenin arkasına, herkesten uzak bir köşeye oturdum. Zîran bağırdı.

Cendermeler, cendermeler, cendermeler...

Çığlığa dönüşen sesi köyün taş duvarlı evlerinde, toprak damlarında, tozlu yollarında yankılandı, ağızdan ağıza çoğalarak bütün köye, dağın dibinde kayaları odasına duvar yapan evlere kadar ulaştı. Zîran bazen böyle şakalar yapar. Oyundan kafamızı kaldırıp sağa sola bakınırız. İçimizden bazıları ona inanır da eve kaçarsa, hepimiz ardı sıra güleriz korkaklığına. Ağlamam bitmedi, beni susturmak için ağbimle bana oyun oynadılar, susmayacağım. Ortalık sessizleşti, ellerimi yüzümden çektim, kimse yok, bu bir oyun değil. Herkes arabasını bırakmış, kafasındaki şapkayı atıp ortadan kaybolmuş. Çiğo’nun gözünden sakındığı, günlerdir uğraştığı, ön tekerleri kalın demirden arabası yan yatmış. Üç gün önce beni dövmüştü, niçin dövdüğünü hatırlamıyorum ama ona olan kızgınlığım henüz geçmedi. Arabasının üzerine bastım, sonra da kaldırıp değirmeni çevreleyen duvarın üzerinden attım.

Caminin minaresinden konuşan imamın sesini duyunca cendermelerin geldiğine inandım. Birbiri ardına dizili cemseler evimizin önündeki yolda. Kaldırdıkları toz bulutu dağılıyor, meydanda bir sürü asker cemselerin yanında dizilmiş. Ağbimin geride bıraktığı araba elimde, duvar dibinden koşarak eve gidiyorum. Bir jandarma çıktı karşıma. Kafamı kaldırmıyorum, yüzüne bakarsam tellerden kendimize araba yaptığımızı anlayacak. Durdum, bana bakıyor, yüzünü göremesem de bana baktığını biliyorum, yanından geçmeye çalıştım, ayağını yere vurdu. Bıraktım arabayı elimden, şapkayı hatırladım, hâlâ kafamda. Yanıma yaklaştı, bir adım daha atsa ayağıma basacak, kasaturasını gördüm, ellerimi iki yanağıma kapadım, kafamı öne, olabildiğince öne eğerek yüzüme gelebilecek tokattan sakınıyorum. Elindeki silah babamınkinden büyük. Direkleri diken adamlar, tellere dokunan olursa jandarmaların onları alıp götüreceğini söylemişti. Korku aklımı ele geçirdi, ne yapacağımı bilmiyorum. Köyde jandarmadan dayak yemeyen tek bir kişi bile olmadığını, geceleri evimize gelen misafirler konuşurken, ağbimle kafamıza kadar çektiğimiz yorganın altında dinliyoruz. Bir keresinde emmim, Sadece bir tokadını yedim, dedi. Babam hemen susturdu onu, İnanmayın deyyusa, Hançerli dövdüğünde oradaydım, ağzından burnundan kan geldi, dedi. 

Jandarma konuşuyor, anlamıyorum. Bağırdı, altıma işedim, ama çok az, hemen tuttum. Güldü, arkasını döndü gitti. Annem kapı eşiğinde bekliyor beni, yanına yaklaşınca, “Neredesin, nerede kaldın sen?” diye söylenerek kolumdan tutup içeri aldı, kapıyı kilitledi. Perdeler çekili, oda yarı karanlık. Babam ucunu kıvırdığı perdenin arkasından bakıyor. Başıboş eşekler, sıpalar, tavuklar, sürüye katılmamış koyunlar, birkaç ele avuca gelmez oğlak ve Uso dışında tek canlı kalmadı dışarıda. Uso da meydandaki dut ağacının altına oturmuş, Gülbahar’la, hayalinde yarattığı sevgiliyle konuşuyor. Köyde jandarmadan korkmayan tek kişi o, köyün delisi. 

İmamın konuştuğuna kulak kabartıyor babam, köyün bütün erkekleri okul bahçesine toplansın, diyormuş. Babam atkısını sardı, kalın keçeden gocuğunu geçirdi sırtına ve ağbime, “Kalk hadi, kalın giyin, gidelim,” dedi. 

Ağbim oturduğu yerden dizlerini göğsüne çekti, duymuyor babamı ya da dinlemiyor. 

Annem, “İmam erkekler diyor, ne dediğini ben de anlıyorum, o bir çocuk,” dedi, “evde kalmalı.”

“O da bir erkek, birkaç yıl sonra askere alacaklar.” Jandarmalar onu evde bulursa en çok dayağı babam yiyecekmiş, hatta ailece bizi şehre götürebilir, orada hepimizi dövebilirlermiş. Ben de korkuyorum ama ağbim kadar değil. Korkmasam bana da deli derler, Uso gibi olurum. 

“Olsun,” dedi annem, “Cemo gitmesin, sandığa saklarız, nüfus cüzdanı da yok, bıyıkları terlemedi, çocuk olduğunu anlarlar.” Ağbim kafasını çevirmiş, titriyor, dünyanın en korkağı. Babam ağbimin yanına gitti, koluna uzanırken annem girdi araya, “Bırakmam,” dedi, kararlı, biraz daha bağırsa sesi dışarıdan duyulacak. Babam eliyle annemi uzaklaştırmaya çalışınca başından tülbendi düştü, ilk kez babama karşı geliyor. Ağbime acıyorum, onun yerine babamla gitmek istiyorum ama tek başına gitti. Ağbim ablamın boşalttığı çeyiz sandığına girdi, üstüne beyaz bir çarşaf örttüler. Kapağı kapayıp yüklükteki döşekleri üzerine koydular. Ağbim içeriden sandığa vuruyor, kapağı açmaya çalışıyor. Annem sesini çıkarmamasını tembihledi, yoksa kolundan tutup jandarmanın önüne atacak. 

“Ya gitmezlerse, gelir evi ararlarsa,” dedi ablam.

“Giderler, eve gelselerdi erkekleri dışarıda toplamazlardı.”

“Gitmezlerse ağbim hep sandıkta mı kalacak,” diye sordum, cevap vermedi, perdenin aralığından dışarıyı gözlüyor. 

Köyün üzerinde kara bulutların dolaştığı ikindi vakti erkekler okulun bahçesine toplandı. Ablam, annem ve damdan bizim eve gelen komşularımızla, bahçe duvarının üzerindeki çalıların arkasına kendimizi gizledik, olacakları izliyoruz. Adını bilmediğim, lakabı Hançerli olan komutan konuşuyor. Uzun boylu, sarışın, çirkin bir adam. Geceleri yorganın altında duyduğum tek korkunç ad Hançerli. Ne konuştuğunu anlamıyoruz. Gençliğinde Çukurova’da ırgatlık yapan annem konuşmanın içinden birkaç kelimeyi anladığını söyledi, bu kelimeleri bir araya getirdiğinde ortaya anlaşılır bir cümle çıkmıyor. Yine de hepimiz anlıyormuşçasına dinliyoruz. Hançerli kızmaya başladı, sesi yükseldi, hareketleri hızlandı, yerinde duramaz oldu. Ters giden bir şey var, nefeslerimizi tuttuk, olduğumuz yerde küçüldük. Elindeki değnekle birkaç kişiye vurdu, ikisi yere düştü, acıdan inlediler, seslerini duyuyoruz. Babamı arıyor gözlerim, ortalarda, gördüm. Her gece bir benzerine kulak misafiri olduğum olaylar karşımda. 

Askerler herkesi belli bir düzende sıraya soktu. Hançerli yeniden konuşmaya başladığında elbiselerini çıkarıyorlar. Orta sırada duran birinin yanına gitti, bir tokat attı, sesi bize kadar ulaştı. Kenara çekildi, aniden ayağıyla kavalkemiğine vurdu, öne doğru düştü, kim olduğunu seçemedim, döndü yanındakine baktı, altında don yok. Sesini yükseltiyor, sanki gülüyor. Bütün erkekler anadan üryan soyunmaya başladı. Annem ablamı içeri gönderdi, beni de arkasına saklıyor, bakmak istiyorum, kolumdan tutmuş bırakmıyor. Komşu kadınlardan dayımın karısı gülünce annem yüzüne baktı, sert baktı, bana da öyle bakar, bunun ne demek olduğunu biliyorum. Eli gevşedi, öbür yana geçtim, babamı seçemiyorum. Hançerli okul kapısındaki merdivenlerin üst basamağında. Askerin biri düdük çaldı. Her iki kişiden biri ötekinin sırtına bindi, okul binasının etrafında turlamaya başladılar. Her turu bitiren, Hançerli’nin önünde sırtındakini indirip sırtına biniyor öbürünün. Arada düşenler oluyor, askerler koşarak yanlarına gidiyor, hemen kalkmazlarsa yerde tekmeliyor ya da silahların dipçikleriyle vuruyorlar. Tozdan göz gözü görmez oldu. Hepsi birbirine benzedi. Çok uzun sürdü, sanki günler geceler boyu. Herkesin elbiseleri yerde, birbirine karışıyor. 

Karanlık çöktüğünde jandarmalar köyü terk etti. Babam gelmedi, annem o gece bizimle yattı, ağbim durmadan üzerindeki yorganı atıyor, soğuk. Ertesi gün akşama doğru yorgun argın eve dönen babam uyumak için yatağa girdiğinde annem şalvarını alıp meydana gitti. Babamın kurban bayramında diktirdiği, ne söküğü ne de yaması olan şalvarını meydandaki erkeklerin üzerinde arıyor, yok, elinde aynı şalvarla eve döndü. 

Hava kararmak üzere, evlerde tek tük lambalar yanıyor. Ablam bahçe kapısından bize seslendi, evin yolunu tutuyoruz ağbimle. Babam akşam yemeğinde suskun, düşünceli, ne ağbimle ne de benimle konuşuyor. Eve misafirler geldiğinde ablam duvar dibine yatağımızı serdi, üzerimize yorganı örttü, ama ağbim gözlerini kapamıyor, oysa hep benden önce uyur, şimdiyse tavana bakıyor. Babam kızacak, Verin bunları jandarmaya, diyecek, pusacağız yorganın altına. Tavana bakıyorum, Yirmi bir tane, diyorum içimden, ona kadar sayabiliyorum ama tavandaki kalasların yirmi bir tane olduğunu biliyorum. 

Ağbim yatağından doğruluyor, babam kızmıyor. Kalktı, derin nefes alıyor, misafirler suspus ağbime bakıyor. 

“Kapıyı açın,” dedi, “burası havasız, açın kapıyı, anne kapıyı aç.” Yorganı atıyorum üzerimden. Kaçak tütünden yayılan keskin duman doldurmuş odayı. Annem ağbime bol şekerli bir çay veriyor, ben de istiyorum, Sen uyu, diyorlar. Ablam kapıyı açtı. Babam dışarıdan getirdiği odunu sobaya atıyor. Bir süre sonra ağbim annemin dizinde uyudu, kapıyı kapadılar.

“Hepimizi başka bir odaya koydular, soğuktu,” dedi babam, çok üşümüş, gözleri bağlıymış. Daha önce görmediği bir yere götürmüşler, cevabını bilmediği sorular sorulmuş. Kolunu gösteriyor, bakmak istiyorum ama kafamı kaldırdığımda annem, “Uyu oğlum, kapa gözlerini, aferin,” diyor, nasırlı elleri sırtımda dolaşıyor, tatlı tatlı kaşınıyorum. 

Hançerli orada da elbiselerini çıkarttırıp soğuk su tutmuş babamlara. Hayvan gibi kokuyorlarmış, oysa babam o sabah banyo yaptığını söyledi, gülüştüler. Nefes alırken göğsü ağrıyor. İyi bir jandarma varmış, herkese ekmek vermiş, su vermiş. Canı sigara çekmiş babamın, o iyi jandarmadan az kalsın bir tane isteyecekmiş ama cesaret edememiş. 

Sesinden kim olduğunu çıkaramadığım biri, “O jandarma iyi değildi,” dedi, ekmek de küflüymüş.

“Köpeğin önüne koysan yenmez,” dedi dayım, demek onu da götürmüşler. 

“Bozo yüzünden, dağa kaçsaydın, gelmeseydin meydana Hançerli bu kadar sinirlenmezdi, insan altına don giymez mi,” dedi muhtar. Geçen sefer gelmemiş, dün niye geldiğini soruyorlar. Gelmeyenlerin ardı sıra korkak dendiğini herkes biliyor, cevap vermedi Bozo Emmi. Köyün dağa yakın evlerinde oturanlar jandarmanın geldiğini duyar duymaz kayaların kuytuluğuna, daha yükseklerdeki bodur ağaçların ardına ya da dağın öte yüzündeki mağaralara saklanıyor. 

Annem, “Fukara Besey ne yapsın,” dedi. 

Muhtar sinirlendi, sesi gür çıktı, ağbim irkildi, “Kadın kısmı erkeğini donsuz dışarı bırakmaz,” dedi. Bawe, Bozo’yu çıplak görünce gülmüş. Hançerli o zaman kızmış. Gülen adamı sevmezmiş, muhtar da sevmiyormuş.

“Hançerli keşke öbür ayağını da kırsaydı,” dedi dayım. Gece boyunca ağrıdan uyuyamamış, sabahına komşu köyden çıkıkçıya götürmüşler, ağrısı dinmemiş. Erkek adam gülmezmiş, Hançerli iyi yapmış.

“Bırak, yarın yıka dedim, dinlemedi beni,” dedi Bozo Emmi.

“Nerden bilsin jandarmaların geleceğini, sen biliyor muydun?” dedi annem.

“Önceden dövmeliydim,” dediğini duyabildim, odaya bir sessizlik çöktü. Ağbim sıçrayarak uyandı, kalkıp kapıyı açtı, “Çok havasız,” dedi, “kapı açık kalsın, nefes alamıyorum.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR