Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ocak 2021

Öykü

Öğretmen Şair Şafak Şahin

Figen Savi

Paylaş

6

0


Mayıs’ın ortasında sanki ağustos sıcağını andıran kızgın bir yakıcılıkla güneş bizi takip ediyordu. Belli bir sokak güzergâhında gitmek yerine o arsadan o arsaya geçişler yaparak hiç konuşmadan yürüyorduk babamla. Ağabeyimin pantolonuydu ayağımdaki. Benim boyum uzun olduğu için paça boyu kısa kalmıştı üzerimde. Naylon terliklerin ayaklarımın üstünü yakarak kestiği yetmiyormuş gibi, arada bileklerime dolanan dikenli kenger otlarının tenimi çizip acıtması ve acıyla karışık kaşındırması iki göğsümün arasında ki yangın kadar etmiyordu. Babam kendini kurtarmaya, ben bir bilinmeze yürürken kan ağlıyordu içim. Kasketini çıkarıp karışan saçlarını eliyle düzlerken seslendi:

“Selâmün aleyküm!”

Görünürde kimse yoktu. Yeniden seslenince babam arka taraftan on-on bir yaşlarında toraman, o ortama göre fazlaca iyi giyimli bir çocuk çıktı:

“Ne istemiştiniz?”

“Baban yok mu cengâver, Raşit abi geldi de hele.”

Cengâver mi? Cengâver ha? Bir kere kendi çocuklarına oğlum demiş mi acaba? Adımızla seslense yine iyi. İt oğlu aşağı, it oğlu yukarı. İt asıl kendisi oluyor böylece de söylenmiyor işte. Annem, “o bilmezse Allah bilsin, saygıda kusur etmeyin oğlum,” dedikçe saygı abidesi olduk. Ama o da yalakalıkta iyi yetiştirmiş kendini.

“Yemekteyiz, hemen geliyoruz dedi babam.”

“Tamam tamam aslanım, bekliyoruz biz.”

Kemerini sıktıkça bel kısmında fazlaca büzgü olup, bedenine büyük gelen pantolonun içine soktuğu kahverengi ekoseli gömleğinin solgunluğuna eş değerdeydi benzinin sarılığı. Gözleriyle kolaçan ederken etrafı sohbet ediyordu aklı sıra benimle yüzüme bakmadan. Bakamazdı zaten. Utanması varsa bakmasındı. Üstleri is ve yağ içinde, ellerinde dolu çay bardaklarıyla dört kişi çıktı arkadan. Bir kişi hariç hepsi yirmili yaşlardaydı, diğeri kırk civarı. Hepsi yanımızdan geçip gittiğine göre babamın beklediği bu gelenlerden biri değildi.

“Vay, Raşit abi hoş geldin.”

“Ooo Ünalım! Babayiğidim hey maşallah sana ya, hoş bulduk!”

“Abi ne içersiniz, çay, soğuk meşrubat, ayran? Hakan! bir çay, bir su getiriver sana zahmet.”

Hakan o gençlerden biriydi, koştu hemen.

“Valla Ünal, okulların kapanmasına şunun şurasında bir ay kalmıştı ama, okumayacağım artık ben diye dikildi karşımıza. Ne dil döktüysek fayda etmedi. On sekiz yaşına girince de bunlara laf anlatamıyorsun artık. –Yaşımı da bir yaş büyük söylüyor.– Sanayinin başında kilitçi İsmet yok mu, o eleman aradığını söyleyince, madem öyle, okumayacak, bir an önce işe girip çalışsın diye düşünüp koştum sana. Demir doğramada çalışmadı hiç tabii, öğrenecek. He dersen çayımın şu son yudumunu çektiğim gibi kaçayım, çocuk başlasın hemen.”

Babamın yerinde yeller esmişti bile, Ünal abi oradakilerle tanıştırırken beni. Tanıştırır tanıştırmaz, Tuncay, Uğur ve Kamil Abi hazırlanmış ferforje korkuluk ve parmaklıkları kamyonete yükledikleri gibi gittiler. Şehrin çıkışına doğru Ankara Yolu üzerinde Almanya’da yaşayan bir gurbetçi ailenin yeni yaptırdıkları bağ evinde çalışacaklarmış işleri bitene kadar.

“Bugün gelemezler,” dedi Hakan, ilk lafa girmek için. “Gel, ateşte demir döveceğim, yanımda dur, beni izle.” Sonra ayaklarıma bakıp devam etti. “Çok yakınımda da durma Allah muhafaza ayağına demir filan düşmesin, aman dikkatli ol, yarın gelirken de ayakkabı giy.” Hiç cevap vermedim. İyi, efendi birine benziyordu Hakan, ancak benim verecek cevabım olmadığı gibi verecek gücüm de yoktu. Sabah kederimden yapamadığım kahvaltının üstüne babamın alelade davranışıyla işe başlatıp, öğle yemeğinin arada kaynaması, dışarıda yaz sıcağı, içeride ocak ateşi, kendi içimin isyankâr alevi, –burada yemek yiyebileceğim bir lokanta var mı?– sorusunu bile soramayacağım beş kuruşsuzluk, asla aidiyetimi hissedemeyeceğim, hayallerimin buraya dair olmadığını bildiğim bir çalışma yeri düşüncesi sorulacak tüm soruları yanıtsız bırakacaktı.

***

Üniversitede Matematik Öğretmenliği üçüncü sınıf öğrencisiydi ağabeyim. Çalıştığı lokantanın dağıtım servisini yaparken motor kazası geçirmiş, sağ bacağından iki defa ameliyat olmuştu. İlk ameliyatı sırasında ameliyathane önünde beklerken hepimiz, annemin gözyaşlarına aldırmadan söylenip durdu babam:

“Tamam, altı ay çalışamaz işte it oğlu it. Fıstık gibi fabrika işi bulmuştuk ama nerde, kendini sıkıp da çalışacak adam! Okulla fabrika olmazmış. Hah, buraya girdi de eve faydası var sanki. Kendine yetmiyor kazancı.” Evladının canını nasıl düşünmez! Kafamı duvara vururken çekti sırtımdan annem. Yokluk, yoksulluk kendimizi bildik bileli hep yakamızdaydı zaten. İçip içip sızmaktan başka hiçbir işe yaramayan, çalışmayan, evlatlarının geleceğini düşünmeyen, üstüne, her gün her saat hakaretlerini işittiğimiz bu adamın kahrını neden çekiyorduk! Bebekliğimizden beri annem gündelik işlere giderek baktı bu eve. Gündüz temizlik yapar belirli evlerde, akşam uyuyana kadar da bizler için didinip dururdu. Ev ev değil, baraka, dökülüyor resmen. Ne kadar badana yaparsan yap, rutubet her yerden ben buradayım diyor. Birileri yenilerken eşyasını, annem eski olanı bize istemiş hep. Giydiğimiz kılık kıyafet de bu düzende gidiyordu. Sofraya ne konduysa şükredip kalktık. Ama yaşam değildi bizimkisi. Sevgisiz bir adamın yüzünü görmek; ensemize yapışan bir sinek, sırtımızı ağırlaştıran bir kambur emsalindeydi. Kendimize arkadaş dahi edinemeyecek kadar mücadele ediyorduk fakirlikle. Yazdığım şiirler de olmasa, okulda kimse bakmazdı yüzüme. Çok başarılı bir öğrenci değilsem de okumak, okuyup hem öğretmen, hem de en çok şair olmak istiyordum. Zorla aldı diyemem beni okuldan. Ben direnseydim de zorlayacaktı zaten. Ağabeyim altı ay değil bir yıl çalışamayacaktı. En azından koltuk değnekleriyle okuluna gider, masraflarına yardımcı olurdum. En akıllıca olan buydu. Liseyi dışarıdan bitirir, üniversiteye gidene kadar da ağabeyim mezun olur atanırdı. Bu düşüncelerle ardına düşüp, tuttum sanayi yolunu işte.

***

İki ay içinde usta denmez ama iyi bir kaynakçı sayılıyordum Kamil Abi’nin gevrek ve babacan gülüşünden dökülen sözlerine göre… Çekingenliğimi üzerimden atmış, işe koşarak gelir olmuştum sabahları. Kamil abinin türküler söyleyerek hazırladığı öğle yemeklerinde, evde hissetmediğim, hatta hiç görmediğim sofra huzurunun rayihasını dolduruyordum içime. Çay molalarında Ünal Abi’nin hediye ettiği deftere yazdığım şiirler bile kederden sıyrılmış umutlarla yeşermişti. Haftalığımdan kendime sadece edebiyat dergisi alacak para ayırıyor, geri kalanını anneme veriyor ağabeyim için de ayırmasını tembih ediyordum. Dergileri pazar günleri tekrar tekrar okuyor, işyerinde plastik bir kasa içinde biriktiriyordum. Çalışırken onların bir köşede olduğunu bilmek inanılmaz güç, heyecan veriyordu bana. Kulağımın arkasında bir kalem, tulumumun arka cebinde de kâğıt oluyordu daima. Güzel bir söz, cümle geldiğinde aklıma unutmamak için hemen yazıyor, coşkusunu gün boyu yaşıyordum. Gürül gürül bir nehir çağlıyordu yüreğimde. Ünal Abi bir patron değil, iyilik elçisiydi sanki. Bilgisi, neşesi, cömertliğiyle bir fener gibi aydınlatıyordu çevresindeki herkesi. Her ay beni yanına çağırıyor, bir kitap hediye ederek, hedeflerimden şaşmamam için özlü sözler sarf ediyordu. Bu yaklaşımı değer görme hissimi derinleştirirken aynı zamanda hayallerimi de çoğaltıyordu. Kendisinin bu tavrı yalnız bana özel bir şey değildi. Dediğim gibi herkese karşı aynıydı. Hakan’ın şapka koleksiyonuna, Tuncay’ın yeni doğan kızının rahatsızlığına, Uğur’un sevdasına, Kâmil Abi’nin emekli olunca gerçekleştirmek istediği zeytinlik hayaline ayrı ayrı ilgi gösterdiğini dinlerken belli ediyordu. Gün geçtikçe sahip olduğum güven ve azim duygusu babama olan bıçaktan keskin iz bırakan nefretimi de dönüştürmeye başlamıştı. Ne de olsa sayesinde tanışmıştım bu insanlarla. Her biri edebiyatın ta kendisiydi. Akşama kadar yüzlerimiz kapkara olsa da, ağzımızdan çıkan her söz ışık saçıyordu. Hüzün, neşe ve heyecana dair ne varsa hepsini sohbetlerimizde yaşıyorduk. İyi insan olmanın tüm kıvılcımları bedenimizde birer hücreydi adeta. Kötülük bilmiyorduk. Utanç verecek kötülükleri görmeyene, duymayana dek.

Babam gelmişti o gün. İnsanlık ve görgü namına hiçbir şey bilmiyormuş gibi demeyeceğim. İşine geldiği şekilde davranmayı kendine cevher etmiş gibi tıpkı:

“Ünal yiğidim yok mu!?”

Dünyayı ben yarattım edasında yürüdü geçti yanımızdan. Selam vermek, ‘kolay gelsin’ demek hak getire! Soruyor ama cevap beklemiyor, gidiyordu. Üç tarafı cam olan yazıhanenin içinde Ünal Abi’ye nasıl sarıldığını hepimiz görmüştük. Yıllarca bir kalıpta tanıdığım babamın memnuniyetsiz, şikâyetçi ve veryansın eden hallerine nasıl da kıvam verdiğine işe başladığım gün şahit olmuş, yine devamına burada rastlamıştım. Sadece ailesine değildi üstten bakmışlığı. Bitişiğimizde oturan, samimi komşumuz Gürbüz amcalara, halamlara, hele ki annemin sülalesine de hep böyleydi. Gariban kesimiydi çevremiz, hal böyle olunca da ister istemez bir topaç gibi dönüşünü Ünal Abi’nin zenginliğine bağlıyordum. Akşamında anneme sordum:

“Babam geldi bugün işyerine, nasıl bir arkadaşlığı var bu Ünal Abiyle aklım almıyor, sen biliyor musun anne?”

“İşyerine mi geldi? Hâlâ mı?”

“Evet, her ay geliyormuş. ‘Gelip çay içip gidiyor.’ Diyor arkadaşlar.”

“Çay değildir o! Arsızlık olmuş artık onunki, elim ayağım titriyor, sebebim olacak bir gün!”

“Anlatsana anne!”

“Uzun da hemen anlatıverem. Ünal Abinlerin evinde çalışıyordum o zamanlar. Karısı evdeki oğlana hamileydi. Doğumda kan lazım oldu Perran Hanım’a. Düşünmeden verdim. Bu kadar yardımlarını, iyiliklerini görmesem de verirdim. Babanın eli iş tutmayıp, gönlü kaygısız olduğundan bunu kurnazlığa çevirmiş. Daha o zaman yapışmış adamın yakasına, Senin karını benim hatun kurtardı, beni de bir aylığa bağlarsın artık, demiş. Sarhoş geldiği bir gece kaçırdı ağzından, ayyaş, pis pis gülerken! Ertesi günü Perran Hanım’a vardım, sordum. Ik bık etti ama doğruladı kadıncağız. Nasıl çıktığımı bilmiyom. Terzi Memed’in dükkânının köşesinde buldum bunu. Allah o an bir deli kuvveti verdi bana, vur babam vur, vur babam vur. Zor aldılar elimden…”

Annem daha tamamlamadan sözünü, bahçeye fırladım. Utancım taşarken avuçlarımdan, bıraktım kendimi duvar boyuna. Kus babam kus.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Zambak Kadar BeyazA. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

13 Mayıs 2025

Bir Mektup

Okuduklarım içimde birikiyor, büyüyor, içimde bir şeyler inşa ediyor, ben hepsini sana yazmak, seninle bunları konuşmak ihtiyacı duyuyorum.Sevgili dostum, Bu ara çok okudum, okuduklarımla ne yapacağımı bilemiyorum bazen, ben de sana bir mektup yazmaya karar verdim. Mektuplar hayatımızdan ç..

Devamı..

Toplumsal Gerçekçi Romanlar (Gerçekçil..

Kemal Gündüzalp

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024