Yuvarlak camın ardındaki suları gördüm. Her şey birden olmuştu. Kendimi oturur vaziyette bulduğum sandalyeden kalktığımda, zihnimdeki hatıraları iyice yokladım. Hatırladığım herhangi bir an yoktu. Camdan baktım. Beyaz tırabzanın ardındaki lacivert sular güneşin ışığıyla parıldıyordu. Bir gemideydim. Beni buraya kimin getirmiş olabileceğini sorguladım. Geliş nedenimi bir bilsem, içimdeki belirsizlik yok olacaktı. Belki böylelikle rahatlardım.
Geminin sintinesine indim. Demir yığınının, denizin sularına boğulmuş kısmına. Bacaklarım beni durmadan çekiyordu. Sonunda bir sinema odasına vardım. Koltuğa oturduğumda ışıklar söndü ve projeksiyon çalışmaya başladı. Fit vücutlu, smokin giymiş bir adamla; şık giyimli, kırmızı bluzlu bir kadının akşam yemeğindeki romantik bakışmalarını seyrediyordum. Filmden çok anı gibiydiler. Daha fazla dayanamadan ayrıldım salondan. Güverteye tekrardan vardım.
İçim geçmişti. Belirsizlik beni yoruyordu. Bu kahrolası sessiz gemiden nasıl ayrılabilirdim? Etrafı daha çok izledim. Karşı tarafımda bir gemi belirmişti. İyice süzdüm önümdeki beyaz dünyayı. İçinde bir karartı. Güverteye çıktı. El salladım. Başta fark etmese de sonrasında deliler gibi çırpınmamı görmüştü. O da el sallıyor. Ardından gözden kayboldu. Ama geminin içine girmesiyle çıkması da bir oldu.
Elinde renkli kartonlarla çıktı ortaya. “G, E, L” yazıyor. Gözlerime inanamadım. Ona her şeyi sorabilirdim. Neden burada olduğumuzu, onun kim olduğunu, beni buraya getirenlerle bir bağlantısının olup olmadığına dair birçok sorunun cevabını öğrenebilirdim.
Geminin kuzey kanadına sıkıştırılmış filikalardan birinin halatını çözdüm. Suya güm diye düşen filikanın içine yerleştirdim kendimi. Küreklerle birlikte, karşımdaki beyaz cennete varmaya çalışıyordum. Onun gemisine geldiğimde, aşağıdan yukarıya doğru bakış attım. Yukarı çıkmam için sonunda bir ip salladı. Çıktım. Yine kayboldu gözden. Etrafı belli başlı incelememden sonra aniden karşımdaydı. Herhalde üstündekileri değiştirmişti. İpe tırmanırken üzerinde daha sade kıyafetler vardı. Şimdiyse daha bir şık. Ağır, gösterişli…
Geminin seyir terasında konuşuyorduk. Yemek masası önceden hazırlanmıştı. Kalbim, “Bana eşlik eder misin?” diye sorduğunda, neredeyse duracaktı.
Genellikle ondan laflıyoruz. Bir ablası varmış. Matematik öğretmenliği yapıyormuş. Kendisi üniversiteyi psikoloji üzerine okumuş. Ama babası ondan hep bir hukuk fakültesi beklemiş. Küçüklüğünden beri, “Avukat kızım, avukat kızım,” diyerek nazlanmış. İşini sevip sevmediğimi sorduğumda çalışmadığını söylemişti. Kendisini hazır hissettiği bir zamanda mutlaka çalışacakmış.
Ablasını çok seviyor. Annesine de babasına da deliler gibi âşık. Hatta bana, babasına benzediğimi bile söyledi. Ama belki avukat olsaydı babasını daha da fazla memnun edebilirmiş. Konu benim ne iş yaptığıma geldiğinde epeyce bir gülüştük. Dev bir plaza da sabahtan akşama kadar kutu gibi bir odanın içinde çalıştığıma inanmıyordu. “Özgür birisine benziyorsun,” dedi, “ben seni daha çok, tiyatrocu, oyuncu ya da ne bileyim bir sanatçı olarak düşlüyordum.” Nedense birden gözlerindeki parıltı azaldı. Umduğu kişi değil miydim ne? Onu etkilemek ve belki de kısılan ışığı tekrardan uyandırmak için alanından bahsetmeye başladım. Canı sıkılıyordu. Sadece birbirimizi izledik. Hava karardığında da bu gemide daha fazla duramayacağımı anlamıştım. Filikama binip kendi bölgeme çekildim.
Kamarada sırtüstü uzandığımda, ona sormak istediğim soruları sormadığımı fark ettim. “Tüh be,” dedim içimden, “ben ne yaptım?” Olsun yarın sabah tekrardan yanına giderdim, her şeyi tek çırpıda sorardım.
*
Yanındaydım. Çok özeldi gülmesi. Sanki bu sabah o ışıltılı gözler yine parlamaya başladı. Etrafımda kelebekler gibi dolanıyor. Seyir terasına çıkıp çıkamayacağımızı sordum. Kabul etti. Yüksekten, etraftaki mavi suları izliyorduk. “Deniz olmasa, yeryüzünde hiç şair olmazdı,” dedim. Buraya nasıl geldiğini sordum. Gezmeyi seviyormuş. Odasına gidip, büyükçe bir çantayı alıp yanıma geldi. “Seyahatnameler,” dedi, “ben de bunların meraklısıyım; gezmek, görmek ve okumak hoşuma gidiyor.” Bulunduğumuz yerin adını deli zannedilirim korkusuyla hiç sormadım. İstanbul’dan bahsediyor. Mimar Sinan’ın türbesinin Süleymaniye’nin altına nasıl bir imza olarak konulduğunu anlatıyor. Bir ara bana dönüp, “Dinliyorsun öyle değil mi?” diye bile sordu. “Evet, evet,” dedim. Şimdiki yerimiz hakkında da fikir edinmek istiyormuş. Ama çok az kitapta burası hakkında bir bilgi bulmuş.
Kahve içme önerisinde bulunduğunda kafamı bir ileri bir geri salladım. İlk yudumu alıp, durdum. Söylemelisin diyerek kendimi dolduruyordum. Hadi be, bekle bekle nereye kadar. Derin bir nefes aldım.
“Söylemem gereken bazı şeyler var.”
Pür dikkat oldu. Martılarsa havada cirit atıyordu.
“Bir sussalar!”
“Boş ver sen martıları, devam et,” dediğinde içime bir su serpildi. Cesaretimi tekrardan topladım.
“Ruhundan hoşlanıyorum.”
Azı dişlerini görebileceğim kadar güldü. “Daha birbirimizi tanımıyoruz ki,” dediğinde, sesimi hafif yükselterek, “senden tanışmak için izin istiyorum,” dedim.
Kararsızdı. Yine gözleri etrafta süzülüp duruyordu. Yanıtını hızlandırmak için, “Eğer kabul etmezse, içimde yanan cılız aşk mumunu, okyanusun serin sularıyla söndürebileceğimi,” söyledim.
Başını çevirdi.
“Acı çeken şairlere ne kadar da çok benziyorsun.”
“Ben şair değilim,” dedim. “Sadece anlaşılmaya ihtiyacı olan bir bireyim.”
“Ben de bunu diyorum. Her sözün içindeki bir duygunun kapısını aralamak istiyor.”
Kararının olumsuz olacağını sezdiğimde başımı öne eğdim. Tam kalkıp gidecektim ki, “Herkes bir şansı hak eder,” diyerek gözlerimin içine bakmaya başladı.
Şaşkındım. Güverteye doğru tekrardan indim. Akşam olduğunda gemime dönerken, arkamdan uzunca bir süre el salladı. Bense tek bir an, elimi havaya kaldırıp indirdim.
*
Sabah yanına vardığımda her şey tam tersine dönmüştü. Bu sefer o beni üst kata çıkardı.
“Yanlış anlaşılmak istemiyorum ancak daha buluşmayalım.”
Sesi yüksek çıkıyor. Bağırmasının gerek olmadığını söyledim.
“Kusura bakma. Çok heyecanlıyım. Hayatım boyunca ilk defa böyle bir teklifle karşılaşıyorum.”
“Ne teklifi?”
“’Seni tanıyabilir miyim?’ teklifi.”
“Görmüyor musun, tecrübesizim.”
“Dediğim gibi birbirimizi hiç tanımıyoruz.”
İçimde, daha önceden hiç duyumsamadığım bir alınganlık.
Ayağa kalktığım gibi son defa gözlerinin içine baktım. “Keşke başka bir yerde…” Güldü. Döndüm ve gittim bu sessiz gemiden.
Akşam kamaramın ufak penceresinden gemisini izlemeye koyuldum. Bir sallantı yoktu. Benim gemimse geldiğimden beri beşik gibi bir o yana bir bu yana yatıp duruyor. Uyuyamıyordum. Sallantı neredeyse yattığım koltuktan bile düşürecekti beni.
Gece, ağır ağır çelimsizliğime imza atarken karşıma yine baktım. Bir ip gibi dümdüz olan denizin üzerinde gemisi usulca uzanıyor. O vakit beni merak etmediğini anladım. Hiç düşlenmemiştim.
Sabah olduğunda bir hız teknesinin içinde iki insan gördüm. Gemime yaklaşmaya çalışıyorlar. Ancak dalgalar neredeyse onları yutacak. Çömelip, gelmelerini bekledim. Belki bu gemiden kurtulabilirdim.
“Ceyhun bey atlayın lütfen?”
“Siz kimsiniz?”
“Bir kurtarıcı.”
Arkama bakmak istediğimde, bir kurtarıcı diyen adam tarafından başım tutulmuş ve dönmem engellenmişti. Kaç zamandır kaldığımı bilmediğim gemiden de uzaklaştıkça sular duruluyordu. En sonunda bir limana varmıştık. Karaya ayak basar basmaz, ayaklarımın hareketi de kesildi. Artık beni daha kontrol edemiyorlar. Onları hareket ettirecek olan bendim.
“Ceyhun bey, kendi geminize bakmak ister misiniz?” diyerek bir dürbün uzattı elime. Issız gemi sanki büyük bir girdaba yakalanmış gibi dönüp duruyordu.
“Ne acı öyle değil mi?”
“Evet,” dedim, “ne acı.” Oysaki ben onun okyanusunda boğulmak değil, birlikte yüzmek isterdim.
*
Simsiyah deri kaplı bir koltuğun üzerinde uyandım. Doktorum yaklaşık dört saattir böyle yüz üstü uyuduğumu söylüyordu. “Psikanalizinin üstüne daha da çok koyacağız,” dedi, “ilk denememiz bakın nasıl da başarılı.”
“Kelimelerin gücünü kullanıyoruz. Hastalarımızın hikayelerini dinledikten sonra, rüyalarındaki imgelerle birlikte onları karıştırıyor ve öykülerini yazıyoruz. Size vermiş olduğumuz hap sayesinde vücudunuz kendini dinlenme moduna alsa da zihniniz hep bizimle kalıyor.”
“Bunun ne faydası var,” diye sorduğumda, “komplikasyona uğradığınız uyarıcıları daha net görüyoruz,” diyerek yanıt verdi. “Bundan sonraki tedavi sürecimiz çok rahat olacak,” deyip odadan çıktı. Doktorun odadan ayrılmasıyla beraber içeri giren bir hemşire, biraz daha uzanmamı tavsiye ettiklerini söyleyip, masanın üstünde duran bir hapı bana doğru uzattı. Hapı yuttuktan sonra elimi kalbime doğru götürdüm. Yorgun gibiydi. Sanki bir yolculuğa çıkmıştım. İçimdeyse hem tatlı bir duygu hem de kavurucu bir özlem vardı. Neyin sancısıydı bu, bilemiyordum.






