Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Haziran 2020

Sinema

Ölü Ozanlar Derneği’ne Başka Bir Bakış Mümkün mü?

Meltem Nisa Töre

Paylaş

1

0


Hayatımızda Bay Keating’lerin olmasını istiyoruz ama belki de en önemli şey, Bay Keating’in hayatımıza ne zaman girdiğidir.

Eğitimcilerin gözdesi, yılların eskimeyen filmi Ölü Ozanlar Derneği üniversitelerde eğitim alanında çok sık adını söz ettiren bir film olarak karşımıza çıkıyor. Öğrencilere “ideal eğitimci nedir, nasıl olmalıdır”ı sorgulatan yapısını, sık sık vurguladığı çarpıcı örnekleriyle harmanlayan bu film, sonunda vermek istediği mesajla, benim gözümde son derece tartışmalı bir hale bürünüyor. Hâl böyle olunca hakkında yazan, çizen de çok oluyor. Onlarca farklı insan, onlarca farklı yazı ama hiçbiri bu kadar farklı değil. Nedendir bilmem, hem benim mi aklıma gelir böyle düşünceler?

Orijinal adı “Dead Poets Society” olan ve aslen bir kitap uyarlaması olan bu film, 1950’li yıllarda, yalnızca erkeklerin kabul edildiği, eğitimi son derece pahalı olan ve orta-üst düzey gelire sahip ailelerin çocuklarının, iyi bir geleceği sahip olabilmesi için – kimilerinin varlarını yoklarını ortaya koyarak – gönderdiği Welton Akademisi’nde geçiyor.

Bu okul, son derece gerici bir zihniyete sahip: Gerek okul yönetimi gerek öğretmenleriyle öğrencilere farklı bakış açıları kazandırmaktan son derece uzak, muhafazakâr, farklılıklara katiyen karşı çıkan, tekdüze bir eğitim sistemine sahip bir okul olarak karşımıza çıkıyor. Tam da böylesine bir ortamda, yeni atanan öğretmenimiz Bay Keating’le birlikte her şey bambaşka seyredecek, bütün öğrencilerin kaderi, bir anda değişecektir. Peki, ama nasıl?

Farklı bir bakış

Filmde Bay Keating, öğrencileri sıraların üzerine çıkartarak, her gün saatlerini geçirdikleri yere farklı bir bakış açısıyla bakmalarını istiyor. Bunu yaparak bizlere, “Farklı bir şey görmek için farklı bir açıdan bakmak gerekir,” mesajını veriyor. Öyleyse, biz ne duruyoruz? Gelin bizde filmi değerlendirirken, oturduğumuz yerden kalkıp sıraların üstüne çıkalım.

Bu film biter bitmez, vermek istediği mesaj beynimi uzun bir süre meşgul etti. Zannediyorum, ben de yarattığı ilk yan etki, bir süre boş boş ekrana bakmak oldu. Bunun en muhtemel sebebi son derece ürkmüş ve korkmuş olmamdı. Kendimi bildim bileli, bir eğitimcinin Bay Keating gibi olması gerektiğini düşünürüm. Çocuklara, gençlere farklı bakış açıları kazandırabilen, onların ufkunu genişleten, onları her daim destekleyen, “Ne yapmak istersen, ne olmak istersen olabilirsin,” mesajını sıklıkla veren, kendilerine hiçbir şey katmayacak bozuk eğitim sistemi safsatalarıyla çocukların beyinlerini doldurmayan, farklılıklardan korkmayan, önyargılardan kurtulan, eleştirel düşünmeyi öğretebilen, çağdaş, modern bireyler yetiştiren ve her zaman cesur olan insanlar eğitimci olsun isterim. Ne yazık ki bu tür eğitimcilerin sayısı o kadar az ki denk gelebilen öğrenciyi şanslı saymak gerekir. İşte bu yüzden ben bir gün eğitimci olursam hep böyle bir eğitimci olmayı istedim, benim öğrencilerim de şanslı öğrenciler olsun istedim. Ta ki, bu filmi izleyip, bütün dengem altüst olana kadar. Film bittiğinde son derece huzursuz ayrıldım ekran başından. Neden mi?

Bay Keating gelmeden önce çocuklar, sıkıcı ve baskıcı hayatlarına alışmış, ailelerini kabullenmiş, mutsuz bir hayat sürüyor olsalar bile buna son derece alışmış bir hâldeydi. Hayattan, ailelerin arzularını gerçekleştirmekten başka bir arzuları yoktu. Kendilerini tanımıyor, ne istediklerini bilmiyorlardı. Kim olduklarını keşfedecek zamanları dahi olmamıştı. Ama bütün bu durum onların hayatında bir yoksunluk değildi. Çünkü öbür hayat tarzını, özgür olmayı, eleştirmeyi, isyan etmeyi bilmez, görmezseniz, bunu aramazsınız da. Daha önce hiç yemediğiniz tropikal bir meyveyi canınız çekebilir mi? İşte okulumuza yeni atanan Bay Keating’in rolü tam olarak burada başladı. Onlara farklı bir dünya sundu. “Sizin yaşadığınız hayat mı?” dedi. Bunca zaman onlara, ne kadar boş ve sıkıcı yaşadıklarını gösterdi. Yapmak istedikleri şeyin gerçekte ne olduğunu anlamalarını sağladı. Her birinin içindeki enerjiyi, arzuyu, mutluluğu çıkardı. En önemlisi mi? Belki de bir insana yapılabilecek en güzel ve en tehlikeli şeyi yaptı. Onlara umut verdi. Peki ya sonra? Sonra ne oldu?

Önceleri hukuk kazanmaktan, Harvard’a girmekten başka bir derdi olmayan, derslerden kafasını kaldırmayan, ailesini memnun etmek için yaşayan ve buna da o zamana dek bir itirazı olmayan (bu ayrıntı önemli) Neil, Bay Keating’le tanıştığından beri bambaşka biri olmayı öğrendi. Hayatı renklenen, yaşamanın tadına varan, hayattan keyif almayı ve eğlenmeyi öğrenen genç karakterimiz Neil, gerçekten istediği şeyin ne olduğunun farkına vardı. O aktör olmak istiyordu. Bay Keating’le her konuştuğunda bunu ne kadar istediğini ona anlatıyor, Bay Keating’se her ağzını açtığında Neil’i biraz daha cesaretlendiriyor, biraz daha umutla dolduruyordu ama Neil biliyordu, ailesi asla izin vermezdi. Bunu Bay Keating’e söylediğinde, “İstedikten sonra her şeyi başarabilirsin,” yanıtını alıyor, mutluluktan göklere uçuyordu. Evet, diyordu Neil içinden, istedikten sonra her şeyi başarabilirim! Babasını kandırarak bir tiyatro oyununda rol almayı başardı. O kadar inanmıştı ki babasının onu izledikten sonra ona bir şans vereceğine, öyle ümitle dolmuştu ki küçücük yüreği, babasının herkesin içinde onu sürükleyerek eve götürdüğü an dünyası başına yıkıldı. Aylardır çevresindeki herkesin ona aşıladığı, içinde besleyip büyüttüğü umutları, şimdi ona zehir olmuştu. O artık biliyordu, ne yaparsa yapsın, babası asla izin vermeyecekti, asla. Ergendi daha, duygularını hep en uçlarda yaşayan bir ergendi. Dolayısıyla bu derin hayal kırıklığı onu öyle paramparça etti ki, bir an bile düşünmeden canına kıydı.

Bu film bittikten sonra düşündüm: Eğer Neil, Bay Keating’le karşılaşmasaydı. Ne olurdu? Son derece sıkıcı ve mutsuz bir hayatı olurdu, Harvard’ı kazanırdı, kazanmazdı, öyle olurdu, böyle olurdu ama yaşıyor olurdu. Ergenlik dönemini atlatıp yetişkin olduktan sonra maddi bağımsızlığını kazanma şansı olurdu. O zaman yine kendini bulabilir, yine istediğini yapabilir, ailesine o zaman rest çekebilirdi. Üstelik bunun için uzun yıllara da ihtiyaç yoktu. Yalnızca beş yıl sonra bu kıvama gelebilirdi. Her şeyden önce onu bekleyen uzun bir hayatı olabilirdi. Hayatımızda Bay Keating’lerin olmasını istiyoruz ama belki de en önemli şey, Bay Keating’in hayatımıza ne zaman girdiğidir.

Filmi izlerken hepimiz Neil her ağladığında, üzüldüğünde ve en sonunda intihar ettiğinde ailesine lanetler yağdırdık. Onları suçladık, “Siz de insan mısınız? İnsan nasıl kıyar evladına,” dedik. İyi hoş bunları dedik ama yahu Bay Keating’in hiç mi suçu yoktu? Birine olmayacak hayaller vermek, umut aşılamak suç değil midir? Benim ne günahım vardı, nerden bilebilirdim böyle olacağını demek, o çocuğu geri getirir mi? Çok ilginç olan şu: Filmde Bay Keating, Neil’in intihar haberini aldığında kendini hiç suçlamadı. Çok normal bir durummuş gibi karşıladı. Elini vicdanına koyan hangi insan o çocuğun ölümünden kendini suçlamadan durabilir? Bir çocuğun hayatını değiştirmek isterken onun ölümüne neden olsaydım bütün bir yaşamım boyunca kendimi asla affetmezdim. Bir daha insanların hayatlarına dokunmaya öylesine korkardım ki o sıradan eğitimcilerden biri olup çıkardım muhtemelen. Kimse Bay Keating’i suçlamadı elbette. O mükemmel bir insandı, her şey ailesinin suçuydu. Hepimiz böyle düşündük. Gerçekten de öyle miydi? On yedi yıldır aynı olan, aynı davranan, kapasiteleri belli olan, neye izin verip neye şiddetle karşı çıkacakları son derece kesin ve katı olan despot ailesinin suçu muydu? Yoksa Neil’in on yedi yıllık ailesini, on yedi yıldır içinde bulunduğu durumu bir nebze hesaba katmadan, onu sadece gaza getiren Bay Keating’in suçu muydu?

Elbette herkesin farklı düşünceleri vardır, ama ben bu filmi izlediğimde yıllardır olmak istediğim ideal eğitimci hayalimden korktum, insanların hayatına dokunacağım derken bir çuval incili berbat etmekten korktum. Bay Keating gibi olmaktan korktum. Eğer bu film mutlu sonla bitseydi, o çocuk hayallerine kavuşsaydı, Bay Keating benim de kahramanım olabilirdi. Filmi bitirdiğim zamanı hatırlıyorum da, “Ben bu filmi, hiç beğenmedim,” diye bağırmıştım evin ortasında. Kızmıştım çünkü. Ne istiyorsun senarist, tam olarak ne hissetmemizi? Ne mesaj verdin şimdi bize?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ünlü Markaların İlk Ürünlerine Bakar m..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erdinç Akkoyunlu

27 Nisan 2026

Edebiyat tarihinin miladı hangi romand..

Edebiyat tarihçileri roman sanatının doğuşu konusunda 11’inci yüz yıldaki Genji Monogatari ya da 12’nci yüz yıldaki Hay Bin Yazkan gibi farklı milatlar olduğu konusundaki görüşlerini bilimsel tartışma iştahını yitirmeden dile getiredursun, okur açısından roma..

Devamı..

Sondan Başlayan Yazı

Cafer Solgun

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024