Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Nisan 2024

Sinema

Ripley: İnsanın Karanlık Tarafına Stilize Bir Yolculuk

Bülent Tunga Yılmaz

Paylaş

0

0


“Tom Ripley: Her zaman sahte ‘biri’ olmanın gerçek bir ‘hiçkimse’ olmaktan daha iyi olduğunu düşündüm.”

– Patricia Highsmith, The Talented Mr.Ripley

Aynı kaynaktan yapılan uyarlamaların hem iyi hem de kötü yanlarından söz etmek mümkündür. Kötü yanlarından başlarsak bu uyarlamalar tema ve karakterler açısından ister istemez bir orijinallik sorunu yaşarlar. Gördüğünüz şeyin sizi şaşırtma olasılığı yoktur. Hele de bir film veya dizinden beklentileriniz arasında heyecan ve merak boyutu üst sıralardaysa yeniden uyarlamalar seyir zevkinizi büyük ölçüde ortadan kaldırır. Öte yandan içerikten, heyecandan, meraktan ve sonlardan ziyade sizin için stil, bir sanatçı olarak yönetmenin yorumu daha önemliyse o zaman her bir uyarlama ayrı bir deneyim demektir. Aynı kaynağa farklı sanatçıların farklı bakış açılarını keşfetmek zevkli bir entelektüel deneyim, bir tür egzersize dönüşebilir. Patricia Highsmith’in Ripley karakteri üzerine yazdığı romanlarının uyarlamaları hiç kuşkusuz sinema ve televizyon tarihi içinde bu durumun en tipik örnekleri arasında yer alırlar. 

Peter Bradshow, The Guardian’da Netflix’de yayınlanmaya başlayan Ripley dizisi üzerine yazdığı yazıya şöyle başlıyor: “Geri geldi. Zaten hiç gitmemişti.”1 Bradshow’un bu cümlesi bize Ripley karakteri ile beyaz perde ve ekran arasındaki yakın ilişkiyi net bir şekilde gösteriyor. Highsmith, 1951-1991 arasında Ripliad olarak da bilinen toplamda beş Ripley romanı yazmış ve serinin ilk üç roman toplamda beş kez sinemaya uyarlanmış durumda. İlk uyarlama ünlü Fransız yönetmen Rene Clement tarafından Plein Soleil (Mor Öğlen) adıyla 1960 yılında çekilmiş. Ripley’i, ilk önemli uluslararası rolünde Fransız sinemasının en büyük aktörlerinden Alain Delon’un canlandırdığı film pek çok sinemasever ve eleştirmen tarafından çekilmiş en başarılı Ripley filmi olarak kabul edilir. Aynı  roman bu kez orijinal The Talented Mr. Ripley adıyla 1999’da Anthony Minghella tarafından sinemaya uyarlanmış; Ripley Matt Deamon, Richard ‘Dickie' Greenleaf Jude Law ve Marge Gwyneth Paltrow tarafından canlandırılmış. Hem gişede hem eleştirmenler nezdinde hem de başta Oscar ve BAFTA olmak üzere ödüller ve festivallerde büyük bir başarı kazanan filmin bir diğer önemi de genç kuşakların Ripley ile tanıştırmış olmasıdır.

ripley alain delonRene Clement'in Plein Soleil (Mor Öğlen) filminin Ripley’i Alain Delon.

1977’de bir başka büyük sinemacı, Wim Wenders, Ripley’s Game romanını The American Friend adıyla beyaz perdeye adıyla uyarlamış. Ripley’i yine bir başka büyük oyuncu Dennis Hopper canlandırmış, romanın (ve filmin) diğer ana karakteri olan çerçeve ustası Jonathan Zimmermann ise benim sinema tarihinde ev sevdiğim aktörlerden biri olan efsanevi Bruno Ganz’ın oyunculuğunda hayat bulmuş. Aynı roman, bu kez orijinal adıyla 2002 tarihinde Il Portere di Notte (The Night Manager,1974) yönetmeni Liliana Cavani tarafından uyarlanmış; Ripley rolünde John Malkovich, Zimmermann’da ise Dougray Scott yer almış.

Bunların dışında, 2005 yılında, Under Fire (1983) ve Brosnan döneminin ikinci, Bond serisinin de 18. filmi olan Tomorrow Never Dies (1997) filmleri ile tanınan İngiliz-Kanadalı yönetmen Roger Spottiswoode yönetiminde Ripley Under Ground çekilmiş. Highsmith’in The Talented Mr. Ripley sonrası yazdığı ikinci romandan uyarlanan ve Ripley’i Barry Pepper’in canladırdığı; yan rollerdeyse Willem Dafoe, Alan Cummings ve Tom Wilkinson gibi çok önemli aktörlerin yer aldığı film genel olarak başarısız bulunmuş. Ripley filmleri arasında en az bilinen ve iz bırakan uyarlama olarak kabul edilir.

Sinema dışında televizyon ve hatta radyoya da uyarlanan Ripley, Jonathan Kent ve Ian Hart gibi İngiliz tiyatro ve sinemasının önemli aktörleri tarafından canlandırılmıştır. Netflix’in 4 Nisan’da, yaşgünümde yayınlayarak adeta bana bir tür yaşgünü hediyesi verdiği sekiz bölümlük mini dizi Ripley Highsmith’den yapılan uyarlamalara bir yenisi eklerken şu ana kadar yapılan en görkemli ve ciddi televizyon uyarlanması özelliliğini de taşıyor.

Belki biraz ‘büyük’ bir laf etmiş olacağım ama bence Tom Ripley, suç edebiyatının gelmiş geçmiş en derin ve özellikli karakteridir. Bir türün içine sığdıramayacak kadar büyük bir yazar olan Patricia Highsmith, benim The Talented Mr. Ripley ile birlikte en sevdiğim romanı The Cry of the Owl (1962) başta olmak üzere, çok önemli yapıtlara imza atmıştır ama bu yapıtlar içinde en popüler olmaları yanında en ilgi çekici olanları Ripley romanlarıdır. Bu popülerlik büyük ölçüde Hightsmith’in edebi dehasıyla yaşam verdiği Ripley karakterin çok boyutluluğu ve çekiciliği yanında olay örgüsünün yarattığı gerilim sayesinde de gerçekleşir. Bradshaw’un tabiriyle “aslında hiç gitmeyen” Ripley yaklaşık bu kez Netflix’de, Steven Zaillian’ın senaryosunu yazıp yönettiği bir mini dizi olarak karşımızda; popülerlik ve çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmeden.

ripleyAnthony Minghella tarafından sinemaya uyarlanan Ripley: Ripley Matt Deamon, Richard ‘Dickie' Greenleaf Jude Law ve Marge Gwyneth Paltrow tarafından canlandırılmış.

Bir Ripley uyarlamasının ne oranda başarılı olup olmadığının değerlendirilmesinde oyunculuklar büyük önem taşır. Çok boyutlu, karşıtlıklarla dolu karakteri dolayısıyla Ripley rolü oyuncular için adeta iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Bir tarafta soğuk kanlılıkla cinayet işleyebilecek kadar kötücül ve zalim; hastalıklı derecede ben merkezci, çıkarcı bir narsist psikopat ve sosyopat olan Ripley diğer tarafta, geçmişinin de etkisiyle güvensiz, kompleksli ve bazı durumlarda kırılgan bile sayılabilecek bir kişiliğe sahiptir. Bir parazit gibi, tanıştıkları andan itibaren ağır ağır Dickie’nin yaşamını ve sonunda da kimliğini ele geçirir. Öte yandan ‘şeytan tüyü var’ diyebileceğimiz kişiliği ondan basit ve net bir şekilde nefret edilmesini engeller. Hatta kimi anlarda yeteneksizliklerine karşın babalarının parasıyla şişirilmiş boş egolarıyla bohem sanatçılık oynayan şımarık mirasyediler Dickie ve Freddie ve soğuk nevrotik Marge karşısında itiraf edelim kimi anlarda sempatimizi bile kazanabilir.

Bu çok boyutlu ve karmaşık Ripley karakterini canlandırırken oyuncular için dengeyi sağlamak zorlu bir hal alabilir. Karakterin bir tarafına daha ağırlık verildiğinde ve bu çok boyutluluğun dengesi bozulmaya başladığında Ripley’in inandırıcılığı da kaybolmaya başlar. Keza zaman içinde Dickie’nin kişiliğine büründükçe Ripley bir kimlik ve bilinç parçalanması yaşar; bir süre sonra da ‘Tom’ ve Dickie’ kimlikleri arasındaki sınır ortadan kalkar ve bu parçalanmayı öyle içselleştirir ki bir anda adeta pasaport değiştirir gibi kişilik değiştirmeye başlar. Bu dönüşün anları ve kimlikler arası geçişler aynı zamanda oyuncuları abartılı oyunculuk tuzaklarına çekme riski de taşır.

Andrew Scott, dizide Ripley rolünün tüm bu zorluklarının altından kalkmak bir yana ona yeni bir ruh ve yaşam veriyor. Bond serisinin 24. filmi Spectre’de (Sam Mendes, 2015) canlandırdığı Max Denbigh karakteriyle Scott narsisist, manipülatif kötü adam rollerinde çok başarılı olacağını göstermişti. Kendi çapında bir kült diziye dönüşen Fleabag’daki rahip rolüyle de hem popülerlik kazanmış hem de kendine bir hayran kitlesi oluşturmuştu. Ripley ile Scott şu ana kadarki oyunculuk kariyerinin doruğuna çıkıyor ve Lucy Mangan’ın The Guardian’da dizi üzerine yazdığı eleştiride de dediği gibi seyirciyi adeta efsunluyor.2

Scott’un Ripley yorumu kimi anlarda Plain Soil’deki Alain Delon’u andırıyor: Soğukkanlı bir katil; sınıfsal intikam peşinde hırslı bir dolandırıcı. Bazı durumlarda da Matt Damon’un ‘nerd’, çekingen ve Dickie’ye karşı duyduğu cinsel ve sınıfsal çekimin gerilimi altında zaman zaman ‘ezik’ ve çaresiz gözüken ‘Ripley’sine yaklaşıyor. Scott bu sayede de kendini Ripley tarihinde kendinden önce en çok iz bırakmış iki yorumun arasında özgün bir yere konumlandırıyor ve açık söylemem gerekirse benim için şu ana kadarki en iyi Ripley oluyor. Dickie ve Marge ile yaşadığı gerilimlerde de çok iyi ama özellikle Freddie ve Müfettiş Ravini ile karşılaşmaları defalarca seyredilecek derece başarılı. Ripley’nin dönüşümünü, zamanla Dickie kimliğine bürünmesini (özellikle ayna karşısında onu taklit etmesi) ve Tom ile Dickie arasında gidiş gelişlerini o kadar doğal bir şekilde ekrana yansıtıyor ki Scott’un gerçekten de hem Dickie hem de Ripley olduğuna ikna oluyorsunuz.

ripley

Scott dışında yardımcı rollere ve oyunculara da hızlıca değinmek gerekirse; Richard ‘Dickie’ Greenleaf rolünde Johnny Flynn görece iyi bir iş çıkarıyor ama ister istemez seyircinin geneli gibi ben de onu Mr. Talented Ripley’de Dickie rolünün standartlarını belirleyen Jude Law ile kıyaslamadan duramıyorum. Law’un en iyi yardımcı erkek dalında bir Oscar adaylığı kazanan o rolündeki gürültülü ve beyaz perdeyi dolduran görkemli oyunculuğu karşısında Flynn daha sakin bir yorum getiriyor role. Daha sıcak, insancıl, kırılgan, hatta sempati uyandıran bir Dickie ile çıkıyor karşımıza. Law’un Dickiesi kadın ve içki düşkünü, hedonist bir şımarık mirasyediydi. İtiraf edeyim, başına kürek yiyip Akdeniz’in derinliklerinde kaybolmayı değil belki ama sağlam bir sopayı hak ediyordu. Flynn’ın Dickiesi ise yardım edilmeyi ve belirli anlarda da şefkati hakkediyor. Marge Ripley’e şöyle der bir defasında: “Dickie ile olan… Onunla beraberken güneş senin üzerine parlıyor gibidir ve muhteşemdir. Sonra bir anda seni unutur ve soğuk olmaya başlar. Tüm dikkati senin üzerindeyken dünya üzerindeki tek kişi sensindir ve bu yüzden herkes onu çok sever.” Law’un oyunculuğu bu cümlenin hakkını fazlasıyla verirken Flynn’da bu ışığı göremiyoruz. Buna ek olarak Scott ile Flynn arasındaki uyumu da Law ve Damon arasındaki uyuma yaklaşamıyor. Romanda Highsmith Ripley ile Dickie arasındaki ilişkinin niteliğini yoruma açık bırakır ama özellikle Ripley’in Dickie’ya karşı çok da ‘boş’ olmadığını hissederiz. Dizide bilerek yapılan bir tercihle romanda ve Minghella’nın uyarlamasındaki iki erkek arasında bir ‘cinsel çekim’ boyutu olduğuna dair belli belirsiz göndermeleri göremiyoruz. Bu ‘belirsiz’ cinsel göndermeler önemlidir; keza Marge’ın Dickie ve Ripley ile ilişkisini de belirler. Romanda Marge karşılıksız olduğunu düşündüğü bir aşk ile bağlı olduğu Dickie ve Ripley  arasındaki ilişkiyi bir ‘gönül ilişkisi’ olarak yorumlar ve sadece Ripley’i rakip olarak görmekle kalmaz; dindar kimliğinden dolayı da rahatsızlık ve öfke duyar.

Bakış açısına bağlı olarak romana göre eksik veya farklı olarak değerlendirilebilecek bu hususlara karşın, ben farklı olarak değerlendiren taraftayım, Flynn’ın oyunculuğu Dickie’nin zayıflıklarını, yeteneksizliğini ve hiçbir şeyde iyi olamamasını çok iyi gösteriyor ve bence oyuncunluğunun başarılı sayılması için sadece bu bile yeterlidir.

Gerek roman gerekse de The Talented Mr. Ripley ile dizi arasındaki benzer farkları Marge rolünde de görüyoruz. Marge denince ilk akla gelen Gwyneth Paltrow (yakın sinema tarihinin en balon oyuncularından biri olduğunu söylemezsem içim rahat etmeyecek) ile dizideki Marge Dakota Fanning yorumları iki farklı karakter ortaya koyar. Paltrow ne kadar kırılgan ve nevrotikse Fanning da görece daha güçlü, şüpheci ve mesafeli. Paltrow’un canlandırdığı Marge zaman zaman acıma hissi uyandırırken Fanning’in oyunculuğunda hayat bulan Marge zaman zaman sempati duyamayacağımız bir karakter. Örneğin Ripley Marge’ın yazmaya çalıştığı kitabı ilk taslağını değerlendirirken gördüğümüz yeteneksizliği (ki burada Scott yine oyunculuğunu konuşturur) karşısında ona acımıyor veya üzülmüyorsunuz; sadece “buralarda bu yeteneksiz, hayatına anlam katmaya çalışan mirasyedinin macerasında  ne işin var; evine, Minnesota’ya dön” diyesiniz geliyor. Ben açıkcası Fanning yorumunu beğendiğimi ve tercih ettiğimi söyleyebilirim.

Signora Buffi’de görece az gözükse de büyük İtalyan aktris Margherita Buy işlerini fazlayısıyla yapıyor. Freddieyi canlandıran Eliot Sumner’ın oyunculuğuna biraz detaylı bakmak lazım; keza dizi, roman ve Minghella’nın filminde Dickie ve Marge karakterinde görülen farklar, belki de daha esaslı bir biçimde Freddie karakterinde görülüyor. Romanda Highsmith Freddie Miles karakterini “fazla kilolu, havuç rengi saçları olan ve abartılı spor gömlekler giyen bir Amerikalı” olarak betimler. The Talented Mr. Ripley’de Minghella Freddie rolünü bu tanımlamaya çok yakın fiziksel özelliklere sahip Philip Seymour Hoffman’a vermişti. O Freddie –muhtemelen kişisel ve fiziksel özellikleri yüzünden kadınlardan fazla yüz bulamadığından olsa gerek– cinsel açlıktan muzdaripmiş gibi sürekli kadınlardan bahseden; Dickie’nin Freddie’yi Ripley ile tanıştırdığı sahnede Freddie önlerinden geçen bir spor arabadaki kadınları göstererek Dickie’ye “Aman Tanırım! Gördüğün her kadını bir kez olsun becermek istemiyor musun?” diye sorabilen bir karakterdi ve Hoffman’ın müthiş oyunculuğuyla üç öğün dövseniz doymayacağınız iticiliğe sahipti. Sumner ise hem romanda hem de Minghella’nın filmindekine tam zıt bir Freddie sunuyor: Amerikalı değil İngiliz, cinsiyeti belirsiz, cool, gizemli, ölçülü nerdeyse içine dönük ama Ripley’i daha fazla küçümseme eğiliminde. Bu rolde tercihimi açık ara Hoffman’dan ve onun canlandırdığı Freddie’den yana kullanıyorum.

Diziye girdiği andan itibaren diziye damgasını vuran Müfettiş Ravini ve ona hayat veren İtalyan aktör Maurizio Lombardi için de kesinlikle ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Cool, kendinden aşırı derecede emin, neredeyse narsist bir şekilde özgüvenli Ravini’nin Ripley ile karşılaşmaları adeta görkemli teatral diyaloglara dönüşüyor ve seyretmesi ayrı bir zevk haline geliyor. Bunda Lombardi’nin kendine has yüzünün ve her an bir karikatüre dönüşmek riski taşıyan ama bunu ustalıkla bertaraf edip inandırıcı olmayı başaran oyunculuğunun da etkisi büyük. Raveni karakteri, Lombardi’nin canlandırması ile elbette, ayrı bir dizinin veya filmin konusu olacak derecede geniş ve derinlikli. 

ripley

Gelelim yönetmene… Dizinin yaratıcısı 71 yaşındaki Steven Zaillian sinema sektörünün yaşayan en büyük senaristlerinden biri. Schindler’s List senaryosuyla Oscar, Altın Küre ve BAFTA kazanan; Awakings, Gangs of New York, Moneyball ve The Irishman ile de senaryo alanında Oscar adaylıkları bulunan ve neredeyse tamamı ses getiren filmlerin senaryolarına imza atan Zaillian kariyerinde sadece üç kere yönetmenlik koltuğuna oturmuş: Searching for Bobby Fisher (1993), A Civil Action (1998) ve All the King’ Men (2006) Tüm bu filmlerin hem gişede hem de eleştirmenler nezdinde başarısız olmasına karşın Zaillian televizyondaki yönetmenlik denemelerinde Ripley de dahil önemli işlere imza atmış. Ripley öncesinde yine sekiz bölümlük bir dizi suç draması olan The Night of (2016) yaratan ve 13 dalda Emmy adaylığı kazanan Zaillian Ripley ile televizyon alanındaki başarısını bir başka boyuta taşıyor.

Dizinin ilk ayırt edici ve en şaşırtıcı özelliği hiç kuşkusuz siyah-beyaz çekilmesi. Zaillian’ın bu stilize ve zekice tercihi dizinin geçtiği tarihi dönem (1960lar) ile uyumlu olmasını sağlıyor; rüya/kâbus/gerçek arasında gerilimli bir atmosfer yaratırken aynı zamanda diziye bir film-noir boyutu da katıyor. 1960lar sanat sinemasının art-house estetiği ile film-noir stilini anımsatan bu tercihin büyük hayranları olacağı gibi hiç sevmeyenlerinin de çıkacağını tahmin etmek zor değil. Bu siyah-beyaz çekim için Antinideki Akdeniz boheminin aylak çekiciliğinden ciddi oranda ödün verildikçe ve dünyanın en güzel kıyıları arasında yer alan Amalfi ve tüm tarihi ihtişam ve güzellikleriyle Napoli, Venedik ve Roma karanlık, ürkütücü yerlere dönüştükçe buna yönelik eleştirel seslerin yükselmesi neredeyse kaçınılmaz bir hale geliyor. İşte bu noktada da dizinin sinematografik mükemmelliği ve dolayısıyla da sinemanın bir başka usta ismi, Oscar ödüllü Robert Elswit devreye giriyor. Paul Thomas Anderson ile ortak çalışmalarıyla tanınan ve There Will Be Blood  ile en iyi sinematografi alanında Oscar kazanan Elswit, Ripley’de tek kelime ile mükemmel bir iş çıkarıyor. Siyah-beyaz   estetik içinde, özellikle iç mekan çekimlerinde gölge ve ışık oyunları klişe tabirle görsel bir şölen sunuyor izleyiciye. Ayrıca Ripley’in karakter özellikleri ve ruh halini de bu sayede müthiş bir şekilde görsel düzleme taşıyor. Kimi zaman bir Hitchcock kimi zaman da bir Fellini  filmi (özellikle La Dolce Vita) seyreder gibi oluyorsunuz.

Yaşayan en büyük senaryo yazarlarından biri olan ve özellikle de uyarlama senaryo alanında gerçek bir usta sayılan Zaillian bu niteliğini Ripley’de de gösteriyor ve klişe tabirle saat gibi çalışan, en ufak bir şekilde aksamayan bir senaryo akışı sağlıyor. Bu da elbette  olay örgüsüne dair hemen her ayrıntıyı bilmemize rağmen dizinin merak ve heyecan duygusunu sürekli kılıyor.

Zaillian, Ripley, Dickie ve diğer karakterlerin özelliklerini anlamamıza yardımcı olan sembolleri de başarıyla senaryoya yediriyor. Dickie’nin Caravaggio merakı ve Ripley’e bunu anlattıktan sonra onun da neredeyse ressamı bir takıntı haline getirmesi dizinin alt metnine büyük bir katkı yapıyor. Ripley kendini “Caravaggio’nun gerçek ardılı” olduğuna ikna ediyor. Daha Dickie’nin evinin duvarında gördüğü andan itibaren Ripley için bir başka takıntı haline gelen Picasso’nun 1910 tarihli ‘Gitarist’  tablosu da bir tür ‘leitmotiv’e dönüşüyor. Nasıl ki Caravaggio sanatından ziyade yaşam öyküsüyle, bir katil olmasına rağmen suçlarından bir şekilde kaçmayı başaran ‘şeytani’ yanı  ve aynı zamanda ressamın bi-seksüel bir cinsel yaşamı olduğuna dair söylentiler (Ripley’in belirsiz cinselliği için bir tür ayna işlevi de görür) yüzünden Ripley için bir takıntı olmuştur; bu Picasso tablosu da David Mouriquand’ın yorumuyla “sanatsal özellikleriyle değil ona bir fırsat sunmasıyla”3 Ripley’in dikkatini çeker. Bu kadar değerli bir tablo korunaksız bir şekilde duvarda öylesine asılıdır ve her an alınıp götürülmeye hazırdır. Sonrasında da tablo Ripley için bir tür hayat sigortası olur. Ayrıca iyi sanattan anlamak, pahalı tablolara sahip olmak Ripley’in hakettiğine inandığı yüksek sınıflara mensup olma, hatta ‘kuşaklar boyu’ varlığını korumuş ve ona kadar ulaşmış bir servetin içinde doğma ayrıcalığına sahip olduğu hissini de kuvvetlendirir.

Ripley’in nesnelerle kurduğu sembolik ilişki sadece tablolarla sınırlı kalmaz. Senaryo yazarlığındaki büyüklüğünü bir kez daha gösteren Zaillian Dickie’nin yüzüğü, saati ve –elbette bir koleksiyoncu olarak daha dizide göründüğü andan itibaren ekstra olarak ilgimi çeken– pek çok sahnede karşımıza çıkan dolma kalemiyle Ripley’in ‘Dickieleşme’ sürecini bize sembolik düzeyde çok iyi aktarır. Çok büyük ihtimalle bir Montblanc 149 olan bu dolma kalem Ripley için neredeyse bir fetişe dönüşür. Sürekli kullandığı, hatta ona uzatılan kalemleri reddedip cebinden çıkararak tüm belgeleri onunla imzaladığı kalem sadece güzel ve pahalılı olması, dolayısıyla onun maddi gücünü ve ince zevkini göstermesi açısından, birkaç kez kaleminin ne kadar güzel olduğuna dair övgü alır ve bu Ripley’i çok mutlu eder, önemli değildir. Ripley, Dickie’nin yerine geçerken onun imzasını da taklit eder. O dolma kalem aynı zamanda bu imzayı attığı bir araçtır; dolayısıyla da o kalemle, yani eskiden Dickie’ye şimdiyse ona ait olan bir nesneyle, her imza attığında hem kendini hem de başkalarını biraz daha fazla Dickie olduğuna ikna eder.  

Romanı daha önce sinemaya uyarlamış diğer yönetmenler gibi Zaillian da Ripley’e kendi damgasını vuruyor. Romanda olmayan veya az vurgulanan bazı unsurları diziden çıkararak veya ekleyerek kendi Ripleysini yaratmayı başarıyor. Clement’in Plein Soleil uyarlaması Ripley ve Dickie arasındaki sınıfsal çatışma üzerine kurulurken Minghella’nın uyarlaması The Talented Mr. Ripley iki karakter arasındaki muğlak cinsel çekime gönderme yapıyordu. Zaillian kimi anlarda bu ikisinin arasında bir yerde konumlamış gibi gözükse de genel olarak bakıldığında senaryosu bu iki yoruma da belirli bir mesafeyle duruyor ve daha çok Ripley’i kişisel özellikleriyle bir karanlık bir karakter olarak çiziyor. Bu sayede de diğer yorumlara göre daha bütünlüklü ve detaylı bir Ripley çıkıyor karşımıza. Tabi bu noktada Zaillian bir film süresinin sınırlarına uymak zorunda kalmadan 8 saate yakın bir özgürlük içinde hareket etme avantajına sahip. Bu özgürlüğü de çok iyi kullanarak diziyi farklı alt metin okumalarına olanak veren detaylarla süslüyor. Bilmiyorum Highsmith hayatta olsa Zaillian ve Scott hakkında ne derdi? Bildiğimiz kadarıyla Alain Delon’u Ripley olarak çok beğenen Highsmith Clement’in  filminde romanın sonunu değiştirmesinden (romanın aksine filmde Ripley Roma Polisi tarafından yakalanır) ise hoşnut olmaz. Wenders’ın uyarlaması içinse “Dennis Hopper kafamdaki Ripley değildi” yorumunu yapar. Öte yanda Highsmith yönetmenlerin romanlarını özgürce uyarlamasıyla ilgili bir sorunu olmadığını da ifade etmiştir.4

Highsmith’in The Price of Salt romanının Todd Haynes tarafından Carol (2015) adıyla yapılan sinemaya uyarlamasının uyarlama senaryosunu kaleme alan ve aynı zamanda da Talented Mr. Ripley’i tiyatroya uyarlayan yazar Phyllis Nagy “Highsmith romanlarının konudan ziyade karakter odaklı olduklarını” ifade eder.5 Zaillian romanın karakter odaklı ruhunu bozmadan Ripley’e getirdiği stilize ve karanlık yorumla ve romanda olmayan öğeleri başarıyla senaryoya eklemesiyle özgün ve Ripley tarihinde kendine çoktan özel bir yer edinen bir yapıt ortaya koyuyor. Hatta dizinin sonunda, normalde ikinci roman Ripley Under Ground ile Ripley dünyasına adım atacak olan Reeves Minot karakterini muhtemelen seyirciye John Malkovich sürprizini yapmak için ortaya çıkarıyor. Kötü de olmuyor. 

Yazıyı bitirmen son bir not da dizinin müzikleri ve bestecisi Jeff Russo için… Rock grubu Tonic’in bir üyesiyken film ve dizi müzikleri yazmaya başlayan ve Fargo ile en dizi alanında Emmy kazanan Russo’nun  Zaillian ile tanışıklığı The Night of ile başlıyor. Russo’nun Ripley için yaptığı müzikler melodik, atmosferik ve dizinin bağımsız olarak da dinlenebilecek düzeyde bir müzikaliteye sahip. Öte yandan diziyi ezmeden; özellikle de Ripley sahnelerinde arka planda destekleyici tonuyla sadece kendi başına iyi bir müzik olmakla kalmıyor, iyi bir film/dizi müziğinin işlevini de başarıyla yerine getiriyor.

Not: Daha önce çekilmiş Ripley filmlerinin müziklerinden, dizinin ve Ripley karakterinin ruhunu yansıtacak klasik yapıtlardan ve dönemin İtalyan hit pop müziklerinden yaptığım ‘Ripley Listesi’ni de aşağıda bulabilirsiniz.

https://open.spotify.com/playlist/4nG39WhlB5EmcgYr6un5nc?si=c5be636441ea42b5

1 Peter Bradshow, ‘Best of Frenemies: Why Tom Ripley is a Psychopath Made For Social Media’,  https://www.theguardian.com/film/2024/apr/08/best-of-frenemies-why-tom-ripley-is-a-psychopath-made-for-social-media?utm_term=66193f8e37fce7139170e5066a2c2ce1&utm_campaign=FilmToday&utm_source=esp&utm_medium=Email&CMP=filmtoday_email, Nisan 8, 2024. 

2 Lucy Mangan, ‘Ripley Review - Andrew Scott is Absolutely Spellbinding’, https://www.theguardian.com/tv-and-radio/2024/apr/04/ripley-review-andrew-scott-is-absolutely-spellbinding, Nisan 4, 2024. 

3 David Mouriquand, ‘The Art of Deception: How the Ripley Series Uses Artworks to Inform and Misdirect’,  https://www.euronews.com/culture/2024/04/10/the-art-of-deception-how-the-ripley-series-uses-artworks-to-inform-and-misdirect, Nisan 10, 2024.

4 Andrew Wilson, ‘Ripley’s Enduring Allure’, https://web.archive.org/web/20151007102041/http://www.telegraph.co.uk/culture/film/3595207/Ripleys-enduring-allure.html, Mayıs 24, 2003.

5 Wilson, ag.m. 2003

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sinema Teknik midir?Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

28 Mayıs 2025

İngiltere ve Çin Tarihinde Afyon Ticar..

Çin’deki afyon bağımlılığı ülkenin hem sosyal yapısını bozuyor hem de ekonomik ilerlemenin yavaşlamasına, hatta duracak noktaya gelmesine sebep oluyordu.18. ve 19. yüzyıllarda Büyük Britanya’nın da içinde olduğu Batılı ülkeler afyonu doğal olarak yetiştiği Hi..

Devamı..

Putin’in Kontrolündeki İstikrarlı Reji..

S. G. F. Hall

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024