Aşka Giriş
Öyküler, öyküler, öyküler… Sıradan, basit, güzel, hoş, kıpır kıpır, sevimli, acıklı, yaralı, kederli, kaçamak bir bakış fırlatan, karanlık, ışıltılı, bir de aşk dolu…
“Aşk mı?” diyor. “Bak, aşkı bilirim.”
“Bilmezsin küçüğüm, bilemezsin. Yoktun ki o sırada. Aslında hâlâ yoksun. Onları gerçekten anladığın gün… İşte o gün var olacaksın.”
“Bilirim, bilirim işte,” diyor. “Zengin yoksul, kadın erkek, karanlık aydınlık, çalışkan tembel, küçük büyük, dertli neşeli… Hiçbirini ayırt etmeden sonsuz, sınırsız bir sevgiyle kucaklamaktır.”
Gülümsüyorum, gülümsüyor.
“Bildim mi?”
“Eh işte…”
Arşa Çıkmak
Nasıl da güzel gülümsüyor. Etkileyici, içe batan bir gülümseyiş. Öykülere sığınıyor. Onların dalgalarının arasında kâh mutlu, kâh kaygısız, kâh cesur, beliriyor.
“Özledin mi beni?”
“Çok, hem de pek çok özledim.”
“Öyleyse bunu bir öyküyle taçlandıralım mı, ne dersin?”
“Taçlandıralım. Arşa çıkalım.”
“Hay hay.”
Aşktı bu; adı üstünde, aşk… Her defasında yeni baştan yaşanırdı. Aşkın ustası olunmazdı; her zaman acemisi olunurdu. Bir liseli gibi titreyerek yanına yaklaşır, aman bile dileyemezdin. Bir yudum su için çöller, dağlar aşar, çoğu zaman da o suya kavuşamadan geri dönerdin.
“Eee, sonra?”
“Sonrası yok, hep başlangıç var.”
Ben de öykülerde kayboluyordum. Önce ellerim yitiyordu, sonra ayaklarım, en son yüzüm… Onunla birlikte yitiyorduk. O yazıyor, okuyor, ben de dinliyordum. Yolculuğumuz öyküler sayesinde sürüyordu.
“İnanılmazsın.”
“Sen de…”
“Sevdiğim…”
“İnanılmazım.”
Artık öyküler okunsa da, okunmasa da, onun kalbi, benim göğsümde atıyordu. Yanımda olmadığı anlarda bile ondan başka bir şey düşünemez olmuştum.
“Saçmalama, nedir bu halin?”
“Sana yakışmaz, koca kadınsın.”
Gözlerim gönlümdeydi, gönlümse gözlerimde…
“Aşk böyle bir şey işte: En beklenmedik anda, acımasızca vurur insanı.”
“Ahhh!”
Aşkın yalanına birlikte kanmıştık. Gözlerimiz tutuşmuş, gönlümüz erimişti. Tek ortak yanımız yüzünden: Öykülere inanıyorduk. Onlar bizim masallarımız, destanlarımızdı ya da tek gerçeğimiz…
“Gerçek nedir ki, nerededir?”
“Kim bilir.”
Nasıl da yanılmıştım. Her şey, duygularımın yarattığı koca bir yalandı. Öykülere olan zaafım, ona duyduğum hayranlıkla birleşip yalan bir dünya yaratmıştı. O dünyada beni anlayan, benimle aynı öyküleri seven bir adam vardı. O öykülere hâkim olmak, öykülerdeki duygulara, düşünce ve düşlere hâkim olmaktı. Öyle sanmıştım. Oysa gece bitip sabah olduğunda ve o sabahın sonunda tekrar gece geldiğinde, o adam duyarsız, aldırışsız birine dönüşmüştü.
Öyküleri anlatırken de, yazarken de sıradan biri oluvermişti. Gözlerime bakmaktan kaçıyor, öyküleri elinin tersiyle itiyordu. Yine binlerce hayal kurmuş, onu o hayallerin en tepesine oturtmuştum. Başını öykülerin halesiyle taçlandırmış, sevdiğim adam demiştim ona… Evet, belki şu anda öyleydi de, öykülerin ustası olmak, onları bütün kurallarıyla eksiksiz bilmek değildi, ta içinde duymaktı, onları içinde duyanı anlamak, onunla bütünleşmekti.
Yanılmıştım ama zararı yoktu: Sıradan da olsa sevdiğimdi. Bir süre sonra bitecek aşkımın tek prensiydi. Aşkın prensi olmak da yetmiyordu demek ki… O prensliğe layık olmak gerekiyordu.
“Vaaay, epey yükseldin sen.”
“Öyle işte.”
Aşkın Gölgesinde
“Anlaşılan fırtına dinmeyecek!” dedi Çağrı.
“Çağrı mı, Çağrı mı senin adın?”
“Evet, n’olmuş?”
Çağrı’nın kendi yarattığı fırtınadan başkalarının fırtınasıymış gibi söz etmesi matraktı doğrusu.
“Ne zaman başladı?”
“Efendim?”
“Ne zaman, diyorum, sendeki fırtına?..”
“Başladı işte, ne fark eder?”
Dalganın sahile vurup kaçması gibiydi, derinden bir hasar yaratıyordu, sürekliydi. Öte yandan, başka sahiller de çekiciydi dalga için.
“Anlatacak mısın?”
Sustum. Konuşmak, hiçbir şeyi çözmezdi. Dalganın işi, dalga geçmekti.
Kıyının işiyse beklemekti. Dalganın aklına estiğince gelip hasar yaratmasını, parçalar koparıp çekip gitmesini, gittiği yerlerde unutmasını beklemek… Dalganın büyüsü, uğultusunda mıydı, terk edişinde mi, yoksa beklenmedik anlarda belirip yitmesinde mi? Kıyı bilmiyordu, yine de umarsızca bekliyordu.
“Gözlerin gözlerimi bulduğunda başladı.”
“Ne dedin?”
Kulaklığını takmış, telefonda bir arkadaşıyla konuşuyordu.
“Önemli bir şey değil,” dedim. “Öylesine.”
“Sonra konuşalım öyleyse.”
“Ey, sonra?”
“Sonra mı, sonrası olur mu böyle bir öykünün?”
“Bir şeyler uyduruver işte.”
Göğsümü dalgaya vermiş, öylece bekliyordum. Gelmeyecekti. Gelse bile her defasında daha büyük bir parça koparıp zafer çığlıklarıyla çekip gidecek, kim bilir ne zaman dönecekti? Döndüğünde bu onulmaz yarayla ben burada olacak mıydım peki? Olmazdım, olamazdım. Akbabalar kalan parçalarımı kendi yuvalarına taşımış olurdu. Dişi Prometheus’un parçaları, her biri bir yerde ya da akbabaların midesinde, yağmalanan aşkının türküsünü mırıldanır, dünya onun nağmeleriyle kendinden geçerdi.
“İşte böyle.”
“İlginçmiş.”
“Sadece ilginç mi?”
“Ne dememi bekliyorsun? Dünya aşk sayesinde dönüyor.”
“Aşkın gölgesinde mi?”
“Gölgesinde.”
Ellerim ceplerimde, moralim bozuk, geri dönüyordum. Sevdiğimi pek görememiş, gözlerine bakamamış, halini soramamış, halimi anlatamamıştım.
“N’olmuş yani, sadece sen mi?”
Değildim, sadece ben değildim. Çevresindeki pek çok kadın en az benim kadar ona âşıktı. Onlar da onun gözlerine bakmak, ondan bir tatlı söz duymak için bir umut bekliyorlardı.
“Ne var yani, ayıp mı? Sen de aynı durumda değil misin?”
Öyleydim. Ayaklarım beni oraya götürüyorsa, onun gözleri, billur sesi, birkaç ilgi dolu, tatlı sözü içindi. O ise bu durumdan memnun görünüyordu. Her birimize mavi boncuk dağıtıyor, şakalar yapıyor, ilgimizi uyandıracak cümlelerle bizi kendisine bağlıyordu.
“İlgi yoksunu mu bu adam?”
“Belki de öyle, bilmiyorum.”
Geceden beri kırgındım. Yalan aşklardan yorgundum.
“İşte onlardan biri daha!” diyordu içimdeki isyancı.
Kendisine armağan ettiğim kitabı, mini topluluğumuzun bilgisine sunmuştu. Nedense bütün duygularım açık bir yara gibi orta yerde yaşanıyordu artık.
Piraye ise, her zamanki gibi kıskançlıktan çılgına dönmüştü.
“Ne yazıyor, oku bakalım!” diyordu.
O da okumuştu. Mini topluluktan iki şirin kadın kendi aralarında gülüşüp fısıldaşmıştı. E, başkalarının duygularından konuşmak kolay… Hele onu yağmalayan, sevdiğiniz kişiyse…
Şüphe
Aşkın en acı verici yanı; insanın içine düşen şüpheydi. Adında bile insanın içini süpürüp götüren bir tuhaflık yok mu?
Şüphe… Ya onların arasında bir şey varsa?.. Günlerce oradan oraya alıp koymuş, işin içinden çıkamamıştım. Yok canım, sadece Piraye ona âşıktır, o da umut veriyordur. Böyle düşünmek istesem de, içimi kemiren şüpheye kulak asmadan duramıyordum. Yasak olan her şey çekicidir, çekici olansa kaçınılmaz. Yine de onun ilgisiyle şüpheden kurtulduğumu sanmıştım. Sonra küçük, minicik bir ayrıntı emin olmamı sağladı. Ankara’ya bürokratik bir iş için gitmiş, dönerken mola yerindeki dükkânların birinden kestane şekeri almıştım. Sonra grupla buluşmaya gittiğimde ilk onu görmüş, bunu sadece onunla paylaşmıştım. Piraye beni görür görmez, “Kestane şekeri mi aldın?” deyince kuşkum kalmadı.
Demek bütün ele vermeler, deşifre etmeler bu yüzdendi. İki sevgili arasında bir pinpon topu olmuştum. Bir o vuruyordu, bir öteki… Bense saf saf, ikisine de her şeyi anlatıyordum. Anlatmadığım tek şey, ona olan aşkımdı, o da zaten ele vermeler sayesinde ortadaydı.
“Sonrası mı? İyilik güzellik.”
“Anlamadım?”
“Düşünürsen bulursun.”
Artık onu çözmüştüm. Hâlâ ilginç olsa da, benim için bundan sonrası leblebi çekirdekti. Başka bir deyişle; önemini yitirmişti.
Anladım ki gerçekten de ilgi hastasıydı. Topluluktaki bütün kadınların ilgisini üzerinde toplamaya çalışıyordu. Piraye’nin neden deliye döndüğünü artık daha iyi anlıyordum.
Bundan sonra mı? Sonrası sadece öykü… İnsanın içine işleyen, bunaltan, yaralayan, mutlu eden, uçuran…
Piraye de öyküydü, Çağrı da…
Baygınlık veren kokular, dizeler, gülücükler, mavi boncuklar…
Hatta aşklar…






