Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Mart 2021

Söyleşi

Özgür Taburoğlu ile Söyleşi: Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam, Küçük Olanın Büyük Resimdeki Değeri

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Özgür Taburoğlu’nun ilk kurmaca kitabı Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam romanı üzerine yapmış olduğum söyleşi Özgür Taburoğlu kitaplarının içerdiği tüm ayrıntıları kapsaması açısından son derece kapsamlı bir yere konumlanıyor. Sekiz kurmaca dışı kitaptan sonra gelen Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam kurmacanın sınırlarını, “yeni kurmaca” anlatımıyla yeniden şekillendirirken insan olarak yaşamlarımızın ne noktaya geldiğini apaçık şekilde göstermesiyle de çarpıcı bir metin sunuyor bizlere. Her birimiz alışveriş merkezlerinde yaşayan insanlara er veya geç dönüşürken; Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam bu anlamda gerçeklik duygumuzu altüst etmeksizin üst-kurmaca nezdinde bir roman okumamıza sebebiyet veriyor. Özgür Taburoğlu ile kurmacalar arası yapmış olduğum bu çok kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen. 

Aynur Kulak: Yayınlanmış düşünce-sosyoloji- felsefe alanlarını  kapsayan kurmaca dışı 8 kitaptan sonra ilk defa bir kurmaca metin olan Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam (DeliDolu Yayınları- 2020) ile okuyucuyla buluştunuz. Bu durumun nedeninden ziyade, nasıl bir süreç sonrası, nasıl bir duygu ve düşünce süreci sonrası, kurmaca bir roman yazmaya karar verdiğinizi sormak istiyorum.

Özgür Taburoğlu: Bazı kuramsal çalışmaları edebi bir anlatı için tam bir hazırlık saymamak gerekir. Kurmacayı kurmaca olmayandan ayıran belirgin bir sınır olmasa da belli bir aralık vardır. Bu aralığın bir tarafına düşenlere kurmaca diğer taraftakilereyse kurmaca dışı diyoruz. Bütün yayın dünyası da bu ayrımı izliyor galiba. Eğer iki şeyi birbirinde kesin olarak ayırabiliyorsak orada bir ihtisaslaşmadan söz etmek gerekir. Örneğin kurmaca bu durumda ilginç bir temayı etkileyici bir şekilde anlatma uzmanlığına dönüşebilir. Oysa aralıklarda dilin işaretleme olanakları kaybolur. Özellikle edebiyat, düşünce ve sanat eserleri türlerin birbirinden belirgin çizgilerle ayrılmadıkları bu ara yerler ve zamanlarda biçim bulur. Orada duyular, duygular, düşünceler ve devinimler birbirine karışabilir. Çünkü bu üç alandaki üretimler henüz bazı kesin bilgilerin, ayrımların olmadığı yerlere dönük bir ilgiden beslenir. Etik, estetik ve metafizik düzeylerde birbirinden ayrılmayan değerlerin, sınırların tanımlanmadığı aralıklarda kalmaya direnç gösterirler. Bu tasarım zemini  güzel ve çirkin, iyi ve kötü, doğru ve yanlış veya var ve yok gibi en temel ayrımlar henüz tarifine kavuşmamıştır. Dolayısıyla bir düşünce eseri kadar edebiyat eserinin de değerini, sahiciliğini belirleyen, anlattıklarımızla ilgili “acaba”larımızı, “belki” ve “sanki”lerimizi koruduğumuz o merak aralığına yerleşmektir. Orada kendi seçimlerine sahip olan bir özne olmaktan uzaklaşırsınız. Sizi yakalayan ruh hali, tema ya da biçimler kurmacaya dönüşecekse üretim daha duygusal bir meyil edinir, diğeriyse daha düşünsel. Kurmaca dışı olan işlerde zihnin düşünce yetisi, diğerindeyse duyusal ve duygusal kısımları daha etkin çalışır denilebilir.

AK: İlk yayınlanan kitabınız Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (2008 – Metis Yayınları) ve yine felsefe-sosyoloji alanında en son yayınlanan Yavaşlık Felsefesi (2020 – Doğu Batı Yayınları) ile 12 yıllık bir dönemin sonucu olarak Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam romanını yazmak sadece bir takım duyguların oluşumu ve aktarılmak istenmesiyle alakalı değil gibi. 8 kurmaca dışı kitap sonrası kurmaca bir romanın gelmesi, aslında romana kadar anlattığınız konuların, tüm metaforların da devreye girmesiyle kurmaca bir metinde vücut bulması hali sanki, ne dersiniz?

ÖT: Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam kuramsal bir birikimin sonucu değil bence. Düşünce yoğun bir alandan daha duyusal, duygusal bir başka alana doğrudan geçtiğinizde çok iyi bir metin ortaya çıkmayacağı baştan söylenebilir. Kurmaca ve kurmaca dışı aynı habitat içerisinde biçim alsalar da, biri estetik diğeriyse metafizik alanlara dair üretimlerdir. Yani duyusal bir birikimle daha iyi düşünce kitapları yazamayacağınız gibi, fikir birikimiyle de duyularınızın, duygularınızın ifadesini daha yetkin kılamazsınız. Her alanın kendisine ait bir idman biçimi, birikimi var sanıyorum. Benzer şekilde çok okumak da çok yazmak için doğrudan bir hazırlık olmayabilir. Okuyarak, çok gezip, çok görerek biriktirdiğiniz malzeme iyi bir metin kaleme almak için yeterli olmayabilir. Yazmak yazarak öğrenilen, gelişen bir alandır gibi geliyor bana. Her alanın kendine özgü bir bağlamı ve ona denk düşen ifade biçimleri vardır. Örneğin düşünce metinleri daha çok metafizik üretimler olduğundan, orada doğru ve yanlış olan görüngüleri belirlemek önem kazanır. Oysa estetik bir alanda, duyusal ve duygusal veriyle ne yapacağınıza, dolayısıyla güzel ve çirkine karar vermek daha önemlidir. Bu yüzden kurmaca diye sınıflandırılan bir yapıta “hoşuma gitti”, “zevk aldım” demek yerinde değerlendirmeler sayılabilir. Düşüncenin hüküm sürdüğü bir yapıta yönelik ise “mantıklı geldi” veya “tutarlıydı” gibi nitelemeler daha uygun olabilir. Ama her ikisi için de etik alandan bazı yargılar kullanır ve okuduğumuz, dinlediğimiz, izlediğimiz eser için “iyiydi” veya “kötüydü” diyebiliriz. Bu sonuncusu okurun, dinleyicinin veya izleyicinin yargı yetisine kalmıştır. Kurmaca olsun olmasın her yapıt okurla bir ilişki kurar ve manasını onunla bütünler. Her yazarın içine de böyle bir okur yerleşmiştir. Bu sayede yazdıklarını, ifade ettiklerini sürekli tashih eder. Bilge Karasu örneğin yazmaktan çok silerek, eklemelerle değil de eksiltmelerle anlatılarını ortaya çıkarır. Onun metinlerinde kalemden çok silginin izlerini, yarattığı boşluğu daha fazla duyarız.

AK: Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam yazarın önsözü ile açılıyor. Adam’ı bize anlatacak olan ve yere düşmüş olağandışı şeyleri hemen fark edebilen yazar her gün olduğu gibi iş yerine gitmek için AVM’nin yeşillikli yamacından geçerken bir defter buluyor. Çağımızı ve gündelik yaşamımızı AVM metaforu üzerinden anlatacaksınız fakat başlangıç noktası olarak basit bir eşyayı hayatımızı neredeyse tamamıyla şekillendiren mega bir yapının -AVM’nin- yanına koyuyorsunuz. Neden? Defter için basit diyorum çünkü sayfaları bomboş yazılmayı bekleyen bir defter değil, yazılmış hatta yağmurdan dolayı yazılanların çoğu okunması imkânsız şekilde yıpranmış bir defter. Edebi anlatının değerinin yanı sıra (ki böyle bir şeyi, -yani çağın gerçekleri kapsamında düşünürsek zıt kutuplarda duran iki değerin yan yana dengeli bir şekilde gelebilmesi- ancak edebiyatla mümkün olabilme durumu) çağımızda oluşan “değer” kavramının altının nasıl oyulduğunu görebiliyoruz böylelikle diyebilir miyiz bu durum için?  Ne dersiniz?

ÖT: Edebiyat, sanat veya düşünce eserleri kuşkusuz yeni bir değerler sıradüzeni önerebilir: Küçük olanın büyük resimdeki değerini anlatan, onu aşan veya onunla ilişkisi olmayan; küçük olanın bakış açısına yerleşerek oradan yeni bir dünyanın görüsünü vermeye çalışan. Büyük resmin ve onun içindeki görkemli faillerin ve fiillerin kararttığı bu küçük dünyalara göz atmak edebiyatın ilgi alanına girer bence. Bu durumda vasıfsız bir eşyayla tüm nesnelerin içerisinde yer tuttuğu bir bina arasında ayrım yapmak da zorlaşabilir. Bir paçavra ya da atılmış bir defter büyük olanı kendi ufku içerisine dâhil eder bu durumda. Gündelik hayat büyük resmin ve onun içerisini dolduran özne ve nesnelerin egemenliğinde biçim bulur ama bir anlatıda bu güç ilişkilerine ve onun içindekilerin istençlerine karşı bir dram ortaya çıkabilir. Bu sebeple kendisine, yeryüzüne ve başkalarına güç geçiren değil de, iradesi çözülen, eylemleri kaybolan varlıkların hikâye edilmesini daha değerli buluyorum. Böylece büyük eylemlerin yerini birçoğu vasıfsız, küçük olaylar alabilir. Öznenin kaybettiği alanı nesneler, eşyalar doldurmaya başlar ve tabii ki başkaları dediğimiz gizemli varlıklar. Özne ve eylemi küçüldüğünde nesneler ve başkalarından kaynaklanan olaylara yer ve zaman açılır. Ama bu durum her zaman büyük olanın yarattığı bir gözbağcılığı, fantezi ortamında sürer. Olaylar bir Kafka romanında gibi muhtemel fikirleri, devinimleri, duyguları, ışımaları, sesleri, kokuları, tatları ve temasları kendisine mâl etmiş büyük tertibatın gölgesinde gerçekleşir. Küçük olan kendi kısıtlı duyumsal alanında zayıf ışığı ve sesleriyle var olmak, kendisini anlatmak zorunda kalır. Bu şekilde yan yana gelenler hiçbir zaman “dengeli” bir şekilde bir arada bulunamaz, iletişim kuramazlar. Alışveriş merkezinde yaşayan adamın söyleyecek sözünün olmaması da belki böyle bir oransızlığı yansıtıyordur. Düzgün kurulmuş, öznesi ve yüklemi uyumlu cümleler de her zaman büyük resmin sakinlerine ait bir vasıftır. Bu düzene kaydolmayanların şuurları ve bilinç akışları her zaman dağılmaya açıktır. Örneğin Leylâ Erbil anlatılarında gezinen kadınlar genellikle böyle hazır cümleler kuramazlar. Çünkü sağduyulu konuşmak, ne dediğini bilmek büyük resmin öznesine ait bir işlevdir. Örneğin en büyük kaybında, yas hâlinde bile düzgün cümle kurmaktan geri durmayan bir roman kişisi, o küçük, kendine özgü, başkaları ve nesnelerle dolu dünyanın duyusundan uzaktır. Muhteva ve biçim küçük dünyalarda yapılaşmamış, belli bir üsluba varmamıştır. Orada hazır çağrışımlar, kalıp söyleme biçimlerinden uzak bir bağlam açılır.

AK: Alışveriş merkezinde yaşayan adam üç kanatlı döner kapıdan son kez geçip içeri giriyor ve artık AVM içinde yaşamaya başlıyor. “Bundan böyle her yer onun için içerisiydi. Dışarısı yok olmuştu.” 25’inci sayfada geçen bu cümleye kadar Adam’la beraber AVM’yi gezdiğimi, içeride olup bitenleri gözlemlediğimi, vitrinleri seyrettiğimi, garsonla konuştuğumu ama Adam’ın kim olduğunu hiç merak etmediğimi fark ettim. Olup biteni o kadar normal bir durum gibi okudum ki, adamın gerçekte kim olduğu böyle bir durumu neden tercih ettiğini veya böyle bir duruma nasıl düştüğünü hiç düşünmedim. Aynen bize normal olarak öğretilen ve dayatılan AVM içinde haftanın en az iki gününü geçirmemiz gibi. AVM’ler beslenmek, barınmak, çalışmak kadar hayatın başat bir unsuru haline nasıl bu denli gelebildi?

ÖT: Romantik ve dolayısıyla romana özgü temel bir izlek olarak, dışarıda ve içeride olanlar arasındaki dengeli geçişim çok uzun zamandır kayboldu. Hatta büyük roman yazarları ilk günden bunun belirtilerini saklayamadılar. Saf bilinç akışıyla kaleme alınan bir eserde içeride kapalı kaldığımızı düşünebiliriz. Zihnimden geçenler duyusal deneyimlerimi önceler. Düşünce ve duygularım duyularıma yön verir. Diğer yandan Yeni Roman örneklerinde içerisi kaybolur. Geometrik ve analitik olarak tasvire açık bir dışarısı kalır. İçerisi kurumuş, bilincim basit bir zekâya, hesap aracına dönüşmüş gibidir. Romantik bir romanda olduğu gibi içerisi ve dışarısı arasında açılan bir aralıkta varoluşumun iki yakası birbirini yankılamaktan vazgeçer. Ama yazar ve okurlarıyla romantik romana öykünmekten vazgeçmeyen bir roman geleneği de oluşur bir kenarda. Örneğin yazar karakterlerin dışarıdan bakınca nasıl göründüğünü bir ara bize vermeye kendisini borçlu sayar. İçimde olan ve benim zihinsel eylemlerim gibi görünenle dışarıdaki olaylar arasındaki dolayım kaybolmuş gibi yazabilir bir yandan da. Buna kestirmeden modern-sonrası roman diyenler de olabilir. Alışveriş merkezinde yaşayan adamın başına geldiği gibi, onu karnından konuşan bir edebiyat kurumuna ait anlama ve anlatma kalıpları aradan çıkmaz. Dışarısı ve içerisi arasındaki bağı kaybetmiş bir varlığı zorla konuşturunca da otistik cümlelerden başka bir yere varamayan bir yazı dünyası içerisine gireriz. Ama klasik romanların romantik kökenleri hep bu bağı yeniden kurmaya zorluyor bizi. İyi ki dışarıdaki ve içerideki varlığımın konuşmasına imkânlar açmaya çalışmaktan vazgeçmiyoruz. Bu bağı inandırıcı biçimlerde kurduğunuzda en tuhaf olay ve eylemler bile doğallaşabilir. Durumlar ve dramlar arasında nitelik farkları yok olmaya başlar. Köy meydanında ifadesizce oturup pastoral bir resmin içinde olmakla alışveriş merkezinin kapalı ikliminde gezinmek aynı ölçüde sahici bir varoluşun parçası gibi anlatılabilir. Şeylerle, maddeyle buluşan zihnimdeki oyunları yakaladığımda en doğa dışı bağlamlar bile sahicilik kazanabilir.

AK: Adam AVM’ye nasıl yerleşeceğini düşünürken ikinci beyin olarak adlandırılan bağırsaklarını kullanıyor olması, bu anlamda AVM’nin ilk tuvalet hizmetinden faydalanıyor olması manidar. Zihnini terk ediyor sanki. Böylesine büyük, aydınlık ve kalabalık bir yapı içerisinde mutlaka kapalı ve karanlık yerlerin olabileceğini düşünmesi ve yanılmaması da manidar. Tuvalet kabininden ayrıldığında yakın veya uzak gelecekle ne yapacağıyla ilgili herhangi bir karara varmamış olan Adam’dan bizlere hiçbir duygu geçişi de olmuyor roman boyunca. Hiçbir şey hissetmiyoruz onunla ilgili, bir acıma duygusu dahi oluşmuyor içimizde. AVM’nin içinde yaşamaya karar verdiği andan itibaren insan olarak varlığını, bedensel ağırlığını ya da ruhsal yapısını başka bir şeye devretmiş gibi yaşamaya başlayan Adam için esrik bir karakter tanımı yapabilir miyiz?

ÖT: Alışveriş merkezlerini gündelik hayatlarımıza dair bir model, kozmolojik bir örnekçe gibi tarif edebiliriz belki de. Orada tüm zihinsel ve bedensel uzuvlarımıza temas eden, seslenen, bakan eşyalar, tertibatlar bulunur. Orası büyük bir ev gibi de anlaşılabilir. Alışveriş merkezi en büyük dünya, monad olarak hanelerimizin de kozmik bir örneği olabilir. Birçok ev artık aile bağlarından kurtulmuş bazı pansiyonerlerin özerk yaşamlarından kurulu değil midir? Ama anlatıdaki adamın gayreti bu eşya ve yüzeysel ilişkiler kalabalığıyla kurduğumuz hayatları indirgemek, şeyleri en temel işlevleriyle kullanma gayreti olabilir; cüzdanını aynı zamanda yastık olarak kullanması, spor salonunda çamaşırlarını yıkaması, gözleriyle işitmeye çalışması gibi. Protez olarak tüm eşyalar uzuvlarımızın erimini, yetilerini artırır, yeni sinestezi kanalları yaratırlar fakat bir yandan da bizim yerimize düşünmeye başlarlar. Yapay zekâları sadece bilişim sistemlerinde bulmaktan vazgeçmek gerekli bence. Alışveriş merkezlerinde de öznelerin en etkini olan edilgen bir failin yapay zekâsı hüküm sürer. Bu yapaylığın ortasında bize kalan akıl yürütme becerilerimizden kurtularak başka organlarımızın farkına varmak gibi anlaşılabilir. “Esrimek” bu anlamda doğru bir yüklem. Zaten esrik bir bedende idrak yetisi geri çekilir, başka organların becerilerine yer açılır. Esrik kişide farklı istençler, arzular peyda olur ve onda yeni bir bedenleşmeye tanık oluruz. Çoğu zaman beden sıvılarının zelil düzeyine iner böyle birisi. Eşyayı indirgemek isteyince derin soyutlamalardan ziyade son çözümlemede şekilsiz maddeye ve beden parçalarına ulaşır. Alışveriş merkezi gibi bağlamlar doğru bir görüngübilim icra etmemize izin vermeyen bir uğultuyla, ışık ve temas karmaşasıyla bilincimiz ve bedenimizin olağan işlevlerinde kesintiler yaratır. Bir akışın, sürekliliğin, bütünlüğün parçası olamazsınız ona benzeyen yerlerde –ki evlerimiz de aynı kozmolojinin parçasıdır artık. Bu duyusal üretimin görünür bir öznesi de yoktur üstelik; kendini açıp kapayan televizyonlar, nereden yayıldığı belli olmayan ışık ve ses odakları vardır. Duyum parçaları bir Tanpınar romanında olduğu gibi algılara, izlenimlere, akislere, intibalara, fikirlere, belirli duygulara dönüşmeden bir yenisiyle yer değiştirir. Duyusal verileri sayan, tasnif eden bir bünyenin maceralarını okuduğumuzda doğal olarak bir duygudaşlık veya özdeşleşme hali bizlerde vuku bulmaz. Böyle birisinin dramına alıştığımız şekillerde karışamaz, retoriğiyle büyülenmez, başından geçenlerden kıssadan hisseler çıkaramaz, aklından geçenleri takip edemeyiz. Yeni romancılar gibi dış dünyanın resmini de vermez ilişkisiz duyu parçaları; hepimizde zımnen yerleşik otizmi genelleştirir sadece.

AK: “Karanlığın sınırında, aralık, düşüncenin akışı, neden sonuç ilişkileri, bozulma, parçalar…” Romanda en çok geçen ve ifadesini arayan kelimeler, isim tamlamaları. Tüm bu anlatım sanki bir eşikteymişiz duygusu veriyor. Böylesine bir kapitalist sistemde ve şuursuz birer tüketim robotlarına dönüşmüşken, kendimizle olan ilişkimiz, nesnelerle, kullandığımız eşyalarla olan ilişkimiz yaşadığımız ciddi bozulmalarla birlikte onarılamaz hale geldi. AVM çalışanları mesela, onlar da aynı AVM vitrinleri ya da dükkânlarda satılan nesneler gibiler sanki. Nesnelerden ayırt edemeyeceğimiz denli robota dönüşmüş insanlar. 21. yüzyıl ve bu yüzyılı ifade eden her şey (insanlar, nesneler, duygular, doğa, iklim, hayvanlar) tam olarak biçimini alamamış, ara bir biçim sürecinden geçiyor sanki, ne dersiniz?

ÖT: İnsan-sonrası bir döneme girdiğimiz artık daha fazla telaffuz ediliyor. İnsan yerine antroposen gibi bir cins isim kullanılıyor biliyorsunuz. İnsan-sonrası manzarada trajik, romantik, avangard veya onların zarfı olarak modern imgelem içinden kendisindeki insanlığı yeniden üretemeyen bir zamanın halleri tasvir ediliyor. Bu insan öznesi, antropoloji metinlerinin bize öğrettiği gibi, hayvanlardan, başkasından ve kutsal varlıklardan ayrı bir yer açamıyor kendisine; nesneleşmekten uzaklaşamıyor. Zaten kendi özneleşme, insan olma çabasının diğer varlıklar gibi kendi hilafına da gerçekleştiğini biraz olsun fark etmiş olabilir. Antroposen bu anlamda antropolojinin de sonunu ilan ediyor, insanın neredeyse bir nesneden farksız olduğunun bildirisine dönüşüyor. Bu iklimde yazan edebiyatçılar Bildungsromanlar gibi büyüme öykülerini değil de her alandaki çözülmeyi, yozlaşmayı daha fazla tarife değer buluyorlar. Sağlam karakterler yaratmak, tutarlı hikâye ediş, belirli bir atmosferi tasvir etmek artık edebi yeteneklerdeki noksanlığı, edebiyat düşüncesindeki nahifliği işaret ediyor sanki. Bu durumda ütopyaların yerine her şeyin birbirine ölçüsüzce karıştığı distopyaların sahnesi anlatılarla kendilerini dile getiriyorlar. Çizgileri, mizacı olanın kozmetik gerçeğini değil de, karışmanın, iç içe geçmenin kaotik dramını daha sahici buluyorlar. Çocuklar da artık Barbie’nin pembe kozmosunu değil de Monster High türünden dehşetli bebeklerin siyah evrenini daha çekici buluyorlar. Ama temelde her iki bebeğin de bedensel ölçüleri aynı. Her ikisini de Mattel firması üretiyor zaten. Sistem bizim ütopik veya distopik ilgilerimize fazla takılmadan erkenden böyle meyilleri tasnif edip ona uygun nesneler üretmekte gecikmiyor. Kapitalizmin gizli işleyen görüngübilimi en öngörülü düşünürün, sanatkârın, edebiyatçınınkinden bile daha dakik, atletik işliyor sanki; biraz da metabolizmasını kendisine borçlu bünyelere eşyalar temin etmesinden. Alışveriş merkezinde yaşayan adamın böyle bir yapılanmanın dışına çıkmak istediğinde ölüme daha yakın olmasının sebebi de bu olabilir. Şeylerin biçimlerinin bozulduğu ve yeniden şekil aldığı aralıklara, eşiklere yerleşmiş kocaman bir sistemin yanında hayatta kalmak zorlaşır. “Her eşyayı bünyesinde toplamış bir binanın temeline gözlerini dikmiş” olması, tüm ifadesizliği ve uysallığına rağmen onu mahsurlu birisi yapmaya yeter. Üretken eşiklere, aralıklara başka bir varlığa yer bırakmayacak şekilde sere serpe yayılmış bir tertibat için bir meczup da zararlı olabilir. Adamın güvenlik görevlilerinin ilgisini bu kadar çekmesi de belki böyle açıklanabilir.

AK: Zaman algımız hızdan dolayı ciddi şekilde bozuldu. Sesleri algılayışımız da aynı şekilde. Mesela, Adam’ın belli bir süre sonra zamanla, seslerle, nesnelerle ilişkisi artık iyice bozulmaya başlıyor. Ciddi bir yabancılaşma ve algı bozulması tüm diyaloglarına yansıyor. Şöyle bir akış var mesela ki buna monolog da denemez: “Yemek mi?” “Omuz mu?” Hangisi?” “Savaş mı?” “Gazlar mı?” Soru değil, cevap değil, diyalog değil, monolog değil roman boyunca süren iletişim şekli. Bu iletişim hali, böylesine bir iletişim çağında gariptir ki herkeste bu şekilde yaşanmakta. Romantizmi yok ettik, realizmi yok ettik, doğayı yok ettik ve artık kendimizi yok ediyoruz sanırım, ne dersiniz?

ÖT: İçimiz ve dışımız arasındaki romantik irtibat kaybolunca ortaya çıkana diyalog ya da monolog demek zorlaşıyor söylediğiniz gibi. Bir kişinin kendisiyle inandırıcı, tutarlı biçimde konuşması için her zaman makûl bir dışarısı, kayıtsız kalamadığı başkalarının olması gereklidir. Dışarının duyusu kaybolduğunda içeride ve dışarıda iki ayrı otistik daire şekilleniyor olabilir. Her zaman daha kırılgan olan içerisi, bu kıyıcı iletişimsizlik, irtibatsızlık nedeniyle daha mustarip taraf oluyor genelde. İçerideki varlık, dışarıdaki eşyaları takıntılı bir şekilde satın alıyor, evini eşyalarla dolduruyor ama bu ikisi birbiriyle artık konuşmadığında neye ihtiyacı olduğunu da belki fark edemiyor. Her parmağında bir alışveriş çantasıyla evine döndüğünde tam olarak ne aldığını paketleri açtığında tekrar hatırlıyor ve birkaç dakikalık bir ilgi eşiğinin ardından evin derinliklerinde onları unutmaya terk ediyor olabilir. Dışarıda kendi döngüsünde dönen sesler ve ışıklar da anlam ve biçimlerinden kurtulunca uğultu, ışıma, temas korkusu genelleşiyor. Örneğin duyduğumuz bir ses bizde belirli bir fikirle, duyguyla buluşmuyor, bir çağrışıma, hazır cevaba, hatıraya, ifadeye, basmakalıp da olsa bir tepkiye dönüşemiyor bu durumda. Varoluşun sıfır noktasına doğru çekildiğimizde, temel, esaslı, özlü olana indirgenmiş görüngüler değil de, dağınık, çözülmüş şeyler buluyoruz. Söz diziminin tutarlı akışını, duyulardan fikirlere ve fikirlerden tekrar duyulara doğru döndüğümüz o çevrimi kaybediyoruz. Sentezlerimiz ve şemalarımız kaybolunca, monolog bile denilemeyecek, seğirme, tik gibi sözcükler, öznesiz yüklemsiz, tümleçsiz, yersiz, zamansız cümleler ağzımızdan çıkıyor. Ama diğer yanda edebiyatın bizi içeriden ve dışarıdan anlatmaya çalıştığı retorik ağız da konuşmayı sürdürüyor. O daha esaslı görünse de makinesel bir tekrarın üretimini aşamıyor olabilir. Düşünce, edebiyat, sanat dünyasında böyle bir makine gibi zemberekleri kurulup ses çıkarmaya bırakılmış çokça gürültücü çalışma var bence.

AK: Böylesine biçimsel ve duygusal bozulmalar eşliğinde romanda herhangi bir katmandan söz etmek de zorlaşıyor. Romanın son bölümünde Adam’ın AVM içinde gerçekten nasıl konumlandığını ve kim olduğunu öğreniyoruz. Bunu öğreniyor oluşumuz romana ayrıca bir katman ya da anlam kazandırmıyor. Sistem, tercihlerimiz ve dönüştüğümüz şey noktasında öznesi ve yüklemi tamamen bozulmuş yaşam dinamikleri üzerine kurulu artık. Ne dersiniz, nasıl yorumlarsınız bu durumu?

ÖT: Bu “sürpriz son” biraz da edebiyat eserleri ve varoluş arasındaki açıyı göstermek için gerekliydi, hayatı edebiyat eserlerinde anlatıldığı gibi temsil eden bir kalıbı da görünür kılmak için. Yani klasik diye sınıflandırabileceğimiz, hamlesini tüketmiş edebiyat bir zamanlar kendi yarattığı bir dünyayı yeniden anlatmaya çalışıyor olabilir. Yakın zamanlı Yavaşlık Felsefesi adlı kuramsal çalışmamda “romantik” diye tanımladığım ideal bir tipin üretimi olan duyu, duygu, düşünce ve devinim yetileriyle içimize ve dışımıza bakıyoruz. Oysa tüm bu melekelere sahip olsam da kendimle ve dışarıdakilerle, başka varlıklarla konuşmayı unutmuş olabilirim. Bu durumu görünür kılmak için, yazarı, anlatıcıyı ve anlatı kişisini farklı katmanlara yerleştirmek gerekli olabilir. Fakat alışkanlıkla romanlardaki çoklu katman düşüncesinden ziyade çoklu “takıntı”lardan söz etmeyi daha yerinde buluyorum. Takıntı, belli bir neden, esaslı bir hakikat gibi değil de, nedeni kaybolmuş bir belirti gibi karşımıza çıkar, yolunda gitmeyen ama kaynağı belirsiz durumların semptomları gibi. Kendi içi ve dışındaki kalabalığa hazır bir yetiler kütüphanesi, söz dizimi, simgesel inşa içinden bakamayan birisi sadece böyle belirtiler üretebilir. İçgüdüleri, dürtüleriyle bile bağ kuramayan sürçmelerden başkasını ifade edemez. Bilinçdışı saha genişler ve fail ve onun fiilleri şuurun yörüngesinden çıkar. Her ifade bir sürçmeye dönüşebilir. Diğer yandan bu koşullarda tuhaflıklara ve mizaha da yer açılır. Şeylerin olağan olmayan hallerini anlatan komedi, roman türünden anlatıların varisi olduğu tragedyaya göre zamanımızın daha inandırıcı bir ifadesi gibi ortaya çıkar ama nükteli, sinik veya ne demek istediğini bilerek değil de, “maddeye içkin” bir başka şekilde. Bu sayede eşyayla, kendimizle, başkalarıyla iletişim kurma güçlüklerini daha doğal bir şekilde anlatabiliriz belki. 

AK: Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam’ın en çok da Yavaşlık Felsefesi kitabınızla bir teması var sanki. Bir tür söyleşme, dertleşme, hasbihal etme durumu var iki kitabın birbiriyle. Yavaşlık Felsefesi kitabınızda şöyle bir şeyden bahsediyorsunuz: “Hem aynılık hem de farklılıktan pay alan” varlık, kendi “özüne karşı olmamak” için, “ne aynılık ne de fark” olarak üçüncü bir kendilik olarak açığa çıkar.”  Ne aynılık ne de fark, anlatılan Adam tam da böyle biri, öyle değil mi?  Anlatmak istediğiniz, vurgu yapmak istediğiniz konuyu “zıtlıklar” üzerinden değil de “aynılık” içinde kalarak aktarmak istiyorsunuz sanki. Yoksa bir Adam’ı neden AVM içine sokasınız ki, ıssız bir adaya gönderirdiniz diye düşünmeden edemedim. Mesela Yavaşlık Felsefesi kitabınızda da, hız çağına karşılık gelen yavaşlama üzerine yazılan kitapların aksine salt olarak “yavaşlayın” meselesi üzerinden yol almıyorsunuz. Bu yüzden bu iki kitap merkeze aldığı konuları itibariyle birbirleriyle konuşuyorlar sanki, ne dersiniz?

ÖT: Uzun zamandır iyi bir okurun herhangi metnin yazarından daha manalı bir yoruma varabileceğini düşünüyordum. Sayenizde bunu dolaysız olarak tecrübe etme imkânı buldum. Bu bağlantılar benim hesapladığım temalar, biçimler değil. Ama samimi şekilde yazan her muharrir için “anlatı desenleri” adını verdiğim bir mizaç belirtisi, Tanpınar’ın ifadesiyle “şekli tema”lardan söz edilebilir. Yani yazarlar bir anlatısından diğerine belirli takıntıları ısrarla üretiyor ve kimileri de onları bazı izleklere dönüştürebiliyorlar bence. Bu desenler tek bir çalışmada tali görünen ayrımları bir talih çizgisi gibi belirgin kılıyor ya da çok altı çizilen bir temayı geçersizleştiriyor olabilir. Bunun için gayretli, eleştirel ve samimi bir okura da ihtiyaç var. Ahmet Hamdi Tanpınar, Samuel Beckett, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Leylâ Erbil ve de kısmen Milan Kundera ve İhsan Oktay Anar için böyle anlatı desenlerini ortaya çıkarmaya çalıştım. Bu desenler bizde aynı kalanla olduğu kadar başkasıyla nasıl bir irtibatımız olduğuyla da alâkalı. Örneğin Beckett kişileri, ne kendilerindeki aynılığın huzuruyla var olabiliyor ne de tümüyle başkasına yakalanıyorlar. Verimsiz bir aralıkta döneniyorlar sanki. Ne derece başardım bilmiyorum ama alışveriş merkezinde yaşayan adam için de böyle bir üçüncünün varlığını ben de fark ettim. Bunu yazarken değil de yazdıklarımı tashih ederken ve yayınevinin derin okuması sonucunda fark eder gibi oldum. Aralıkta kaldığınızda ne benliğinize ne de başkasına rehin düşemezsiniz ama her ikisinin de hayat bilgisinden, öğretisinden uzak kalırsınız. Kapalı kaldığınız bu yer ve zamandan dışarı çıkmadıkça hayata karışamazsınız. İçeri ve dışarının birbirine temas ettiği ara yerlerde öğrendiklerinizi, sezgisine ulaşıp, duyup, düşündüklerinizi bir anlatıya dönüştüremezsiniz. Sorulara hazır cevaplarınız olmaz. İletişim kurmayı beceremezsiniz. Aralıklar, Yavaşlık Felsefesi çalışmamda da denediğim gibi mutlak anlamda yavaşladığınız, tıkanıp, takılıp kaldığınız bir zaman ve zemin açar bizlere. Bu sebeple “yavaşlayın” gibi bir cümle merhametsizce bir tembihe dönüşebilir. Aynı şekilde “hızlanın” diyememek gibi. Ama sistemin metabolizması bizi hızlandırmak üzerine çalışıyor zaten. Yavaşlık ise bir tuhaflık, doğal olmayan bir hâl sayılmalı. Kişisel gelişim öğretilerindeki yavaşlamaya, sükûnete çağıran öneriler sonrasında beklenen bir hızlanmaya hizmet eder. Oysa süreğen bir yavaşlama ölüme doğru meyleder. Şeylerin düzeninde ve makul bir alışveriş dünyasının dışına çıkan üçüncü türden failler her zaman daha çabuk tükenirler. Beklenmedik bir zamanda ufkumuzdan çıkarlar. Çünkü onların başından ve aklından geçenlerle duygudaşlık kuramayız.

AK: Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam’ı bölüm başlıkları olması açısından her bir bölümü öykü kapsamında da değerlendirebiliriz. Yazdığınız kitaplarla bunu yakinen deneyimlediğiniz için sormak isterim: Bu temasları, türler arasındaki kalın çizgilerin artık kalkıyor oluşunu nasıl buluyorsunuz? Bir de artık deneyimlediğiniz için kurmaca dışı kitaplar mı yoksa kurmaca kitaplar mı, hangisinde daha iyi ifade alanı bulabildiniz, hangisine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi?

ÖT: Türler arasındaki çizgiler artık daha da belirsizleşiyor olabilir. Ama tümünde düşüncenin hareket hâlinde olduğunu söylemek mümkün. Düşünmek yüklemi uzun zamandır felsefenin mülkü olmaktan çıkarak edebiyat, sanat düşüncesine de yer açılıyor. Örneğin Samuel Beckett’in yapıtlarındaki edebiyat düşüncesi Heidegger’inkinden daha az nitelikli sayılmamalıdır. İyi bir edebiyat metninde düşüncelerin yanında fazladan anlatıya karışmış duyusal, duygusal devinimler ve yaratıcısının ürettiği desenler içinden bir mizacın, kendine özgü bir varlığın müstesna üretimine de tanık olabilirsiniz. Tüm kurmaca veya kurmaca dışı metinlerden geriye hareket hâlinde düşünceler, duygular ve duyular kalır. Fakat düşüncenin hükmü altındaki bir metinde tutarlılık, nesnellik ve nedensellik üretmek zorunlu olsa da, bir edebiyat düşüncesinin devinimleri içinde biçimlerin, muhtevaların bozulması poetik kıymet edinebilir. Yani bazı metafiziklerin dışına çıkarak orada var ile yokun irtibatını daha rahat soyutlamak mümkün olabilir. Kurmaca ve kurmaca dışı metinler aynı yeryüzünde soluk alsalar da, birbirine paralel dünyalar biraz da. Bu sebeple sözgelimi Yavaşlık Felsefesi metninde kenarları çizilen bazı varsayımları Alışveriş Merkezinde Yaşayan Adam’da sınayamazdım. Ama her ikisi de aynı dünyaya ve onun içindeki kendime ve başkalarına baktığından benzer yerlere varmaları, birbirlerine temas etmeleri yazarı için mutlu bir rastlaşmadır.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024