Özgürlük
2 Kasım 2019 Öykü

Özgürlük


Twitter'da Paylaş
0

Raftan rastgele çektiğim bir kitapta denk geldim. Adamın teki bir süre önce azat ettiği kölesini, pazarda siyahi bir adamı döverken yakalıyor. Ne yapıyorsun diye yanına koşuyor. Eski köle adamın eline yapışıyor, Efendim sizi görmek ne büyük zevk.  Adam soruyor, Bu dövdüğün senin kölen midir. Evet efendim, diyor diğeri, bütün gün içip aylaklık ediyordu çareyi dövmekte buldum. Adam eve dönüş yolunda uzum uzun eski kölesi hakkında düşünüyor.  Onun artık özgür olduğunu, kafasına estiği saatte çalışıp istediğinde dinlenebildiğini, bu yüzden çektiklerini bir başkasına ödettiğini düşünüyor.

Ne eski kölenin acımasızlığı ne yenisinin düştüğü hal umurumda. Şu bahsettiği özgürlük canımı sıkıyor. Elini kolunu rahatça oynatabildiğin, istediğin saatte çalışıp istediğinde dinlenebildiğin bir şey midir özgürlük. Hapiste olmamak, gökyüzünü görebilmek ne oluyor o halde. Kitabı kapadım, masanın uzak köşesine bırakıp kütüphaneden çıktım. Sekiz buçukta başlayan mesaimi, kütüphanenin dört yanını kuşatan kameraları düşünüyorum. Birileri eminim küçük ekranının karşısında kaç kez işemeye gittiğimi bile sayıyordur.

Düşündükçe hızım arttı. Eve giden yolu hırsla, koşarak bitirme arzusuna kapıldım. Portekizli adamın yazdıklarına bakılırsa özgür falan değilim ben. Masalarda tek tük insan kaldığında ayağımı uzatıp yarım kalan dergime gömülebiliyor muyum. Kameralar kaş çatıyor hemen, kırmızı kızgın bakışlar atıyor. Öğle arasından beş dakika geç gelsem girişteki turnike şuncacık aklıyla rapor ediyor. Hemen yönetimden bir e-posta geliyor: Giriş çıkış saatlerimize lütfen dikkat edelim Veysel Bey. İshal oldun da tuvaletten çıkamadın mı, koridorda iş arkadaşınla sohbetin mi uzadı soran yok. Anca raporlasınlar, kaydetsinler, alfabetik sıradan zararlı davranışlar klasörüne yerleştirsinler.

Paltomun yakasını enseme çektim. En az benim kadar sinirli rüzgâra karşı yürüyorum. Kim oluyor o adam, ta kaçıncı yüzyıldan, oturduğu yerden ahkam kesiyor. Ya hepsini okusaydım, kafam o yazar bozuntusunun fikirleri ile zehirlenseydi de gidip isyan etmeye, ne bileyim istifa etmeye falan kalksaydım. Canım siz kim oluyorsunuz da kameralardan beni izliyorsunuz, deseydim. Okutmuyorum ulan kartımı, sıkıysa kovun, diye bağırsaydım. Bunları diyecek kadar da sinirlenmezdim herhalde. Olur canım ne var, her yerde oluyor böyle şeyler, diye kendimi avuturdum. Mis gibi iş, hem kütüphanede. Herkesin hayali, sessiz, huzurlu. Mesai saatinde dergi okumana, ayaklarını uzatmana, biraz aylaklık etmene izin yok sadece. Hangi işte bunlara izin veriyorlar sanki.

Hafta içi yetmiyor gibi hafta sonları diğer kütüphanelere gidiyorum. Büyük bir masaya kurulup bütün sandalyelere ıvır zıvır eşya bırakıyorum. Burun çekmelerini, fısır fısır konuşmalarını, bacak sallamalarını bilmez miyim onların. İnsana koca masayı dar ederler. Onca eşyaya rağmen tepeme dikilip sandalye boş mu diye soran oluyor. Ters ters bakınca gerisingeri kaçıyorlar. Mesaide okuyamadığım ne kadar gazete, dergi varsa onları da masaya seriyorum. Bir sandalyeden diğerine geçiyorum sıkıldıkça. Turnikeye kart okutmadan yemeğe, dolaşmaya çıkıyorum. Canım isterse dönüyorum, istemezse kütüphanecinin dağınıklığıma küfredeceğine içten içe gülerek evin yolunu tutuyorum.

Kösele ayakkabılarım topuğumu vuruyor. Belki çoktan yara etti. Kaldırımlar tuzak dolu. Bir adım atarsın oynak bir taştan kaşlarına kadar su sıçrar, diğerinde takılır tökezlersin. O yazar efendi böyle ayakkabılar giymek zorunda kalmamıştır. İnsan evinde terlikle bile yazar. Bir gün cilasız çıkınca, kılık kıyafetimize dikkat edelim uyarısı da almamıştır hiç. Pantolon giydiği bile şüpheli. Evde takım taklavatlar dışarıda gezdiğine bahse girerim.

Sıcak bastı. Yanaklarımdan boynuma bir boğmaca, bir kabakulak gibi saldırıyor ateş. Rüzgârı dahi doğru düzgün hissedemiyorum. Paltomun düğmelerini açtım, yakamı indirdim. Topuğum her adımda daha fazla vuruyor. İnsanlara bakıyorum. Hepsi nasıl da elini kolunu rahatça hareket ettiriyor. Dükkânların önüne bu soğukta iskemle atmış tavla oynuyorlar. Garson çocuklar ellerinde yağlı tavuk kanatlarıyla dış masalara koşturuyor. Onlarda da benimkine benzer ayakkabılar. Kameraya alınıyor gibi telaşlı, panik haldeler. Özgür insan böyle olur mu, tavuk bekleyen şu kadın gibi olur. Sırtı sandalyede, ağzı sulanmış. Kocasını garsona seslenmesi için dürtüp duruyor. Nerede kaldı bizim siparişler canım, sorsana şuna diyor. Sen biliyor musun o kölenin, aman, garsonun ayaklarını o ucuz ayakkabı nasıl vuruyordur.

Ayakkabılarımı çıkarıp kaldırımın köşesine yan yana bıraktım. Arkaları ezilmiş. Az önce benim ayağımdan çıkmadılar sanki, öyle yabancı. Parmak uçlarıma baktım, sağ çorabımın başparmağı incelmiş, tırnağım çorabı delip kaçmaya yelteniyor. Bu ne özgürlük merakı canım herkeste. Topuk biraz sıkıştırılmaya gelmez yara olur, tırnak çorabı delip kurtulmanın yollarını arar. Bir ben miyim enayi, kameralar yokmuş gibi başını eğip kitap etiketleyen. Kaldırıma çöküp çoraplarımı da çıkardım. Yerler toz toprak, pislik. Olsun, katlansınlar. Özgür olmak kolay değil. Çorabın içinde, kimsenin görmediği bir parmak ucunu inceltmekten, kaçış planları yapmaktan kolay ne var. Sen bir de çık ortalıkta söyle bakalım. Gizli eylem yapılacaksa ben de yaparım. Girerim rafların arasına, bir şiir kitabını tarih kitapları bölmesine bırakıveririm. B ile başlayan soyadı gider Z’nin yanına koyarım. Sonra bul bulabilirsen. Kameralara çaktırmadan gülerim oturduğum yerde.

Tabanıma ufak taşlar batıyor. İzmaritlerle çekirdek kabuklarını ezerek yürüyorum. Bugün eve gitmesem. Şu sokaktan sağa sapıp tanımadığım bir evin kapısını çalsam. Bu ayaklar, bu kafa, bu koca beden benim değil mi, istediğim yere götürürüm. Döndüm. Yokuş aşağı yalınayak inmeye başladım. Apartmanların yarısı yer altında, çirkin. Karşıdan gelenler önce ayaklarıma, sonra suratıma bakıyor. Soru sormaya cesaret edemiyorlar. Biri diğerini dirseğiyle böbreğinden dürtüyor. Adama bak, diyor. Adama bak tabii ya. Siz insanlar, aman, köleler özgürlükten ne anlarsınız. Anca birbirinizi dürtün.

Sağdaki iki katlı, bahçeli evi gözüme kestirdim. Yanaşınca fark ettim, kapıdaki paslı tabelada, Dikkat köpek var, yazıyor. Bahçe kapısını araladım. Adımımı atar atmaz bir rottweiler paçama yapıştı. İnleyip bağırdım. Yanıma birilerinin koştuğunu hayal meyal hatırlıyorum. Sonra özgürce bayılmışım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR