Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Mart 2022

Söyleşi

Özlem Anar: “Bir kedinin bakışlarından kendimi ve çevremi görmek istedim. Bana iyi gelecekti, öyle hissediyordum. Gerçekten de bir çeşit tedavi gibi oldu.”

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Ah huzur, sakinlik, yavaşlama, ne çok ihtiyacımız var bunlara. Koşturmaca içinde kendimize bile değmeden yılları kovalıyoruz. İşte burada durup bunu yapabilen canlı olan kediye bakmak lazım. O durmayı, hiçbir şey yapmamayı becerebilir.

Özlem Anar ile yeni romanı Pisi Pisine odağında yapmış olduğum söyleşi başlı başına kendilerine özgü karakter sahibi olan kediler, kedi dünyası, insanlarla ve çevreleriyle ilişkileri, pozitif etkileri ve evrende kapladıkları yerin ne kadar önemli olduğu çerçevesinde gerçekleşti. Pisi Pisine romanı Aşık Kedi ve Kedi Dili romanlarıyla birlikte bir üçlemenin üçüncü kitabı olarak okuyucuyla buluştu. Özlem Anar ve İhsan Oktay Anar aşk hikâyesi yolculuğunu da kapsayıcı şekilde konuştuğumuz bu çok güzel söyleşi için buyurun lütfen.  

Aynur Kulak: İlk soru itibariyle edebiyat ile kurduğunuz bağın yolculuğunu nasıl tarif edersiniz Özlem Hanım?

Özlem Anar: Edebiyatla bağım eşimle başladı. Bu üniversite yıllarına kadar uzanan bir süreç. Ege üniversitesi Fizik bölümünde iki yıl okudum. Öğrencilik açısından hayatımın en zor dönemiydi. Ne kadar yanlış bir yerde olduğumu sadece ben değil etrafımdakiler de görüyordu. Kitap okumak, belki yazmak dururken sayıların ve formüllerin içinde anlam bulmam çok zordu. Ben de yeniden sınavlara girdim ve bu kez Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kazandım. Sayıların bana anlatamadığını sözler ruhuma fısıldayacaktı nihayet. Kitaplara hep yakındım. Klasiklerin bazılarını okumuştum. Önümde engin bir derya vardı. O yaz sanat, edebiyat, felsefe dergileri de aldım. O dergilerden birinin adı, Mor Köpük’tü. Açıkçası yazıların çoğu bana ağır gelmişti. Ancak bir hikâyenin adı çok tuhaftı, “Kafirler İçin Apologya” kafirin ne olduğunu biliyordum ama apologya kelimesini görünce kendime güvenim kırıldı. Ben bundan hiçbir şey anlamayacaktım. Yine de disiplin gereği okumaya başladım. Bildiğimiz Nuh peygamberin akılları alt üst eden macerasını anlatıyordu. Ancak yine de emin olamıyordum çünkü Nuhr diye bahsediliyordu ondan. Uzun hikâye bittiğinde hayretler içinde kalmıştım. Bilmediğim çok kelimeye rağmen bir solukta okumamış âdeta içmiştim. Yazarın adına bakmak neden sonra aklıma geldi. İ. Oktay Anar…

Yirmili yaşlarımın başındaydım ve kendim dışındaki herkes bana göre çok akıllıydı. Ancak bu yazar, bana göre sadece akıllı değil, yaşını başını almış ünlü biri olmalıydı. Kitapçılarda onun eserlerini aradım ama elbette bulmam mümkün değildi. İkinci sınıfa geldiğimde ben ailemin geçmişinden kalan bazı değerli şeyleri keşfetmeye başladım. Babamın dedesinden kalma el yazması kitaplar toz ve fare pislikleri içinde Tire’deki eski bir evin artık kullanılmayan karanlık, rutubetli köşesinde can çekişiyorlardı. İyi durumda olanlarından birkaç tanesini seçtim ve okula getirdim. Bölüm başkanımız Ahmet Aslan’ı etkilemek te istiyordum bir yandan. Pek çok dil bilirdi ve benim elimde onun ilgisini çekebilecek kitapların olmasıyla gurur duyuyordum.

Aksilik işte, ne zaman gitsem onu bir türlü bulamıyordum. Yine odasının kapısının kapalı olduğu bir gün bu kez asistanlara sormaya karar verdim. Kapıyı tıklatıp açtım, içerisi kalabalıktı. Üç asistan masalarının başındaydı ve biri dışında diğerlerinin etrafı öğrencilerle doluydu. Ben de kitabına dalıp gitmiş olan o yalnız asistana Ahmet Hoca’yı sordum. O gün gelmeyecekti. Tam dışarı çıkıyordum ki o bana seslendi. “Elinizdeki kitaba bakabilir miyim?” Biraz keyfim kaçmıştı açıkçası. İsteksizce yanına gidip kitabı uzattım. O yüzüme bile bakmadan gözle görünür bir heyecanla sayfaları tek tek incelemeye başladı. Osmanlıca bildiğini öğrendiğimde şaşırdım. Ancak el yazması okuyamıyordu. Matbaada basılmış kitapların kaligrafisiyle ilgili alçak sesle uzun uzun bilgi verdi bana. Bense bu işin uzayacağını düşünerek yan tarafta bulunan kolluklu sandalyeyi çekip yanına oturdum. O ise büyülenmişti âdeta. Sayfaları kokladı, durup durup başa döndü. Cildini inceledi, ceylan derisiymiş. Renkli mürekkeplerle sayfa yanlarına düşülmüş notları inceledi bir kuyumcu titizliğiyle. Bu arada ben iyice sıkılmıştım. Sıcaktı, yorgundum ve eve gitmek istiyordum.

Sonunda kitabı bana uzattı istemeye istemeye. Ben onu derhal çantama koydum ve iyi bir aile terbiyesi almış olduğum için sandalyeyi yerine götürmeye çalıştım. İşte tam bu sırada kuvvetlice sandalyenin koluna yapıştı ve bana bakmadan, “Siz bırakın, ben yaparım” dedi. Bu davranışı beni çok şaşırttı ve açıkçası hoşuma gitti. Yaşıtlarımdaki erkeklerin beceriksiz ve inceliksiz tavırlarına hiç uymayan bu nezaket bana hem çok erkeksi hem de centilmence gelmişti. İşte o anda ona dikkatlice baktım. Hâlâ bana bakmıyordu. Profili dikkatimi çekti, çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli, oldukça uzun, esmer bir erkekti. Onu yakışıklı bulduğumu fark edince biraz bocaladım. Kimdi bu adam? Derslerimize hiç girmemişti. Okulda koridorlarda görmemiştim. Dışarı çıkınca kapıda yazılı isimlere baktım. İ.Oktay Anar. Nasıl şaşkınlık içinde kaldığımı anlatamam. Karşımdakinin genç oluşuna mı, o kadar araştırmama rağmen aslında aynı binada bulunmamıza mı, onun benim yerime kitaplarıma ilgi göstermesine mi, sıralamam uzun sürer sürer öylece akıl karışıklığı içinde kalakaldım bir süre.

O günden sonra onu görmek için defalarca kapısının önünden geçtim. Ne yazık ki yine ortalarda yoktu. Sadece bir kez akşamüzeri okul neredeyse boşalmışken onu uzun bir koridorun karanlıkta kalan kısmında silüet olarak gördüm. O gözden kaybolana kadar baktım ardından. Tuhaf bir hüzne hatta kedere kapıldım. Onun dünyasına girmem imkânsız göründü bana. Kendimi terk edilmiş gibi hissettim. Bana hissettirdiği şeylerden haberi yoktu ve hiç olmayacaktı. Ulaşılmazdı benim için.

Bir gün sınav çıkışında onu odasının kapısında gördüm. Bir yere gitmek üzereydi. Heyecanlanmama rağmen cesur davranıp yanına gittim ve onun hikâyesini okuduğumu çok beğendiğimi söyledim bir çırpıda. Bu kez o şaşırdı. İlk defa yüzüme bakıyordu ve belli belirsiz gülümsedi sanki. Ben bu gülümsemeye bildiğim aşk romanlarının tüm klişelerini sıkıştırmayı başardım. Öylece durdu hiç konuşmadan. Sessizliğe tahammül edemeyen biri olarak aklıma gelen ilk şeyi söyledim. “Ben de yazıyorum.” Yine şaşırdı ve bu onu gözümde daha da çekici yaptı. Yüzüm kızardı, terledim ve eğer bayılırsam rezil olacaktım karşısında. O yüzden ağzımdan çıkanların saçma olmasına aldırmadan atıp tutmaya başladım. Hiç yazmamış olduğum hikâyelerimi anlattım ona, içine birkaç süslü edebi hatta felsefi sözcükler de serpiştiriyordum sanki bu benim doğal konuşma biçimimmiş gibi. Güzel bir kız sayılırdım ama bununla onu etkileyemeyeceğimi biliyordum. Akıllı ve derin biri gibi davranmalıydım. Elindeki anahtara çarptı gözüm. Nihayet susmayı akıl edebildim. O bana yine nezaketle yazdıklarımı okumak istediğini söyledi. Beni başından mı atmak istiyordu yoksa zayıf bir ihtimal de olsa ilgisini çekebilmiş miydim? Eğer isterse hemen yarın bir tanesini ona getirebileceğimi söyledim. O da kibarca odasına bırakabileceğimi söyledi. Neyse bu kadarı bile beni coşturmaya yetmişti.

O akşam ben evimizin bahçesinde yeni sulanmış çiçeklerin ve sarmaşıkların arasında kendimi hikâye yazarken buldum. Öylesine kapılıp gitmişim ki o sırada bizde kalmakta olan kuzenimin sorusunu bile duymamışım. “Ne yazıyorsun öyle hızlı hızlı?” diye sorunca kafamı kaldırdım. Gerçekten ne yapıyordum ben? Ne diye yazıyordum. Aslında bu soruyu bana şimdi sormuş olsaydı ona, kaderimi yazıyorum diye cevap verirdim. Bunun yerine, “Bizim bölümde bir asistan var, yakışıklı ve çok akıllı. Onun gözüne girmek için hikâye yazıyorum.” Yüzündeki ifadeden hiçbir şey anlamadığı belliydi ama ben yazmaya devam ettim. Ertesi gün de ona götürdüm. İşte benim yazma serüvenim böyle başladı. O sıralarda filizlenen aşkım onun tarafından görülmedi. Yıllar sonra karşılaştığımızda o da ben de hayat tecrübesi edinmiştik ve beş ay içinde evlendik. 

AK: Pisi Pisine, Aşık Kedi ve Kedi Dili kitaplarınızdan sonra odak konunun kedi dünyası olduğu üçlemenizin üçüncü kitabı. Pisi Pisine ile tamamlanan bu üçlemenin yolculuğunu anlatır mısınız biraz bize?

ÖA: Üçleme dışında başka romanlarım da var. Antik Yunan döneminde geçen iki roman mesela. Yeri ve zamanı belli olmayan bir başka roman, Son Sözler. Bu arada en sevdiğim kitabımdır. Aşık Kedi, kedim Kopil’in hikâyesiydi. Annemi yeni kaybetmiştim ve acımla baş etmekte zorlanıyordum. Bir kedinin bakışlarından kendimi ve çevremi görmek istedim. Bana iyi gelecekti, öyle hissediyordum. Gerçekten de bir çeşit tedavi gibi oldu.

AK “Kedilere baktı şöyle bir ve sonra sandalyesini çekip oturdu.” Pisi Pisine’de anlatılan hikâyeler böyle bir hazırlıkla başlıyor ve ilk etapta zihnimizde bir insan algısı beliriyor. Kedilerin insanlardan bir farklarının olmadığını –hatta duyuları, duyguları, duruşlarıyla- akıl olarak insanlardan daha üst bir yerde olduklarını düşünüyorum, ne dersiniz?

ÖA: Hayvanlar hakkında göründüklerinden az şey biliyoruz. Kedi özellikle çok ilham veren bir canlı. Hiçbir şey yapmadan çok şey yaptıklarını ve yaptırdıklarını düşünüyorum. Sırf var olmakla bile zekâlarını, anlayışlarını kolayca yayabiliyorlar. Soluyorsunuz onları, ruhlarınıza giriyorlar. Mistik ve gizemli duruşları verdikleri sevgiyi kutsal bir hale getiriyor âdeta. Bizden daha akıllı daha zeki olmayabilirler ama bize göre ilahi olana çok daha yakınlar.

AK: Pisi Pisine’de Kedi-İnsan ilişkisi çok içerden bir bakışla aktarılıyor ve aslında sizin de yıllardır gerçekleştirdiğiniz gözlemlerinizin de bir parçası olarak yansıyor kurgunun içene. Ne söylemek istersiniz?

ÖA: Kendimi bildim bileli hep kedilerle iç içe oldum. Yatağımı, lokmamı paylaştım onlarla. Hayatımdan çok kedi geldi geçti. Onlar tarafından sevilmek bana her zaman kendimi ayrıcalıklı hissettirdi. Seçici ve seçkinci olmamalarına rağmen bakışlarında hep kendi ruhumu gördüm. Ben onların gözlerinde aynada gördüğümden çok daha fazlasını gördüm. Ve sevdim kendimi. Birbirlerini görmeyen, görse de hak ettiği değeri vermeyen bir dünyanın şahitleri olarak görüyorum kedileri. Onlar bakıyorlar ve gördüklerinin ne olduğunu ne olduğunu biliyorlar âdeta.

AK: Nahide Hanım, Hafız-Mümin-Müslüm, Rakı, Tırnak, Fyort Bey, Sakız.. Bu örnek verdiğim kedi isimleri roman boyunca onları sahiplenen  insanların hikâyelerini de çağrıştırır şekilde sosyal sınıfları yaşayışları, inanışları, hayata bakışlarını da gösteriyor. Pisi Pisine olan değil, olması gereken sosyal yapı fikrini önümüze koyuyor sanki, ne dersiniz?

ÖA: Dediklerine göre kralların gözünün içine hiç çekinmeden bakabilen tek canlı kediymiş. Ruhunuzu gizleyemezsiniz ondan. Statünüzün, edinimlerinizin hiçbir önemi olmadığını onların gözlerinden okuyabilirsiniz. Kim değil ne olduğunuz önemlidir. Varlığın var olma yolculuğunda atılan adımların sanki onlar tarafından dikkatle takip ediliyor. Kimliğinizi değil özünüzü önemsiyor onlar. Bizi insan yapan şeyleri çoğaltıyorlar. Tanrı evrene Ol dedi, kediye de Bak dedi sanki.

AK: Kediler tarafından insanlarla ilgili aktarılan bu hikayelerde en dikkat çekici olan insanların başlarına gelen olaylardan, davranışlarından ve duygularından bir haber oluşları. Fakat kediler tam tersi. Biz kendi hikâyelerimizi yaşarken ve aktarırken bu kadar özenli değiliz ama kediler bizlerin hikâyelerini aktarırken bile çok farkında ve özenliler.

ÖA: Ol emriyle evren oldu, Bak emriyle de kedi baktı. Hem de hakkını ve layığını vererek yaptı bunu. Özlerimizden ötesini gördü hatta. Tanrı insana ne dedi acaba, bana göre hepimize verilen emirler farklıydı. Emir sert bir ifade gibi görünse de bence bu bir arzu. Tanrının arzusu. Biz insanlardaki kafa karışıklığının sebebi bu belki de. Tanrının her birimizden beklediğinin yani arzusunun kişiye göre olması. Çelişki de burada bence. Tanrının arzusuyla insanın istekleri her zaman uyuşmuyor. Hatta çoğu zaman böyle oluyor. Bizim ilk varoluş kavgamız belki yaratılışımızla başlıyor. Ölüm bile buna son vermiyor. İnsan bu dünyanın en kavgacı en geçimsiz canlısı. Özünü görmemek tüm çabası. Bir kedinin bizde gördüğünü biz kendimizde görebilsek barış ve huzur bulur ruhumuz az da olsa. Ki bu da az sayılmaz.

AK: Ölüm gerçeği Pisi Pisine’nin en önemli meselesi fakat bizim şu soruyu düşünmemize sebebiyet veren meselesi aynı zamanda: Ölüm gelince bitiyor mu her şey yoksa ölüm yaşamın bir devamı mı?

ÖA: Ben gerçekliğin dereceleri olduğunu düşünüyorum. Bu katmanlı ve sonsuz bir yapı bence. Ölünce sadece başka bir gerçekliğe doğuyor olabiliriz. En azından ben buna inanmak istiyorum. Son kavramı, tıpkı sonsuzluk gibi zihin tarafından algılanamaz. Zihnimizin bu özelliğini zenginleştirerek kendimizi avutmak bir aldanma sayılmaz bence. Kendimizi kandıracaksak en muhteşem ve zengin yalanla yapmalıyız bunu. İnsan olmanın tadını çıkarmak için bu tür aldanmalardan niye yararlanmayalım. Sonuçta bunun diğer adı hayal kurmak değil midir? Bunu yapmasaydık, sanat, edebiyat, felsefe hayat bulabilir miydi? insanın ilahi olana en yaklaştığı zaman hayal kurduğu zamandır. İlahi olansa nedir ne değildir kim bilebilir, hangimizin aklı erer? Kedi değiliz sonuçta, insanız naçizane.

AK: Yardıma gereksinim duyan modern insanın etrafında çokça dolandığı, bir nevi ruhlarımıza görünmez koltuk değneği olan konulara da değiniliyor roman boyunca. Özellikle son yirmi yıl zarfında kendimizi çok kaptırdığımız, uğruna çok para döktüğümüz kişisel gelişim konuları, hayvanseverlik, kediseverlik konularıyla da bağdaşıyor fakat insanlık huzuru bir türlü bulamıyor Özlem Hanım, romanı bir de bu yönüyle de konuşmak isterim sizinle.

ÖA: Ah huzur, sakinlik, yavaşlama, ne çok ihtiyacımız var bunlara. Koşturmaca içinde kendimize bile değmeden yılları kovalıyoruz. İşte burada durup bunu yapabilen canlı olan kediye bakmak lazım. O durmayı, hiçbir şey yapmamayı becerebilir. Doğası avcıdır. Koşturup hareket ettiğinde ondaki canlılık ve çevikliği görürsünüz. Durduğunda ve sakinliğin içine çekildiğinde o canlının bambaşka haline şaşırarak bakarsınız. Asaletle huzuru bulur ve sunar o. Gırtlağından çıkan seslerle ruh telinizi titreştirir. Acele etmemek, sakinlikteki mutlak dinginliğin sesine kulak vermek biz faniler için zordur. Ancak kediler yapabildiğine göre ola ki günün birinde biz de yaparız.

AK: Son olarak pandemi dönemi nasıl geçti diye sormak isterim. Edebiyat bundan nasıl etkilenecek, nasıl kitaplar okuyacağız sizce önümüzdeki dönemlerde?

ÖA: Pandeminin başlarında babamı kaybettim ben. Pisi Pisine romanını yirmi günde yazdım. Babama yoğun bakımlarda yer bulamıyorduk. Hastaneler tıklım tıklım ölmeyi bekleyen insanlarla doluydu. Temaslıydım, eşimle eve kapandık ve babamın takibini dışarıdan yaptık. Yeğenlerimden birinin adı Olgun, sadece o negatifti ve babamın son anlarında çok çabaladı koşturdu. Ona yoğun bakımda yer bulmayı başardı. Bu sürecin ne kadar zor ve çaresizce geçtiğini annemden biliyordum. Babam o evredeyken, nefes alamıyorken ve yapayalnız ölmeyi beklerken kederimi yazma yoluyla ifade etmekten başka şey gelmiyordu elimden. Gece gündüz parmaklarım uyuşana dek yazdım. Romanın sonlarına doğru babama da yer verdim. Onunla vedalaşmak son kez selamımı iletmek, sevgimi ve içimi dağlayan özlemini anlatmak için bildiğim tek şeyi yaptım. Yazdım. Romana son noktayı koyduğum gecenin sabahında babam aramızdan ayrıldı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024