Ayşe Ayhan Demir’in Flora Kitap’tan Ruhların Göçü isimli kitabı Ağustos ayında çıktı. Bu kitap önceki iki kitabı olan Aşk Nerede ve Üç Yapraklı Yonca’dan farklı. Bugüne kadar bu kitaplar, romantik açıdan bizi tatmin ederken aynı zamanda günlük yaşamda karşılaşabileceğimiz karakterler üzerinden ince tespitler yapıp bizi güldürüyordu. Fakat Ruhların Göçü, konu bakımından daha farklı bir çizgide ve günümüzün en büyük problemi olan cinsel istismara da yer vermekte. Son çıkan kitabından yola çıkarak Ayşe Ayhan Demir’le keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Özge Ovalı Karakaya: Ruhların Göçü’nde geçen Ihlamur Anne ve âşığı Tahsin karakteri gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden fırlama karakterler. Bu kişiler gerçek mi yoksa sizin kurgunuz mu?
Ayşe Ayhan Demir: Benim hayatımda karşılığı olan karakterler değil. Ama bence gerçekler. Üçüncü sayfa haberlerinden çok da uzak olmadığımız unutmamamız gereken bir şey bence. Küçükken onlar farklı bir dünyada yaşıyor ve o haberlerin bir nedeni var zannederdim. Ama büyüdükçe kötülüğün, kendini kaybetmenin, vahşetin dili, dini, ırkı, yaşı ya da sınıfı olmadığını anladım. Ihlamur Anne ve Tahsin kurgumun içine dâhil olsalar da gerçek hayatta bir yerlerde varlar. Bunu biliyorum.
ÖK: Ihlamur Anne sadece ismini duyduğumuzda içimiz ısıtıyor. Ama ahlaktan yoksun kişilerle de yakın ilişki içerisinde. Kimsesiz çocukları evinde barındırması onu iyi biri yapar mı? (Sadece evinde barındırıyor. Kötü kişilerden koruma namına bir şey yapmıyor.)
AD: Ihlamur Anne gerçekten de ilk duyduğumuzda Adile Naşit’in canlandırdığı bir Yeşilçam annesiymiş gibi gelse de hayatın derslerini zor yollardan öğrenmiş, 35-40 yaşlarında genç bir kadın. Kendisinin doğuramayacağı kadar büyük evsiz çocuklara bile evini açan bir karakter. Tek zaafı âşık olduğu adam, Tahsin. Ve aşk, bazen böyle bir hayat yaşamayan ebeveynlerin bile çocuğunu ihmal etmesine neden olabilirken Ihlamur’dan daha fazlasını beklemek ona haksızlık olur gibi geliyor. O sadece kumsaldaki bir kum tanesi ve elinden geleni yapıyor. Kendi çapı içerisinde gösterdiği güçlü duruş nedeniyle belki de Perizat’ın hayatındaki ilk rol modeli. Ve onun sonunu gördüğü için aşk, Perizat için bu kadar korkutucu bir şey.
ÖK: İlk iki romanınız daha çok bireysel duygulara hitap ediyordu. Ama Ruhların Göçü, ilk olarak ailesi tarafından sahip çıkılmayan çocukların karşılaşabilecekleri temel sorunlara ve başka problemlere de değiniyor. Bir de ruhun farklı zamanlara göç etmesi durumu var. Bu konuları seçmede sizi ne tetikledi?
AD: İlk romanlarımdan farklı olmasının nedeni yazarken daha özgür hissetmemdi. İstediğim konuyu hakkıyla işleyebilecek kadar geliştiğimi düşündüğüm an yazmaya başladım. Benim için çok önemli bir kitap. Birilerine kalbimi açıp göstermek gibi… Ve bunu ilk kitabımda yapamazdım, beceremezdim. Çocuklara, kadınlara yapılan cinsel istismar çok hassas bir konu. Kimseyi gücendirmeden ele almam gerekiyordu. Tanık olduğum, bildiğim, karşılaştığım durumları kullanarak hikâyeye yedirdim ve kurgunun çatısını sağlam tutacak şekilde biraz eğip büktüm. Bu yüzden farklı bir kitap ama bu yüzden de ilk iki kitabıma göre kendimi en fazla adadığım kitap bu oldu.
Ruh Göçü konusunu seçmemin yine özel nedenleri var. Reenkarnasyonu konu alan bir kitap yazayım diye başlamadım işe. Yıllardır sık sık gördüğüm bir rüya var. Bu rüyada yaşlandığımı ve bir evde olduğumu görüyorum. Evin eşyaları, balkonu, mutfağı hiç değişmiyor. Ve ben bu eve sık sık rüyalarımda gidiyorum. Bu rüyalarda evi dolaşmam dışında hiçbir olay yaşanmıyor. Hatta rüyamda "yine buraya gelmişim" dediğim ve bilinçli olduğum anlar bile oluyor. Uzman değilim. Bu rüyanın bilinçaltımda birçok sebebi olabilir. O evi küçükken ziyaret etmiş bile olabilirim. Ama ben, peki ya bu benim önceki yaşamımdan bir sahneyse diye düşündüm. Ve önceki yaşamından parça parça hatıralar gören bir karakter yaratmaya karar verdim. O günden sonra altyapıyı oluşturmak için inanılmaz bir araştırma yaptım. Adını asla duymadığım konuşmacıların düşük pikselli videolarını bulup izledim, bir sürü kişinin anısını okudum, kadim zamanlardaki efsanelerde ruh göçünün yaşandığına dair anlatılanları, simgeleri araştırdım.
ÖK: Perizat, yaşadığı birtakım nahoş olaylardan dolayı erkeklere karşı tiksinti duyuyor. Aynı şekilde kadınlar ve çocuklar, bu tarz bir travmatik tiksintiyi daha mutlu olmak adına hayatı idame ettirmek için aşmaları gerekiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
AD: Çocukların uzman yardımı almaları elzem ama bu durumları yıllarca içinde tutan, yaş ilerledikçe bir anda hatırlayıp anlamlandıran insanların çocukken her zaman yardım almaları mümkün olmayabiliyor. Hatta bence çoğunluğu ailenin üstünü örtmesi sonucu ömür boyu sürecek bir travmayla sonuçlanıyor. Bu durum büyüdüğümüz zaman bile değişmiyor. Kitapta göstermek istediğim bir diğer şey de buydu. Perizat çok güçlü ve maddi sorunu olmayan bir avukat oluyor. Ama çocukluğundaki acının onu aciz bırakması için bir cümle yetebiliyor. Sadece Türkiye’de değil dünyada büyük bir problem cinsel istismar. Ve bununla yaşamaya devam etmek zorunda kalmamızı söylemek aslında çok acı. Bilmemiz gereken şey bununla yaşamaya devam ederken aynı zamanda bu haksızlığı, bu aykırılığı çığlık çığlığa bağırabileceğimizdir. Kadınlara ve çocuklara susmayı, utanmayı değil rezil etmeyi öğretmeliyiz.
ÖK: Kitabınızda “Karaca, en çok ruh göçünün gerçekleştiği yerdir,” diye bir cümle geçmekte. Böyle bir yer hakkında ne söylemek istersiniz?
AD: Kitabımdaki mekânları, hem hedef göstermemek adına hem de lokasyonları kurgumun işine yarayacak şekilde kullanabilmek için ben uydurdum. Ama uydurulan bir şeyin aynı zamanda güzel olması için bir yandan gerçeğe de bağlı olması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden Eskihisar, Mis Ada, Haskar ve Karaca’yı oluştururken gerçek şehirlerin ve ilçelerin çok çok eski adlarını harmanlayarak bu isimleri oluşturdum. Karaca gibi bir yer Türkiye’de var. Ruh göçüne inanıyorlar. Birbirlerinin inançlarına, dinlerine saygı duyuyorlar ve bu hayran olunası.
ÖK: Genellikle bu dünyada adalet bulunamadıysa öbür dünyada adaletin bulunacağına inanılır. Ama Ruhların Göçü’nde adaleti yerine getirmek amacıyla yaşadığımız dünyada tekrar dünyaya gelme durumu var. Amaç, adaletin yerine geldiğini gören ruhun huzur bulmasını sağlamak mı?
AD: İzlediğimiz filmlerde sık sık karşılaştığımız cümlelerdir şunlar. Karakter haksızlığa uğramıştır. “Bir sonraki hayata kral olarak gelsem iyi olur,” der. Ya da belki çok pişmanlık duyduğu bir şey yapmıştır. “Bir sonraki hayatıma kesin böcek olarak geleceğim,” der.
Bu inanış ruh göçünün her alanında, ruh göçüne inanan herkeste kabul edilen bir durum değil. Ama reenkarnasyona da inansalar karmaya da inansalar bazı insanlar bir şekilde hayatında denge kurmaya çalışır. Ben bu dengenin aynı hayat içinde bulunmasını isterim. Bir sonraki hayatı beklemek moral bozucu. Ama araştırmalara göre ruh, yaptıklarının bedelini diğer hayatında ödemeli. Ödeyene kadar tekrar bedenlenmeye devam etmeli. Bu inanış aslında birinin huzur bulmasından daha yüce bir amaca hizmet ediyor. Evrenin ve zamanının dengesini bozmadan hayatın akıp gitmesini sağlıyor. Yani amaç dünyanın dönmeye devam etmesi.
ÖK: Bütün kitaplarınızı okuyan bir okur olarak olaylar aynı düzlemde olmasa da herhangi bir kitabın yazarına bakmadan o kitabın size ait olup olmadığını anlayabilirim. Bu da sizin bir tarzınız olduğunu gösteriyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
AD: Bu soru okurların kitaplara ne kadar da çeşitli yönlerden baktıklarını gösteriyor aslında. Editörüm Ruhların Göçü’nü okuduğunda burada adın yazmasa asla sen olduğunu anlamazdım demişti. Bakış açısına bağlı demek ki. Karakterlerim açısından değerlendirilince bana ait olduğu anlaşılabilir. Ayakları yere basan bir kurgu için karakterleri tanıdığım yerlerden seçiyorum. Bu yüzden de özellikle başkarakterler benden çıktığı için bana çok benziyorlar. Gerçek hayatta bunun karşılığı kuzenlik olabilir mesela.
Ama Ezgi (editörüm) konu ve dil açısından baktığı için farklı düşündü. Çünkü kitap yaza yaza gelişen dilin yanı sıra ilk iki kitabıma göre daha uzun zaman ve emek harcadım. Bu da ağır ateşte pişen yemekler gibi daha lezzetli oldu elbette.
ÖK: Okurlarla aktif olarak iletişim hâlinde olduğunuz bir kitap kulübünüz var: Rory Gilmore Kitap Kulübü. Kitapları özellikle Gilmore Girls dizisinde geçen kitaplardan seçiyorsunuz? Bu kitapların niteliği hakkında bilgi verebilir misiniz?
AD: Gilmore Girls 2000-2007 arası gösterilen bir anne kız dizisi. Anne Lorelai kahve bağımlısı, üzerine titrediği kızı Rory ise iyi bir okur. Bu yüzden kitap referansları asla diyaloglardan eksik olmuyor. Bazı sitelerde dizide bahsedilen, kapağı gösterilen kitapları 339 kitaplık bir liste ile paylaşmışlar. Bu kitaplar 2007 yılına kadar yayımlanan birçok kitabı içerdiği için içlerinde klasikler, modern klasikler de var, günümüz yazarları da var. Tabi ki hepsi yabancı yazarlar. Neyse ki bu konuda kurallarımız yok. Hemfikir olursak Türk yazarların kitaplarını ya da istediğimiz herhangi bir kitabı o ay ekleyebiliyoruz. Bu listedeki kitapları okuyabilmek için yola çıktık ve çok güzel insanlarla tanıştık.
ÖK: Bazı klişe ifadeler var. “Bir kişi yazmak istiyorsa falanca isimli kitabı mutlaka okumalı” gibi. Ben bu gibi söylemlere katılmıyorum. Her yazarın ya da yazmak isteyen kişinin yazma sürecine şifa olan yazarların farklı olduğunu düşünüyorum. Peki, sizin yazma sürecine katkısı olduğunu düşündüğünüz yazar veya şairler kimler?
AD: Ben de katılmıyorum. Yüzyıllar önce yaşamış bir yazar bahsedilen kitapları okumamıştır mesela ama biz onun yazdıklarını ayıla bayıla okuyoruzdur. Önerilebilir ama bunu okumadan yazmayın denilemez. Yazmak için çok okumalıyız ama bu illa yazım metotları üzerine bir kitap olmak zorunda değil. Her kitaptan kurgu, biyografi, oyun, şiir kitabı vb. hepsinden yazmak adına öğrenilebilecek şeyler olduğuna inanıyorum.
Benim yazım sürecimde benim için işleyen kural kendi yazdığım türden farklı bir kitap okumamdır. Bunun dışında yazarların yazma rutinlerini, garip alışkanlıklarını ve röportajlarını okumak bana iyi hissettirir. “Yazar” sıfatını üstüme giyebilmem için kimseye benzemek zorunda olmadığımı, her yazarın farklı şekillerde ürettiklerini hatırlatır bana.


.jpg)



