Bu yazı serisinde, her gün gündelik dile biraz daha yerleşen ve genellikle olumsuz çağrışımlar içeren popülizm kavramını iki teorisyenin metinleri üzerinden açıklamaya çalışacağım. Serinin ilk yazısında yararlanacağım kaynak Jan-Werner Müller’ın What is Populism? (2017) kitabı. Popülizm terimi çok kapsamlı bir terim, maalesef ki bu yazıda terimin ortaya atıldığı tarihsel bağlamı ve günümüze kadar uğradığı değişimleri inceleme fırsatım olmayacak.
“Popülist” gündelik dilde hakarete varan anlamlar içeriyor. Daha doğrusu anlamının ne olduğundan bağımsız veya belirsiz bir şekilde hakaret olarak kullanılıyor. Kimisi söylemlerini demokratik (ki bu da bir diğer tartışmalı kavram) bulmadığı insanın söylemlerini değersizleştirmek için popülist sıfatını kullanırken, kimisi de “halktan yana değilsin, sen elitistsin” demek için bu kelimeye çokça başvuruyor. Bu kullanımlar hakaret olarak yanlış olsa bile terimin özüne dair bize aslında birçok fikir verecek. Temel yapı taşlarını “popülizm”, “demokrasi” ve “halk”ın oluşturacağı bu yazıyı öncelikle Müller’ın anlatısı üzerinden kuracağım.

Jan-Werner Müller
Popülizmin İki Karakteristik Özelliği
Müller’a göre popülist söylemlerin pek çok çeşidi var. Bu söylemler ırkçı, ahlakçı, küreselleşme karşıtı vb. gibi formlarda karşımıza çıkabiliyor. Peki tüm bu formların ortak özelliği ne? Müller’a göre popülizmin temelde iki karakteristik özelliği var:
- Elitizm karşıtlığı
- Çoğulculuk karşıtlığı
Elitizm karşıtlığı ile başlayalım. Müller popülizmin özünde ahlaki bir kurgu olduğunu düşünüyor. Popülistler söylemlerini temiz ahlaklı, iradeleri bütün insanlara karşı ahlaki açıdan yozlaşmış elitler üzerine kuruyor. Ancak elitler sadece maddi açıdan varlıklı, sosyal statüleri yüksek bireyler olarak düşünülmemeli. Elitler bir sınıf değil; Müller’ın metninde elitler burjuva veya kapitalist sınıfa işaret etmiyor. Bu aslında tam da elitlerin popülist söylem içinde kurgulanma biçimlerinden biri olmaya aday: ahlaki açından temiz alt sınıf, ahlaki olarak yozlaşmış üst sınıfa karşı (Müller'ın "elit" kelimesini seçmesinin sebebi, Amerika ve Avrupa'daki popülist liderlerin "halkın iradesi"ni yoksayanlar için bu kullanımı sıkça dile getirmesi. Amerika'da Donald Trump veya Avrupa'da Geert Wilders ve Marine Le Pen gibi isimler, devleti kurumların ardında elit bir avuç insanın yönettiğini ve bu yönetimin "halkın iradesi"ni yok saydığını sıkça dile getiriyor. Trump'ın demokratları çalışan kesimle bağları olmaması sebebiyle suçlayışını ve onu "sansürleyen" Twitter ve Youtube gibi küresel şirketlerin demokratların elinde birer oyuncak olmasıyla ilgili komplo teorilerini ortaya atışını düşünün.) O zaman ilk özelliği şöyle özetleyebiliriz: Müller’a göre popülistler ilk olarak ahlaki açıdan temiz, iradeleri bütün insanlar diye bir görüntüyü kabataslak çiziyor ve yine kendi çizdikleri elit görüntüsünün tam karşısına yerleştiriyor.
Nitekim ilk özellik yukarıdaki örnekteki görselleştirmeyi tek başına popülist olarak nitelendirmeye yetmiyor. Popülizmin ikinci, belki de en önemli, karakteristik özelliği çoğulculuk karşıtı olması. Popülistler söylemlerini çizdikleri ahlaki açıdan temiz, iradeleri bütün insan temsiliyle birebir ilişkide olmaları üzerinden kuruyor. Ve bu ilişkiyi en iyi yöneten, daha doğrusu tek yönetebilenler onlar. Bu sebeple popülistlerin söylemleri diğer temsilleri tanımamak üzerine kurulu. Kendi kurguları olan “halk” veya “sessiz çoğunluk”un iradesiyle doğrudan temas içinde olduktan sonra bunun karşısında yer alanların düşman olması kaçınılmaz. Nasıl “halk”ın iradesine karşı gelinebilinir ki? Ya popülistlerin çizdiği “halk”ın iradesinin yanında bir dostsunuzdur ya da bir düşman.
Carl Schmitt (1888-1985): Egemenlik, İrade ve Çoğulculuk Karşıtlığı
Müller’ın bu analizinin temelini, Nazi partisinde uzun yıllar aktif görevler üstlenmiş Carl Schmitt’in, kendinden sonra gelen siyaset metinlerini çokça etkilemiş, 1927 tarihli The Concept of the Political kitabı oluşturur. Döneminin önde gelen düşünürlerinden neo-kantçı Hans Kelsen’in evrensel yasa teorisini karşısına alan Schmitt, yasaların insanların güncel sorunlarına göre değişmesi gerektiğini savunur. Belli bir zamanın yasalarına belli bir halkın o anki iradesi karar vermelidir. Zamandan, dönemin olaylarından ve dönemin gerektirdiği taleplerden bağımsız bir yasa olamaz. Schmitt’e göre egemenlik, yasaya tabi olanın ve yasadan muaf olanın belirlenmesidir. Egemen lider modern toplumda Tanrı’nın yerini almıştır ve yasalara tabi değildir, olmamalıdır. Bunun sebebi de egemen liderin uygun gördüğü noktada dönemin gerektirdiklerini düşünerek halkın iyiliği (ve devletin bekası) için yasaları değiştirme ve delebilme hakkına sahip olması ve bu haklara sahip olmasının gerekliliğidir. Schmitt’in Hitler’in liderliğini gönülden desteklemiş olması hiç de beklenmedik değildir.
Schmitt’e göre siyaset esasen dost ve düşmanlarını belirlenmesinden geçer. Devlet "öteki"yle olan ilişkisi üzerinden kendini tanımlar. Birleşik bir güç oluşturmak için öncelikle düşmanını tanımlayan devlet ve tüm gücün kendinde toplandığı lider, daha sonrasında devletin kendi içerisindeki çoklu sesleri susturmanın yolunu arar. Bu çoklu sesler, diğer bir ifadeyle çoğulculuk, Schmitt’e göre devletin bütünlüğünü için tehlike oluşturur.

Carl Schmitt
Popülizm ve Temsili Demokrasi
Temsili demokrasilerde ise durum tam tersidir. İnsanlar kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri partilere oy verir, daha sonra temsilci partiler güçleri yettiğince karar mekanizmalarına dahil olur. Siyaset alanı esasında temsiliyet mücadelesi üzerinden döner. Siyasi aktörler temsili iddialarda bulunurlar. Kendi düşündükleri doğruları mutlak bir doğru olarak değil, yalnızca bir hipotez olarak sunarlar: “Evet anlıyorum siz öyle düşünüyorsunuz ancak ben onun değil bunun herkesin iyiliği adına olduğunu düşünüyorum.” Bu iddia, seçim günü geldiğinde sandıkta ya onaylanır ya da olumsuzlanır. Bu temsiliyet mücadelesi demokrasinin temelini oluşturur. Temsiliyet partiler aracılığıyla sağlandığı için partilerin bir demokrasinin vazgeçilmezleri olduğunu söyleyebiliriz. Ancak temsiliyeti rafa kaldıran popülistler için ortada onaylanacak veya olumsuzlanacak hiçbir iddia yoktur. Onların iddiaları direkt olarak “halk”tan gelir. Eğer ki seçim kaybedilmişse bu seçim kurumunun suçudur. Kurum halkın iradesini karşısına almıştır, yozlaşmıştır. Ortada hile dönüyordur.
Müller popülizmin “halk” ile doğrudan temasını Rousseau’nun volonté générale (genel irade) kavramıyla karşılaştırır. Rousseau’ya göre temsili demokrasiler yalnızca ikinci tercih olmalıdır. Herkesin aktif rol üstleneceği, çoğunluğun kararıyla sonucun belirleneceği doğrudan demokrasiler her zaman ilk olarak tercih edilmelidr. Ancak bu tür bir demokraside bir halktan ve onun ifade edilmiş iradesinden bahsedebiliriz.
Popülizm, ilk etapta temsiliyeti karşısına alarak demokrasinin doğrudan formuna ulaşmayı hedefliyor gibi gözükse de bu gerçeklikten çok uzaktadır. Popülistler için ifade edilmiş iradenin hiçbir önemi yoktur; zaten önceden çizilmiş halk kurgusu asli olandır. Popülistlerin referandumlarla olan ilişkileri de bununla alakalıdır. Referandumlar halkın ne istediğine bakılmak için yapılmaz. Önceden çizilmiş halk kurgusunu ve “halkın iradesi”ni meşrulaştırmak için başvurulan yöntemlerden biridir.
Müller’ın anlatısına göre aktardığım popülizmin temel iki karakteristiğini özetlememiz gerekirse, 1) popülist söylemler, gerçek halk, öz halk, ahlaki açıdan saf halk gibi, aslında belli bir bölgede yaşayan insanları baz alan, ancak onlarla zorunlu bir bağı bulunmayan kurgulardan beslenir. Bu kurgu, temelinde, popülist söylemin tekelindedir. Ve kurgunun önemli bir kısmını kurgu karşısında belirlenen, (yine kurgusal) ahlaki açıdan yozlaşmış düşmanlar oluşturur. 2) Popülistler yarattıkları kurguyla direkt temas içinde bulunduklarını ve bu temasa sadece kendilerinin erişimi olduğunu düşünür. Farklı düşünen herkes ya bu kurguyu destekler ve halkın iradesinin karşısında yer almamış olur ya da karşısında yer alarak düşmanlaşır.
Bir söylemin popülizmin karşısında yer alışının ölçütü onun ne derecede karşıt görüşle ortak düzlemde fikir alış verişinde bulanabildiğidir. Bu noktada meclis gibi aracı kurumların işlevliliği, ortak düzlemlerin varlığı ve demokrasi açısından çok önemlidir. Aracı kurumların meşruiyetini, halkın iradesiyle doğrudan temaslı olduğunu iddia ederek tehdit eden popülizm, Müller’a göre, temsili demokrasi için büyük tehlike oluşturuyor.
Bir sonraki yazımda devlet gücünü elinde bulunduran popülistlerin bu gücü hangi yöntemlerle koruyabildiğini (kayırmacılık, ayrımcı yasacılık, devlet aygıtlarının sadakate dayalı kolonileştirilmesi, eleştirel sivil toplum yapılarının ortadan kaldırılması) ve Ernesto Laclau’nun “popülizmsiz bir siyaset olamaz, popülizm=siyaset” iddiasını inceleyeceğim.


.jpg)



