Sanatçılar Cesurdur
19 Temmuz 2019 Kültür Sanat İnsan Sanat

Sanatçılar Cesurdur


Twitter'da Paylaş
0

“Herhangi bir sanat dalında insanın kendini yaratması cesaret gerektirir.” – Georgia O’Keeffe

Cesaret, çatışma anlarıyla ilişkilendirmeye meyilli olduğumuz bir niteliktir. Cesur insanlar yürekliliklerini uç koşullar altında ortaya koyarlar. Bir adım fazla atarlar, çoğumuzun alamayacağı riski alırlar ve başkalarının kaçınacağı tehlikelere göğüs gererler. Sanırım bu tip cesaretin zirvesi, başkalarının hayatını kurtarmak adına kendi hayatını tehlikeye atanların kahramanlığıdır. Gelgelelim, başka bir tür cesaret daha söz konusu: Ayağa kalkıp duygularınızı ve düşüncelerinizi düşmanca karşılama potansiyeli taşıyan bir kitlenin önünde ifade etmenin gerektirdiği psikolojik cesaret.

Bu tip cesaret hakkında efsanevi moda tasarımcısı Coco Chanel şöyle der: “En cesur edim hâlâ kendinize ait bir düşünceyi yüksek sesle dile getirmektir.” Sanatçılar ifşa olma pahasına, ürettikleri şeyin gerçekten iyi olup olmadığından emin olamazken bunu yaparlar. 

Kimse başkalarının önünde aptal durumuna düşmek istemez. Kendimizi böyle bir duruma düşürmemeye programlanmışızdır. Özellikle mesele yaratıcılık olduğunda kendimizden kuşku duyma eğilimiyle doğarız. Kuşku, yaratımımızın meyvelerini eleştiri önüne atacak denli kendine güvenli ya da aptal gibi hissettiğimiz anlarda bizi durdurur. Böyle anlarda mütevazılık devreye girer ve kendimizi utandırmadan bizi durdurur. Olay anında kendimizi rahatlamış hissederiz, tevazu neticede saygın bir niteliktir. Ancak konu yaratıcılık olduğunda bu her zaman geçerli değildir. Ne kadar doğallıktan uzak ve iç karartıcı gözükse ve kendinizi yabancı ve kibirli biri gibi hissetmenize yol açacak olsa bile dünyaya fikirler salabilmek için gözü peklik gerekir. 

Yaratmak için inanmaya ihtiyacımız vardır: Sadece kendinize değil, etrafınızdakilere de inanmalısınız. Evet, eleştirilerle karşılaşacaksınız ve bazen canınız acıyacak. Ancak bu reddedilme duygusu başkalarının maruz kaldığından fazla olmayacak. Beatles’ın geri çevrilmesinin öyküsünü ve J. K. Rowling’in birçok yayıncı tarafından reddedildiğini hepimiz biliriz, ama bu gibi durumlarla yüzleştiklerinde vazgeçmek yerine azimleri artmıştır. 

Yıl 1508, kabına sığmayan parlak Michelangelo mutsuz. Her şeye gücü yeten Papa II. Julius kazançlı olacak bir papalık lahiti inşasını yeni iptal etmişti. Sanatçı öfkeliydi, Roma’yı terk edip memleketi Floransa’ya döndü. Papa Julius’un tacizleriyle övgülerinin bir karışımı tekrar Roma’ya dönmesini sağlamıştı, ancak sanatçı papalıkta kindar bir atmosferin hüküm sürdüğünü keşfetti. Michelangelo Papa’nın favori mimarı Donato Bramante’nin Raphael adıyla bilinen genç bir sanatçıya işi vermek için onu kovdurtmaya çalıştığından kuşkulanıyordu. Michelangelo Roma’ya geri dönmesiyle lahit işinin kendine verileceğini umuyordu. Ancak Papa’nın aklında ona başka bir iş vermek vardı, bu da Michelangelo’nun Bramante ve Raphael’in kumpaslarıyla ilgili paranoyalarını azdırıyordu. II. Julius’un amcası IV. Sixtus Papa iken müthiş bir şapel inşa etmişti. Ne var ki Julius iktidara geldiğinde amcasının Sistine Şapeli esaslı tamirata gereksinim duyuyordu. Özellikle geniş kubbeli tavanı kötü etkilenmişti. Julius coşkulu bir sanatseverdi, bu son derece önemli kutsal binanın tavanlarının uygun bir şekilde resmedilmesi konusunda kararlıydı. On iki havarinin büyük fresklerinin yapılmasını ve bu işi Michelangelo’nun üstlenmesini istiyordu. Michelangelo ise onu reddetti. O bir heykeltıraştı, ressam değil. Papa lahit işini ona vermediği için böyle davrandığını düşündü. Ancak Michelangelo’nun bu tepkisinin asıl sebebi işi yapamayacağını düşünmesiydi. Kendini ressam saymıyordu, dahası Bramante ile Raphael’in bir olup Papa’yı ona kesinlikle baş edemeyeceği fresk işini vermeye ikna ettiklerinden kuşkulanıyordu. 

Bugün bizim bildiklerimizi bilince pek inandırıcı gelmiyor ama Michelangelo yaratıcılık gerektiren bir uğraşı üstlenmek üzereyken hepimizin yaşadıklarına benzer bir şey yaşıyordu. Korkuyordu, çünkü ülkedeki en iyi sanatçı konumu, geçimi ve en kötüsü özgüveni dahil kaybedeceği çok fazla şey vardı. Sistine Şapeli işini almak istemediği ve kendini altından kalkabilecekmiş gibi de hissetmediği bir iş uğruna her şeyi riske atmış olacaktı. Ancak sonunda teklifi kabul etti. İlk başta riski hafifletmek için bölgeden saygın ressamlar tutmayı denedi. Çok yavaştılar, onun hızına yetişemiyorlardı. İskelenin tasarlanmasına varıncaya kadar her şey onun eline bakıyordu. İskeleyi kurup tavana yaklaşınca kendisini bekleyen sanatsal ve teknik problemlerin gerçek mahiyetinin tam olarak farkına vardı. Bu noktada bir kez daha işi bırakmaya kalkıştı. Papa’nın huzuruna çıktı ve durumun ümitsiz olduğunu söyledi. Islak boya ve alçı gözlerine, kulaklarına, burnuna damlarken ve kompozisyon daha tamamlanmadan kururken böylesine büyük bir alanı fresklerle donatmak zorlu bir görevdi. Julius, Michelangelo’nun bütün kaygılarını ve şikâyetlerini dinledi, sanatçıya “ne isterse” onu resmetmesini söyledi. Michelangelo şapelin herkesin önünde rezil olmasına yol açacağından emin olduğu için görkemli bir başarısızlığa imza atmaya karar verdi. Tavan için karmaşık ve teknik olarak zorlu bir tasarım planladı. İncil’in hikâyesini papalığın bakış açısından resmedecek, ana olayları tavanın aksı boyunca akıtacaktı. Bu Yaratılış Kitabı’ndan dokuz sahne demekti, Tanrı’nın aydınlık ile karanlığı ayırmasından başlayacaktı ve gözden düşmüş Nuh ile bitirecekti. Merkezdeki sahne Âdem ile Havva’nın yaradılışı olacaktı. Dört yıl boyunca gece gündüz resmetmekle uğraştı, pek az uyudu ve yıkanıp yıkanmamayı dert etmedi. Zamanının çoğunu ahşap iskelenin üzerinde geçirdi.

Ekim 1512’de otuzlarının sonlarındayken maratonu tamamladı. İskeleyi söktü, yıkandı, bir içki aldı ve Papa’yı ve diğerlerini, amatör bir fresk ressamı olarak neler yaptığını görmeleri için davet etti. Katılan herkes için dudak uçuklatan bir andı: Michelangelo için Papa’nın ve heyetinin tepkisini görmek heyecan vericiydi. Buna benzer bir şey ne daha önce yapılmıştı ne de daha sonra yapıldı. Sanatçı düşmanlarını, kendi teknik yetersizliklerini ve özgüven eksikliğini büyük bir risk alarak terse yatırmıştı. 

Michelangelo’nun hikâyesi yeni fikirler araştırmak isteyen herkese önemli bir örnektir. Toplum uyumlu olmamız için bize baskı yapar: Arabalarımızı yolların belirlenmiş kısımlarında süreriz, sabırla kuyruklarda bekleriz. Konu yeni kavramlar olunca toplum son derece temkinli davranır ve ilk adımda yok sayma eğilimi gösterir. Herkes bir yana, sanatçıların hâkim dogmalarla ve muhafazakâr tutumlarla savaşmak zorunda kalmaları kulağa ters gelebilir, ancak gerçek durum şudur: Sanatçılar, koleksiyonerlerin çevrelerinin takdir edeceği sanat eserlerini almak istediği ticari bir pazarda var olmaktadırlar. Yasaları çiğnemek ve tüm bu güçlü ayakların hepsine karşı dik durmak müthiş bir cesaret gerektirir. Estetik bir statükoyu devirmek için genelde en az iki kişi gerekir: Bir sanatçı ve bir hami. Bununla birlikte bir sanatçının radikal anlamda yeni bir fikri hiçbir hamiden destek almadan kamuoyuna sunmasının bir yolu hâlâ vardır. Bu da sistemden tamamen çekilmektir. Buna Banksy’nin yaptıklarını örnek gösterebiliriz.

Banksy şimdi yıllarca isyan ettiği oturmuş hâkim sistem tarafından temellük ediliyor. Halbuki grafitileriyle ve eğlenceli müdahalelerle yıllarca sistemle dalga geçmişti. Saygın British Museum’da sergilenen değersiz, küçük taş parçasını düşünün. Klasik antikiteden oyma eserler sergileyen bir galeriye kendi karalamasını yerleştirmişti. Resmin altında da (müzenin kullandığı yazı karakterleriyle) şöyle yazan bir etiket vardı:

“Bu iyi korunmuş ilkel sanat örneği post-katatonik çağdan kalmadır… Bu tip eserlerin büyük kısmı maalesef günümüze kadar gelememiştir. Büyük çoğunluğu duvarları boyamanın sanatsal faziletlerini ve tarihsel değerini bilemeyen gayretkeş belediye görevlilerince yok edilmiştir.”

Bu iş, müze fark edene ya da birisi müzeyi uyarana dek Antik Mısır ve Yunan eserlerinin arasında birkaç hafta kaldı. Banksy’nin tipik provokatif üslubu, rahatsız edici hakikat, eğlenceli bir şakayla paketlenmiş. Bu örnekte şaka üzerine çizim yapılan taştı, rahatsız edici hakikat de “gayretkeş belediye görevlileri.” Kimse fikirleri ve ustalığı muhafaza etmeye çalışan pimpirikli ya da mızıkçı biri gibi görünmek istemez, ama işin aslı çoğumuz böyleyizdir. Sanatta ve genel olarak kültürde yaratıcılığın ezilmesinden sorumlu olmuş üst düzey entelektüel estetlere dair anlatılar Platon’a ve onun sanat karşıtı Devlet’ine dayanır.

George Bernard Shaw Sezar ve Kleopatra (1898) adlı oyunu için notlar alırken bu örtük kültür düşmanlığını tanımlar ve Julius Sezar hakkında şöyle der: “Sezar yüksek sağduyuya ve iyi bir beğeniye sahipti, yani ne orijinaldi ne de ahlaki cesarete sahipti.”

Yaratıcılık bir mücadeledir, en iyi anlarında hüsran duygusu verir, daha sıksa tehlikelidir. Çağlar boyunca yazarlar, yönetmenler, şairler, besteciler ve sanatçılar kendilerini sanatla ifade etmekten fazlasını yapmamış olmalarına karşın zulme, hapse ve hatta işkenceye maruz kalmışlardır ve bugün de kalmaktadırlar. Dünyanın bütün ülkelerinde sansür vardır. Son dönemde Birleşik Krallık’ta tiyatro prodüksiyonlarının iptal edilmesine, komedyenlerin susturulmasına ve önde gelen bir müzenin web sitesinden görsellerin çıkarılmasına tanıklık ettim. Bu arada, Pekin’de uluslararası tanınırlığa sahip Çinli sanatçı Ai Weiwei ev hapsinde tutulmaktaydı. Tek başına evinden güçlü bir imparatorluğa meydan okuyordu. Bir orduyla ya da terörizmle değil, sanatla.

Tüm biçimleri ve formlarıyla sanatın, aslında eğlendirmek ve hoşça vakit geçirtmek için tasarlanmış bir yan gösteri olduğuna dair fikirler mevcuttur. Öte yandan baskıya uğrayan Ai Weiwei, Pussy Riot ve çok sayıda başka isim bize tersini söylüyor. Yaratıcılık etkili bir alettir, o yüzden otoriter figürleri korkutur. Nihayetinde bizi insan yapan şey hayal gücümüzdür. Van Gogh’un da sorguladığı üzere: “Herhangi bir şeye girişecek cesaretimiz olmasa hayat neye benzerdi?”

(Kaynak: Will Gompertz, Sanatçı Gibi Düşün, Süreyya Evren, 2019, YKY)

Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR