Annem gitmeye hazır. Benim içinse her şey üst üste geldi. Alınması gereken imza, halledilmesi gereken ipotekler ve annemin taşınması... İmza işi ile ipoteklerin art arda gelmesi olağan. Teminat almadan krediyi nasıl kullandıracaksın? Aslında bir telefona bakar. Ama o telefon gelmeden koskoca bankaya sen milyonları ver diyemezsin. Peki ya annemin yarın taşınması normal mi? Değil. Ne taşınması ne de taşınma işi için bekleyememesi normal değil. Taşınma fikrini üç sene önce babamı kaybettiğimizde ortaya atmıştı. Ailesinin yanına gitmek istemişti biz de ailesi değilmişiz gibi. Bu istek sonrası biraz utanıp Nesli ve Nevzat ile her pazar annemi ziyaret etmeye karar vermiştik. Annem de bizim için taşınmaktan vazgeçmişti. Kabul ediyorum, pazar ziyaretlerimiz bir süre sonra azaldı. İlk olarak ilk gözağrısı ve en annecimiz Nevzat bıraktı. Sonra evin ilk kızı Nesli ziyaretleri aksatmaya başladı. Ben, ne ilk gözağrısı ne de kız çocuğu olan ben, piyasa hareketleninceye, yani pazar ile pazartesi arasındaki fark azalmaya başlayıncaya kadar bir süre daha devam ettim. Gidemediğim zaman da Leyla’dan rica ettim. Hem Leyla için “o da benim kızım” dememiş miydi annem? Leyla da bir süre sonra gidemedi.
Beklemekten sıkılan annem geçen hafta aradı, Finike’ye dönmeye kesin karar vermiş. İşler sakinleyince geleceğim desem de inanmadı. Sanırım Nesli’nin torununu özlersin deyişi de onu durduramadı. Neymiş hem biz çok yoğunmuşuz hem de o portakal kokusunu bile özlemiş. Sahi Nevzat annemi vazgeçirmek için bir şey söylemiş miydi? Sanmıyorum.
Leyla, “Konuştun mu annenle” dedi, “yardıma gitmeyeceğinizi biliyor mu?” Anlaşılan Leyla yine kaç mevsim geçti hesabını yaptı. Birazdan ileride pişman olmak temalı konuşmasına başlayacak. Tek taraflı konuşmaları çok sever. Oysa herkes sadece kendi ailesiyle ilgilense hayat daha kolay olur. Belki de pencereden dışarı bakmaya devam edip Leyla’yı duymamış gibi yapmalı. Ama “siz” ne demek?
“Gitmeyeceğiniz derken? Nevzat ile Nesli gidecek ya.”
“Nesli ile konuştum ben. Veli toplantısı çıkmış. Galiba okulda birkaç sorun var. İşten sonra oraya gideceğim dedi. Yetişemezmiş.”
Bir ilkokul öğrencisinin ne kadar büyük bir sorunu olabilir ki? Toplama işlemi ile çarpma işlemini mi karıştırmış? Hem özel okulda okumuyor mu Lal? Nesli istese öğretmenlerle başka bir gün toplanmayı talep edebilir. O kadar da para veriyorlar. Hem Nesli neden beni değil de Leyla’yı aradı? Belki de Leyla onu aradı. Lal’in dersleriyle biraz fazla ilgileniyor. Hem anneme gelmeyeceğimizi neden benim söylemem gerekiyor?
Nevzat’ın gideceğine inanarak, “Nevzat gidecek ya işte, gidince o söyler gelemediğimizi” dedim. Nevzat gerçekten anneme yardım etmeye gidecek mi? En son hangi pazartesi evden çıktı ki bu pazartesi gidecekti?
“Ayarlayamaz mısın işini? Üzülecek annen.”
“İmza tamamlandı Cuma. İpoteklerin halledilmesi gerek. Tapu işi var. Annem portakal peşinde koşuyor diyemem ki, sen de biliyorsun.”
Leyla salon kapısından içeri doğru bir iki adım atmış olacaktı ki sesi yakınlaştı. “Tamam da tapu kapanmıyor mu saat beşte? Kolileri akşam yükleyeceğim demişti annen geçen gün. Tapudan sonra gitsen yardıma” dedi. Leyla aslında devlet dairelerinin –daha doğrusu devlet dairesinde çalışanların– akşama kadar çalışabildiğini biliyordu. Anlaşılan, gece geç saate kadar çalışan notere hediye vermek zorunda kaldığını unutmuştu. Oysa biz şimdi rüşvet mi vermiş olduk diye bir ay uyuyamamıştı. Bazı şeyler çabuk unutuluyor demek ki. Ben cevap vermeyince hatırlamış olacak ki başka bir dahiyane öneriyle geldi. “Belki yerine birini bulursun. Ayşe’yi göndersen?”
“Olmaz. Koskoca şirketi temsilen stajyer mi göndereceğim?” Leyla beş yüz dolar kazanmak yerine yüz dolar kazanmayı tercih etmemi öneriyor olamaz. Yüzümü Leyla’ya döndüm. O da sırtını dayadığı duvardan ayırıp koltuk köşesine otururken alt tarafı portakal sıkıyorlar dermişçesine gözlerini devirdi. Dört yüz doların önemsiz olduğunu mu düşünüyor? Evde oturma lüksünün o dolarlardan ve o dolarların da portakal sıkıcılardan geldiğini sanki bilmiyor. Hem bu benim annem, ona ne? Çok biliyorduysa zamanında kendi annesine kendi gitseydi. “En azından Nevzat’ı ara. O kadarını yapabilirsin sanırım” dedi ve içeri doğru gitmek üzere ayaklandı.
Nevzat’ı aradım. “Pazartesi miydi o iş” diye sordu. Maalesef müsait değilmiş. Anneme haber vermemi rica etti. “Sen hangi gün sanıyordun” diye sormamla da telefonu kapatması bir oldu. Pazartesiye bir kala içkileri onu beklediğinden olsa gerek soruma cevap bile vermedi. Belki de sorumu dinlemedi; üzerime iş yıktıktan sonra beni dinlemesine gerek yoktu. Babam öldüğünde el koyduğu gramafonla dünyanın farklı yerlerinden alınmış plaklarını dinlemeyi tercih ediyordu. Kim bilir hangi melankolik şarkı ile pazartesini karşılıyordu. Ortanca bana ise büyük abi Nevzat yerine sorumluluk almak kalıyordu. Herkesin benden bir beklentisi vardı. Nesli iyi bir abi ve iyi bir dayı olmamı bekliyordu. Nevzat ise iyi bir kardeş olup acısını anlamamı. Leyla çok daha fazlasını bekliyordu. Her konuda iyi olmalıydım. Sadece iyi eş olmamı beklese hayat daha kolay olurdu.
“Nevzat da gidemiyormuş. İşi varmış. Sarhoş” diye salonda gezmeye başladım. Leyla’nın salona dönüp beni dinlediğini fark etmemişim. Sesi titreyerek, “Öyle deme, kaybı büyük” dedi. “Biliyorum” diyebildim. Ama çok olmuştu ve insanın alışması gerekmez miydi? Üç yılda yalnızlığa alışamayan annenin ilk gözağrısının yalnızlığa iki senede alışamaması normaldi belki de. Oysa annem gibi yalnız değildi. En azından Ayşen bırakıp gitmemişti. Bu kadar içkiye o da gidebilirdi. “Biliyorum da. İki yıl oldu hâla alışamadı. Artık alışmalı” dedim. “Biri çocuğu var diye gitmez diğeri yok diye. Benim gerekçem olamaz mı? Ben ne yapayım? Bıkmış olamaz mıyım?”
Leyla’nın gözü doldu. Muhtemelen, benden iyi bir baba olmamı, daha doğrusu bir baba olmamı beklediği zamanları hatırladı. Ama olmadı. O kendini sorguladı önce. Çok stresliyim dedi, işi bıraktı. Olmadı. Doktora gittik, meğer sorun stres değilmiş. Tedavi görelim dedi. Gördüm. Yine olmadı. Zorlamanın anlamı yoktu. Olmuyorsa olmuyor dedim. Evlatlık mı alsak dedi. Başkasının çocuğuna bakamam ben, istemiyorsan ayrılalım dedim. Çocuk için evlenmedim ben seninle, dedi. Sonra hayatımıza devam ettik. Baba olmamı beklemiyor artık, biliyorum. Fakat ne zaman çocuk mevzusu açılsa içten içe beni suçluyor gibi hissediyorum. Suçum yok ki benim. Hem çocuk sahibi olmak da ayrı bir dert. Çocuk sahibi olunca her şeyi ortanca kardeşin üzerine yıkıyorsun. İşte bu yüzden Leyla’nın beni suçlamasının anlamı yok. Belki bu sefer suçlamıyordur da abimi anlamadığım için kızıyordur. Ama o zaman gözü dolmazdı. Hem Nevzat benim abim, ona ne? Ayrıca, tabii ki de anlıyorum.
Leyla, muhtemelen ben gözyaşlarına tepkisiz kaldığım için zaten gitmeye hazır oturduğu koltuk kenarından kalktı. Hızlı adımlarla üç adım ötedeki mutfağa gitti. Dolabı muhtemelen çikolata almak için açtı ama bir hışımla dolabın sağ kısmından kim bilir kaç zamandır açık olan portakal suyunu aldı ve lavaboya boşalttı. “Bozulmuş bu. Açıyorsan iç, içmiyorsan at” dedi ama muhtemelen “hay ben senin portakalına” demek istedi.
Yanına giderken telefonun çalmasıyla geri döndüm. Annem arıyor. Son bir pazar buluşması yapmak istiyormuş. “Bu senenin ilk pazar buluşması da olabilir gerçi” dedi. Sanırım biraz sitemli. Pazar buluşması dediğine göre Nesli ile Nevzat’ın da gelmesini istiyor olmalı. Emin olamayıp Leyla’ya soruyorum. “Annem aradı, gelin pazar buluşması yapalım dedi. Sence ikimizi mi çağırdı annem yoksa hepimizi mi?” Leyla anlamsızca gülüyor. “Hepinizi çağırmıştır” diyor. “Artık bu akşam söylersiniz yarın gidemeyeceğinizi, tabi bu akşam gidebilirseniz.” Kızıyorum bu dediğine ama biraz önceki bozulmuş portakal suyu hadisesinin üzerine tepki göstermek istemiyorum. “Söyleriz” diyorum. “Peki bu akşam için Nesli ile Nevzat’ı sen arar mısın?”






