Postmodern Dolandırıcı
31 Ağustos 2018 Öykü

Postmodern Dolandırıcı


Twitter'da Paylaş
0

Bu sabah diğer sabahlara benzemiyor. Gök puslu, biraz sıksan akıtacak damlalarını. Esneyip duruyor, rengini soldurmuş, bekliyor. Üstelik bir gecede. Olacak şey değil. Kalkıp eşofmanlarımı giydim. Sabah mahmurluğu var ama pes etmek yok Her sabah olduğu gibi bir saatlik tempolu yürüyüşümü yapacağım.

Yola çıktığımda kimsecikleri göremedim. Havanın biraz bozulduğunu görenler dışarı çıkmaya üşenmişlerdir. Millet keyfine yenik düşmüş, sabahın tatlı uykusuna kaldığı yerden devam etmiş olacak. Yoksa şu ağaçlıkla kaplı dev yol irili ufaklı insan kalabalığına dönerdi. Tek akıllı ben miyim diye sağı solu iyice kolaçan ettim. Sinileyen sinek bile yok bırak insanı benden başka

Adımlarım çok ağır. Ayaklarımın altında un ufak olan ot parçaları dün geceki ıslaklığını hâlâ yitirmemiş. Yere her bastığımda hışırt eden ot sesi tek can yoldaşım. Dağları inceliyorum. Sis kaplı şapkaları pek yakışmış. Bulutlar bu şapkadan sızan birer tavşan olmuş alabildiğine zıplıyorlar. Berrak bir özgürlük kokuyor, tabiat birbirini kucaklıyor âdeta.

Serin esen ince bir rüzgâr yüzümü yalayıp geçiyor. Rüzgârın tatlı dokunuşları sürdükçe sabahki mahmurluğumdan eser kalmıyor. Diriliyorum. Diriliyorum dirilmesine de, itiraf ediyorum. Aslına bakılırsa hikâyem hiç de iç açıcı değil. Bu sabah yürüyüşleriymiş, yok doğayı, ağacı çiçeği böceği izlemelermiş, hepsi birer kaçış.

Kaçıyorum. Bohem bir kadınım ben. Tırtılın kozadan çıkıp havalanması üç beş gün gezip hakkın rahmetine kavuşması kadar yalın bir hayatta bohem olmamak elde değil. Sırtıma gri bir urba geçirip derviş kılıklı bir bilgin olsam da, yan sokaktaki Bakkal Mahmut’un çırağı olsam da ne değişecek? Gideceğimiz yer aynı. Hiç…

İç sesimle dövüşe dövüşe yolu epey geçtiğimi fark ediyorum. Normal şartlarda U dönüşü yapıp geldiğim yöne dönecekken gözlerim yolun bitiminde iki yanı cılız ağaçlarla sarmalanmış toprak yola takılıyor. Ne zamandan beri buraya kadar gelmeme rağmen merak edip yolun sonunda ne var diye içimden geçirmemişken şimdi kör şeytan beni dürtüyordu.

E haydi ne duruyorum, ayaklarım geri geri gitse de tam zamanı deyip kendimi toprak yolun akışına bırakıyorum. Yürüyorum yürüyorum bitmiyor, sabırla devam ediyorum. İlerde yolun bitiş noktası küçük bir çizgi şeklinde görülüyor. Çizgi mi, yoksa başka bir şey mi, gözlerimi kısarak görüş mesafemi daraltıp baktığımda kırmızı renkli uzun ince sallanan bir kilim mi dersin yolluk mu dersin artık hak getire, varlığıyla rahatlıyorum. Bir ilk çağ mağarasında yaşayan canlı kalıntılarına rastlamanın verdiği o tuhaf şaşkınlık ve sevinç sarıyor dört yanımı. En azından yürüdüğüm boşa gitmeyecek, bir gizem perdesi aralanacak ya, bu bana yetiyor. Bacaklarım sabırsız. Çok yürümenin verdiği o rappıdı rappıdı asker adımlarım gitmiş yerini ölgün ve sallapati adımlara bırakmışken kilimin hatırına yeniden kanatlandım. Yürümüyorum, âdeta koşuyorum. Arkam sıra bıraktığım ağaçların cinsi, yayılan çiçeklerin kokusu ve ıslak toprağın insanı mayhoş eden dokunuşu o sıra ilgi alanım dışına çıkmayı başarıyor. Hedefe takılıyım şu sıra.

Nihayet her yolun bir sonu var derler ya, geldim işte. Kırmızı kilimin örttüğü, basık tavanlı olduğu belli olan önünde minik bir terasla kümelenmiş evin önündeyim. Ahşap kutu gibi unutulmuş bir ev... İşin tuhafı yanında yöresinde hiçbir ev yok. Evin arkası özenle sürülüp ekilmiş. Domates, patlıcan, biber çitilleri, yerde sarmaşık olup sarılmış çilekler, karpuzlar… Tam bir meyve cenneti. Verimli ve bakımlı toprağım diye bağırıyor. Seyirlik bir panayır yeri gibi mübarek, yok yok.

Uzun uzun baktığım bu minik ev gözümde birden devleşiyor. Kutsal ve terk edilmiş bir ayin yeri oluyor, canlılığını sürdürse de bir insan soluğu olamazmış hissine kapılıyorum nedense. Oysa yaşam akıyorken bu denli neden böyle bir yanılgıya inandırmak istiyorum ki kendimi? Şüphesiz kıskanıyorum. Huzuru tadan o canlıyı kıskanıyorum, başka bir açıklaması olmaz. Bahçenin o göz alıcı ihtişamı hep böyle fütursuzca sürecek ve ben orda saniyeleri unutup zamanı potasında eritecek miyim? Avucunuzu yalarsanız, siz de ben de sevgili okuyucu. Ufak bir mutluluk histerisine kapılmaya gör, bir çift göz, kulağına çarpıp yankılanan tok bir ses, silkeleyip gerçeğe dön komutunu verir. Şu an olduğu gibi…

“Kim var orda?”

Ses tam karşıda terasla odanın bitiştiği pencerede yayılıyordu. Yüzünü seçememiştim. Yaşlı bir kadın sesiydi. İçerisinin karanlığı dışarının can alıcı aydınlığına tezattı.

“Şey, ben rahatsız etmek istemedim,”

Kadın gülümsedi. Ön dişinde görünen metal beyazlık karanlıkta net seçiliyordu. Oldukça esmer bir kadındı.

“Gelişin bir tesadüf olamaz. Yolun demek ki buraya çıkacakmış, er ya da geç.”

Kader çarkımdan dem vurup kehanetten söz etmesi hoşuma gitmemişti. Fazla geri kafalı buldum. Bakışları hâlâ üstümdeydi. Bir an kaçıp gidesim geldi. Ama ya dediği doğruysa, ya boşuna bu yola sapmamışsam?

“Ne dikilip duruyorsun orda öylece, içeri gelsene.”

İşte şimdi geri dönüşümün olmadığı kanaatine vardım. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete havasında acelesiz adımlarla ahşap evin terasına yürüdüm. Kadın kapıyı yavaş yavaş açtı. Bir ölü ağzı gibi açılan kapı dilsizdi. Dişsiz ağzı vardı. Nice sırlara ketum kalmış asırlık bir çınar ağacının ölü ağzıydı. Esefle dudağını bükerek kenara çekilip bana yol verdi. İçeri girdim. Mahzeni andıran bu karanlık yer yaşayan bir ölünün soluğunu dolduruyordu. Varla yok arası bir hudut, tıpkı ölümle yaşam arasında kalan o kıyıcı bıçak ucu çizgi gibi.

Kadın, pencere kenarına yerleştirdiği, ayakları ceviz oymasından yapılmış alacalı koltuğuna sessizce tünedi. Eline aldığı tığlarla yaprak yeşili örgüsüne döndü. Devinimleri kederli bir yas ağacını andırıyordu. Keza taktığı siyah tülbendi ve bir rahibe kutsallığında sallanan uzun siyah etekliğiyle baştan sona yürüyen bir yas ağacıydı. Bir müddet ses etmedi. Çatık kaşlarıyla işine koyuldu, beni o meşum karanlıkta unuttu. Artık ben de eşyanın bir parçası olmuştum. Sessizlik içimi daraltmıştı. Boğazımı temizledim. Hırıltılı sesimle irkildi, elindeki tığı koltuğun köşesine bırakıp,

“Konuşmanızı bekliyorum küçük hanım, ah, buraya gelen kadınlar ne geveze, ilk defa şaşırttınız beni.”

“Kadınlar? Anlamadım.”

“Yaşlı bir falcının kıyıda köşede kalmış üç beş kehanetine damak eden dünyalıdan biri değil misin? Ah Tanrım yapma! Aziz Pavlus adına deyip mır mır dudaklarını kıpırdatarak istavroz çıkardı. Yoksa hakikaten az önceki rahibe benzetmem gerçek miydi?”

“İnanın tesadüfen yolum düştü, Her sabah yürüyüş yaparken daha önce hep merak ettiğim ama bir türlü cesaret edip yürümediğim bu yola düştüm ve şu an da gördüğünüz gibi buradayım.”

Ne uzun ve sıkıcı bir açıklamaydı. Oysa kadının hoşuna gitti.

“Dürüstlüğünü sevdim. Gönüllü bir fal açmak istiyorum sana, tabii istersen.”

Kim istemezdi ki? Gözlerimin içi parladı. Heyecanıma ortak olan o tok sesiyle, “Konsolun üstündeki bezde,” dedi.

Ne olduğunu anlamadım. Talimatına uyup konsola seğirttim. Hakikaten kirli beyaz bir sömeleği andıran bez tozlanmış konsolun üstünde alıcısını bekliyordu. Bezi avuçladığımda uçları sert kalın kartların varlığını hissettim. Tarot kartlarıydı belki de.

Kadın kutsal bir vazifeye soyunmuş ehli kişilerin sükûneti içinde bezi katlarından ayırıp kartları aheste aheste dizdi. Yüzüne her zamankinden daha vakarlı duruş oturttu. Dudakları kıpır kıpırdı. İsmimi sordu, bir de doğum yılımı. Kartları iki saat kardıktan sonra açtığı kâğıtlara sevgiyle dokundu. Titiz parmakları çarçabuk sıralamayı yapıp, asıl heyecanlı kısma geçti. Kartlar arasında bağıntı kuruyor, bunu küçük fısıltılar halinde çıkardığı seslerle yapıyor, kah kaşlarını çatıp kah şeytani bir muziplikle kurduğu orantıya çıkarımlarda bulunuyordu. En sonunda bana gözlerini dikip,

“Yaşanmamış bir hayatı taşıyorsun kızım, sana ağır gelen seklem belini bükmüş, yazık ki bedenin kadar ruhun da bir o kadar naif…”

Ne beylik bir laf’tı. Laf işte…

“Yola çıkmadan iyi düşün, kalmak istersen ruhunu temizlerim, acı çeken bir canlı görüyorum karşımda. Şu gördüğüm iskelet yığının sadece etten kemikten ibaret değil. Ruhun darbe almış.”

Saçlarımı yolasım geldi. Kadın bana canlı cenazeymişim, sanki ölmüşüm de gömmeyi unutmuşlar gibi davrandıkça kabıma sığamaz oluyordum. İçin için hayıflandım. Ne zorum vardı da bilmediğim yollara sapıp bu deli kaçkını yaşlı bunağın diline malzeme olmuştum. Artık sakız olmuştum. İmkânı yok iyice eveleyip gevelemeden beni bırakmazdı.

Acaba şimdi ne yumurtlayacak diye merakla beklerken, büyük büyük ninemin kaderini yaşadığımı iki kuşak önceki bunalımların sülale boyunca  sürdüğünü, bu uğursuzluk nihayetlendirilmezse bir ocağın ölene kadar kendini devir daim edeceğini, ölümden başka her şeyin çaresi olduğuna inanmak gerektiğini saydı da saydı. Kolayı vardı ama… İşte aması hikâyenin kilit noktasıydı. Küçük bir meblağla halledilebilecek, üstelik sonraki kuşakları da garantiye alıp onların hayır dualarını da alabilecektim. Bu çark sonsuza dek böyle ters dönmeyecekti. Ne büyük bir fırsat! Öyle ki geçmişle geleceği büyük büyük ninemle hayatımda henüz olmayan beyaz atlı prensi mi harmanlayabiliyordu. Aynı kalburun üstünde Allah ne verdiyse elediği kadarıyla “kalanlar sağlar bizimdir” hesabı yapabiliyordu.

Başlangıçta fazlaca ciddiye almıştım. Şimdi gülüp geçiyordum. Hep böyle değil midir?

“Eee, kızım, kader çarkına başlıyor muyuz?”

Beni bir gülme tuttu. Dilime kadar gelen bütün tümcelerimi alelade geri tıktım. Ağzım yeşillendi. Acı bir tat yayıldı, zehirli sözcükler iplik iplik hava kaldı. Her harfin bacağı sallanıyordu. Uzun kelam edemezdim, bağım kopmuştu. Sallanan harfler gibi.

“Başlatma çarkına.”

Son sözüm buydu. Ama kaba, ama nezaketsiz. İçimden geçen şimdi dilimde idi.

Ah, kadının yüzü. O şerefe nail oldum sevgili, üzgünüm. Esmer yanaklarında mor salkımlar açtı. Mor salkımların gölgelediği keskin gözaltı kırışıkları birden derinleşti, sinirli göz kapaklarına bulaşan göz kaleminin koyu gri görüntüsü derin bir hat oluşturmuştu. Kelimenin tam anlamıyla bilge duran suratı bir cadı formuna dönüşmüştü. Ağzını bıçak açmıyordu. Şaşkınlığından silkelenip bana cevap verene kadar çoktan evimin yolunu tutmuştum.

“Pişman mıydım?”

“Evet.”

“Neden?”

“Değerli vaktimi bir postmodern dolandırıcıya hibe etmiştim.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR