On dakikadır uyanmış donuk gözlerle güneşliğin ardındaki korkuluklara takılmıştı gözlerim. Geceleri yoldan geçen araba farının ışığıyla gölgelerin odada uzayıp kısalmasını izlerim. Sabahleyin bir iki serçe konar bazen. Annem kapıyı yavaşça açıp içeri girdi. Yazmasını sıkı sıkıya bağlamıştı yine. Boynunu örttüğü zaman gece eve babamın gelmiştir. Uykusuzdu. Pencerenin dibindeki çekyata oturdu. Sehpadan bir sigara alıp yaktı. Sigarasını yakarken ucuna odaklanan gözleri bana kaydı. Annem göz göze geldiği kişiyle hemen konuşmaz. En az beş saniye sürer söze girmesi.
“Yumurta kırayım mı sana?”
“Olur.”
“Yeleğimin cebinde bozukluk var.”
Oda soluk kokuyor. Salih amca açmış mıdır dükkânı şimdi? Yataktan çıkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Lavabonun camları buhar yapmış. Duvara yaslanmış bir çift terlikten damlalar süzülüyor. Hava güneşliyse Papi’yle Koço’yu da salarım biraz. Annemin yeleğinin cebinden bozuklukları alıp çıkıyorum. Salih amca dükkânı açmış, hava güneşli. İçeri girdim Serpil’de orada. Umursamaz bir tavırla süzdüğünü görebiliyorum beni.
“Senin bıyığın da mı çıkmış bücür?”
“Sana ne? Üç yumurta, iki ekmek versene Mehtap.”
Salih amcanın kızı Mehtap büyük dudaklarıyla cam gibi şeffaf küçük poşete üfledi. Yumurtaları usulca yerleştirdi. Çıkarken Serpil’e baktım göz ucuyla. Ağzındaki sakızı yaya yaya çiğneyip beni süzmeye devam ediyor. Pastel yeşili boyasıyla kır evini andıran bakkaldan çıkarken Papi’nin bugün kaç takla atacağını düşünüyorum. Dün keyfi yoktu. Koço çok sakin bir güvercin. O da paçalı ama Papi’ye benzemiyor. Erman’ların evini geçince babamı gördüm. Saçları parlıyor. Kapının önünde ayaklarını merdivene dayamış paçalarını siliyor. Sigarası ağzında, gözlerini kısmış. Islak saçları eğilince alnını kapatıyor.
“Nereye Baba? Yumurta getirdim.”
“Siz yiyin,” dedi kısık sesle. Ayakkabılarını ayağına geçirmiş, topuğunu işaret parmağıyla düzeltirken onu izliyorum. Yola çıkıyor. Omuzlarını yükseltip kemerini beline oturtuyor. Annem cama tıklıyor. Ona bakıyorum. Yüzü donuk, sönmüş. Suat hocanın okulun bahçesine ektiği tutmayan sarı begonyanın yaprağına benziyor. Elips şeklindeki paspasın çizgisinde ayakkabılarımı çıkarıyorum. Kapının tokmağı soğuk. İçerisi kolonya kokuyor. Anneme poşeti veriyorum. Mutfağa geçiyor. Tavayı kızdırıp yumurtaları kırıyor. Kulaklarım yumurtada. Sanki konuşmasını bekliyorum. Tıss diye bir ses, ardından kısa bir fokurdama. Annemle konuşmadan kahvaltımızı yapıyoruz.
Çatıya çıkıp Papi’yle Koço’yu salıyorum. Diğer evlerin çatılarını izliyorum. Serpil’in çatısını da. Papi tam dokuz takla atıyor. Koço da beş. Papi sever güneşli havaları. Gözümü bir saniye bile ayırmıyorum ondan. Aşağı mahalleden Serkan göz koymuş Papi’ye. Okulda Erman’a söylemiş. Papi bir yere konmasın diye yorulduğu zamanlar alkış tutuyorum. Geri geliyor. Alıştırdım onu. Elimi buğday poşetine daldırıp avucumda oynuyorum. Geçen yaz dedem ölünce getirdi babam Papi’yle Koço’yu. Dedem şimdi olsa o da çok severdi onları izlemeyi. Buğdayı çatıya serpip alkış tutuyorum. Hemen geliyorlar. Bir tur daha attırıyorum onlara. Sonra yerlerine koyuyorum.
Güneş tepeye doğru yükseliyor. Uzaktan demir çelik fabrikalarının gürültüsü işitiliyor. Serpil’i düşünüyorum. Evden çıkıp top sahasına doğru yürümeye başlıyorum. Çoğu ev sıvasız. Kapılardan çıkan gıcırtılar yoldan duyuluyor. Yolun sonundan belediye otobüsü iniyor. Mavi boyası sönmüş, dökülmüş. On dakika sonra varıyorum top sahasına, Erman kenarda oturmuş turnuva maçını izliyor. Beni gördü. Elini kaldırıp bana bağırıyor. Yanına gidiyorum. Somurtkan çocuk Erman. Maçları sever, beş mahalle ötede halı saha maçı olsun, Erman tribündeydi. Sorsan çok iyi oynar ama eh işte… Saçları çok kısaydı Erman’ın. Kısa, kıvırcık ve sertti. Alnından ter damlacıkları görülebiliyordu.
“Nerdesin oğlum sen? İsmail bir gol attı. Görmen lazımdı.”
“Kahvaltı yaptım. Anca gelebildim. Nerden attı?”
“Orta sahanın az ilerisinden. Şahane bir goldü oğlum.”
“Biz ne zaman oynayacağız?”
“Haftaya. İsmail’ler eler oğlum zaten bizi. Baksana adamlar nasıl oynuyorlar.”
Sustum. Gelirken elime aldığım otları yoluyorum elimde. Maçı izliyoruz sessizce. Erman’ın gözleri maçta. Arada bir bana bakıyor. “Gördün mü,” diyor “Serkan nasıl faul yaptı.” Başımla onaylıyorum onu.
“Suratın beş karış hayırdır?”
“Hiç.”
“Akşam gelmiyor musun yoksa Serpil’e?”
“Nerden çıktı?”
“Dedik ya oğlum bu akşam gideceğiz diye. Nerenle dinledin dün?”
“Bilmiyorum.”
“Oğlum kızlardan hoşlanmıyor musun sen yoksa?”
“Bırak ya.”
“Valla bak. Kuşlarla kafayı bozmuş diyorlar. Papi papi diye geziyor muşsun çatıda.”
“Ne alakası var.”
“…”
“Geliyorum akşam oğlum. Unutmuşum bir an.”
“İyi. Osman da gelecek bizle haberin olsun.”
“O niye geliyor? Hani ikimiz tek gidecektik.”
“Yanıyorum diyor. Geçen yazdan para biriktirmiş güya.”
“Sevmiyorum o çocuğu.”
“Ben sanki bayılıyorum. Kopya veriyor o kadar biyolojide. Yalvardı ben de geleyim diye. Bir de abisinin arabasını getirecekmiş.”
“İyi. Kaçta gideceğiz?”
“On birde Salih amcanın bakkalına bakan boş inşaatta buluşalım. Oradan gideriz.”
Maç bitimine yakın tribünden kalkıp tellere yaklaşıyoruz. Erman arada Serkan’a sövüyor. Katılıyorum ben de. Maç bitiyor. Dağılıyoruz. Eve gelirken Serpil’i düşünüyorum. Altmış beş yaşındaki Hacı Mirza’nın dokuz kızından yedincisiydi. Lise son sınıftan atılmıştı. “Bir de baban hacı olacak,” demişlerdi. O da, “Hacı değil ,sadece Arabistan’da çalışmış,” derdi. Hacı Mirza dumanaltı kahvehanelerde gecenin geç saatlerine dek kumar oynayınca ikinci karısı eve başkalarını almaya başlamış. Söylenene göre dokuzuncu kız da Hacı’dan değilmiş. Beş ay önce Hacı Mirza’nın evinin önüne gece geç vakitlerde egzozu patlak, yüksek ses müzik açan şahinler, doğanlar gelmeye başlamıştı. Hatta bazen lüks arabalar oluyordu.
Evde boğuk spiker sesleri annemin sigara çekişlerine karışıyor. Pencereye bakıyorum. Korkuluklar uzayıp kısalıyor yine odanın içinde. Erman’ın söylediklerini düşündüm bir an. “Kızlardan hoşlanmıyor musun yoksa?” sorusu kulağımda çınladı. “9/C'den kıt ramço bile milli olmuş sen hâlâ papi peşindesin,” demişti geçen gün de pazarda. Canım sıkıldı bir an. Papi’nin uçuşunu, takla atışını düşünüyorum bir an. Ferahlıyorum.
“Anne ben geç gelirim bugün.”
“Nereye?”
“Ermanlara.”
“Hayırdır bu saatte?”
“Bir kitabım kalmış onda.”
“E yarın alırsın?”
“Yok, lazım şimdi.”
Annem dumanını savurup gözlerini üzerime dikiyor. İnceden süzüp, biraz sessiz kaldıktan sonra, “İyi, git bakalım,” dedi. Ayakkabılarımı alıp kapıyı açınca yere bırakıyorum. Ayağıma geçirip işaret parmağımla topuğunu düzeltiyorum. Yola çıkınca kemerimi belime oturtuyorum. On beş dakika daha vardı buluşma saatine. Acele etmeden yürüyorum. Yaz serinliğinin getirdiği bir yaprak kokusu geziyor. İşaret parmağımla bıyığımdaki teri alıyorum. Dudağıma doğru çekiştiriyorum sanki çok gürmüş gibi.
Salih amcanın bakkalının önünden geçince Serpil’i içerde gördüm. O beni görmedi. Altmışlık ampul ışığının altında bile saçları sapsarı görünüyor. Mehtap’a bir şeyler anlatıyor hararetli bir şekilde. Elini de eski demir masaya vuruyordu. Gülüşüyorlardı. İnşaata yaklaşınca suya atılan izmaritlerin tıslamalarını duydum. Osman’la Erman gelmişler. Osman’la tokalaştık. Burnunun üstündeki iri sivilcesi karanlıkta bile belli oluyor. İri terli elini cebine sokup paketini çıkardı. İçinden bir sigara uzattı. Sigarayı yakıp Salih amcanın dükkânını izlemeye koyuluyorum. Biraz sonra Serpil bakkal kapısında görünüyor. Osman’ın abisinin arabasının önünde buluşuyoruz. Arabaya geçip yakındaki ormana doğru yola çıkıyoruz. Arkada Serpil’in Erman’la Kürtçe konuştuğunu duyabiliyorum. Anlamasam da kulak kabartıyorum.
Ormanda bir çamın altına park edip biraz yürüyoruz.
*Qırej (Kürtçe) : Kirli.






