Tepeyi Aşınca
Kırmızı topraklar üstünde yürüye yürüye bir hal olmuştuk. Toprakta yürümek iyi gelir diyorlar bir de. Mecalimiz kalmadı, öldük yorgunluktan. Birden yağmura benzer bir çiselemenin altında bulduk kendimizi. Bu tepenin arasında devasa bir şelale var dediler. Tepeyi aşınca gördüğümüze inanamadık. Anlatılandan daha büyük bir su çok yükseklerden bir göle akıyordu. Bu göl neden kırmızı, diye sordu arkadaşlardan biri. Sen yoruldun, yoruldun diye böyle görüyorsun, dedi başka biri.
Herkes geçti yüzünü yıkadı. Ben kanla yıkamam yüzümü, dedi gölü kırmızı gören arkadaşımız. Suyun kırmızı olmadığını, cam gibi berrak olduğunu anlatamadık. Anlatamayınca üstelemedik artık.
Kontörsüz Pezevenk
Yayla değil de sanırsın koca bir cırcır denizidir durmadan çalkalanıp ses üreten. Gözümü nereye döndürsem orada yükselen devasa bir orkestra. Kulakla değil, gözle duyulan ses, öyle. Ama yayla dediğimiz yer sessiz bir dünya olmayacak mıydı?
Çocuklar tarafından masalardan alınıp atılan pirzola kemikleri köpeklerin ağzında tatlı bir kıtırdama. Kıtır kıtır, kıtır kıtır. Lezzetli tarafları onlara mı gidiyor ne?
"Anne elindekini çabuk ye kemiğini bana ver," diyor güneş gözlüğünü çıkarıp masaya atan küçük kız.
"Kızım fazla yaklaşma, ısırabilir hayvan seni."
"Baba ben onun karnını doyuruyorum, niye ısırsın ki beni?"
Babanın ağzındaki yumuşak pirzola parçası daha bir güzel lezzete dönüşüyor kızı böyle deyince.