Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Şubat 2022

Söyleşi

Reyhan Karaarslan: "Yazıyordum çünkü yazarken hatırlıyordum."

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Reyhan Karaarslan ile ikinci romanı Göz Güneşe odağında yapmış olduğum söyleşi Alzheimer hastalığından mustarip olmanın unutma-hatırlama izleğinde insan hayatına nasıl devam edebilir, ne hisseder ve en az hastanın kendisi kadar bu süreçler yakınlarını nasıl etkiler soruları üzerinden gerçekleşti. Zihinde oluşan yoğun sis perdeleri, kalın duvarlar bir ömrü hiç yaşanmamış olarak karşımıza çıkarabilir mi? Bu durumda nelerle yüzleşiriz; yüzleşebilir miyiz? Göz Güneşe odağında Alzheimer hastalığının zorluklarına dair, insan ömrünün tanımı olan hatırlamaya ve unutmaya dair Reyhan Karaarslan ile gerçekleştirdiğim kapsamlı söyleşimiz için buyurun lütfen.   

Aynur Kulak: Edebiyatın yaşamınız üzerine etkisinden konuşarak başlamak istiyorum. Edebiyat ile kurduğunuz bağ ilk olarak ne zaman başladı?

Reyhan Karaaslan: Kendimi bildim bileli kitaplarla aram çok iyiydi. Okumayı da bir şeyler karalamayı da severdim. Bunda kitapların çokça bulunduğu, okunduğu bir evde büyümemin de etkisi oldu sanırım, şanslı bir çocuktum. Lise yıllarında kısa metinler, öyküler yazmaya başladım. Yazarak yaratabildiğim dünyayı gördükçe yazıya daha çok bağlandım, doğal olarak da kitaplara tabii. Her şeyin mümkün olabildiği, özgürce dolaşabildiğim ve sadece bana ait olan bu dünyada mutluydum. Aynı zamanda kendimi de keşfediyordum. İlk tohumlar böyle atıldı diyebiliriz.    

AK: İlk romanınız Vanilya 2013 yılında yayınlanıyor ve Göz Güneşe romanınız ile sekiz sene sonra yeniden okuyucu ile buluşuyorsunuz. Sekiz senenin uzun bir süre olmasından ziyade Göz Güneşe romanını size yazdıran sebepleri, bu aralıkta yapmış olduğunuz yolculukları konuşmak isterim. Göz Güneşe’yi yazmaya karar vermek nasıl bir yol alışın sonucuydu?

RK: İlk romanımdan sonra yeni bir metin için acele etmek istemedim. Zihnimde olan ve yazmak istediğim meselenin belli bir olgunluğa erişmesini bekledim. Bu da yaklaşık 5-6 sene sürdü. Bu süreçte daha çok okudum, pek çok iyi metinle karşılaştım, daha çok düşündüm, daha çok çalıştım ve elbette yazmaya devam ettim. Tüm bunları yaparken zihnimi meşgul eden meseleler ise hep bellekle ilgili kavramlardı. Bu dönemde yazıyla olan ilişkimi de sorguluyordum. Neden yazıyorum sorusuna cevap aramam, yazıyla kurduğum bağın dinamiklerini öğrenmek istemem beni zihnen bellek meselelerini etrafında döndürüp durdu. Yazıyordum çünkü yazarken hatırlıyordum. Bir gün yazdıklarımı hatırlamazsam ne olurdu? Sırtımı nereye yaslardım? Geçmişimi, beni inşa eden şeyleri unutursam ben varım diyebilir miydim? Var olmak için geçmişime, anılarıma, hayallerimi, sevdiklerime hatta sevmediklerime ihtiyacım vardı. Diğer taraftan hatırlanmak da bir o kadar önemliydi. Anıların hatırlanmadığı bir noktada başkalarınca hatırlanıyor olmak da tek başına pek anlamlı olmazdı sanırım. İşte tüm bu düşünceler, konusu ne olursa olsun bir şekilde yazdıklarıma sızdığında Göz Güneşe’ye başladım. Kendime sorduğum soruların cevaplarını bir bakıma arama yolculuğum benim Göz Güneşe.  

AK: Göz Güneşe ana konusu itibariyle Alzheimer -veya Demans da diyebileceğimiz- hastalıktan mustarip yaşlı bir kadının bir bakımevindeki yaşamına odaklanıyor. Kalın sis perdelerinin, duvarların, sonsuz bir muğlaklığın mevzu bahis olduğu, tüm bunlar düşünüldüğünde hastaya çok zor ulaşılan bir durumu metnin odağına yerleştirmek çok zor olmalı diye düşünmeden edemedim romanı okurken. En az bu hastalığı yaşamak kadar zor bir durum, ne dersiniz?

RK: Çok kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Unutuşun zihinde yarattığı boşluğu anlamak, onu tanımlamaya çalışmak hatta o boşluğu hissetmek için zihni zorlamak elbette yorucuydu. Ben de Şule’yle birlikte hatırladım, onunla unutuşun karanlığında kaldım. Beden yok oluşa doğru giderken zihni canlandırıp yaşamla doldurmaya çalışmak metinde her ikimizin de soluklandığı kısımlardı. Sanırım en zoru bedenin imkanlarını kaybetmesini ve bunun yaratacağı hisleri tasavvur etmekti. Tüm bu zorluklar diğer taraftan metnimi biçimsel olarak keyifli ve ilginç hale getirmenin yollarını da arattırdı bana. Kurduğum dilsel yapıyla her defasında yıkılıp yeniden kurulmaya çalışan sorunlu bir zihnin yarattığı ağır havayı bir miktar da olsa dağıtmaya çalıştım. Şule ne kadar güçsüzse dilin o kadar güçlü olmasını istedim. Bir bakıma metnimin sırtını da dile yaslamış oldum.  

AK: Başlık atıla atıla ilerlediğimiz bir roman okuyoruz. Bu başlıklar sürecin nasıl adım adım gerçekleştiğine, kalın sis perdesinin nasıl oluştuğunun önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın tam ortasına denk gelen "Basınç Dışarıdan İçeriye" bölümü mesela her şey anlamını yitirmişken, unutulmuşken, içine düşünülen durumu anlamlandırmaya çalışan, bunun için gerçekten çabalayan zihni çok iyi anlatıyor. Bu şekilde bölümlere ayırarak yazmak hep var mıydı kafanızda yoksa yazım sürecine girince mi oluşmaya başlayan bir yapı oldu?

RK: Metnim zihnimde bölümlere ayrılarak yazılmıştı. Kahramanımın bakımevi ve bakımevi öncesi yaşamıyla ilgili yazmak istediklerim belliydi. Neyi anlatacağım, nasıl anlatacağım, biçimsel olarak metnim nasıl olacak. Tüm bunlar yola çıkmadan önce ana hatlarıyla zihnimde oluşmuştu. Ama şunu da belirtmeliyim ki yazma sürecinde o zihnimdeki plana tam olarak uyamadım. Değiştirdiklerim ve vazgeçtiklerim oldu. Metin kendi kuvvetini elde edince her istediğimi ona veremediğimi fark ettim ve onunla uzlaşmayı tercih ettim. Okunması kolay bir metin yazmadığımın farkındaydım, yazma sürecinde tam olarak bilinçli olarak yaptığımı söyleyemesem de belki de bölümlere ayırarak hem kendim hem de okur için nefes alınacak küçük alanlar yaratmak istemiş olabilirim. "Basınç Dışarıdan İçeriye" bölümünde içimizle dışımızın çelişkisini göstermeye çalıştım. Bize öğretilen ya da dayatılanlarla neyin doğru neyin yanlış olduğunun bilinememesi durumunun yarattığı kafa karışıklığının Şule’nin zihni üzerinden sorduğum basit sorularla anlaşılmasını istedim. Umarım başarabilmişimdir.

AK: Kitabın sorduğu iki soru, “Nasıl varlığa geliriz?” ve “Nasıl varlıktan çekiliriz?” özellikle ikinci sorudan yol alarak var ettiğimiz hayatımız, varlığımız nasıl geriye çekilir; bu geri çekilme esnasında nasıl gerçek kişilerin yerine zihnimiz yeni kişiler yaratır ve buna inanır konusunu konuşmak isterim sizinle. Özellikle romanın italik yazılan kısımları zihnin geriye çekilmelerden kaynaklı oluşan boşlukların nasıl doldurulduğu konusunda önemli izlekler çıkarıyor önümüze.

RK: “Nasıl varlığa geliriz?” sorusuna bulduğumuz cevaplar, eğer net bir cevabı varsa tabii, “Nasıl varlıktan çekiliriz?” sorusunun cevabını bulmamıza da yardım edebilir belki. Çok basit bir cevap vermek gerekirse, fiziksel olarak varlıktan çekilmek, bedenimizin olanaklarını kaybedip sönmesi. Ancak metnimde hem fiziksel olarak varlıktan çekilme yani ölüme doğru giden bir süreç hem de zihni melekelerin kaybolmaya başladığı/kaybolduğu bir süreç var. Her ikisinin de sonunda da aslında varlıktan çekiliyoruz. Birinde bedenin yaşam fonksiyonlarını kaybetmesiyle diğerindeyse zihinsel fonksiyonların zarar görmesiyle unutarak, hatırlamayarak o sona gidiyoruz. Şule, bedeninin yok olmaya doğru giden sürecine müdahale edemeyeceğinden zihnini canlı tutmaya, kendini yaşamla doldurmaya çalışarak zihnini kontrol etmek istiyordu, doğal olarak bunu da başaramıyordu çünkü zihni de artık onun kontrolünde değildi. Kaçınılmaz olan ölüm karşısında yaşama tutunmak için dar bir alanda yapabileceği tek şey anılarına sığınmaktı, sığınılacak bir anı yoksa da kendine anılar yaratmaktı. Bu anıları da metnimde italik yazarak göstermek istedim. Bu kısımlar metnimin içine ara ara süzülüp elini kaldıran, “ben buradayım” diyen benim ve Şule’nin dışında bir ses olmalıydı, en azından benim hayalim buydu.

AK: Bilinçli bir unutma-hatırlama değil, bilincin kontrolünde olmayan bir unutma-hatırlama hali bu hastalığın nirengi noktasını belirliyor. Bu kontrol edilemez durumun günlük ilişkilere yansımasını yaşlı kadının bakımevindeki ilişkilerinde gayet net görüyoruz. Alzheimer hastalığı özelinde hatırlama-unutma ekseninde kontrol edilebilir ve edilemez olanın farklarını konuşmak isterim.

RK: Bile isteye unuttuklarımızla Alzheimer hastalığında neyi unuttuğumuzu bile bilmediğimiz durumlar birbirinden elbette çok farklı. Birinde keyfiyet var. Her şey sizin isteğinize bağlı. Hatırlanması acı veren şeyler belleğin karanlık köşelerine atılabiliyor, bu arada tam olarak atılabildiğinden de emin değilim, bunu da söylemeliyim. Belki de sadece dile getirmeyip unuttuğumuza kendimizi inandırıyoruz, bu da olabilir. Sonuç olarak yok olan bir şeyden bahsedemeyiz. Alzheimer hastalığında ise hiçbir şey sizin kontrolünüzde değil, her şey ve herkes sizin için yabancı ve yeni. Sürekli olarak yeniden ve yeniden yıkılıp kurulan/kurulmaya çalışılan bir zihinden bahsediyoruz bu hastalıkta ve siz bununla mücadele etmek durumundasınız. Hatta karşı karşıya kaldığınız şeyin çoğu zaman ne olduğunu bile bilmiyorsunuz. Amaçsız ve anısızsınız. Sevdiğiniz birilerinin olduğunu seziyorsunuz ama hatırlayamıyorsunuz, sadece bir his, bir sıcaklık olarak içinizde beliriyor bunlar, bir de karanlık.

AK: "Gidilen Yer Işıklı". Kitabın son başlığı ve en önemli ifadesi bu aslında. Son sayfadaki şiirin son dört dizesini izninizle alıntılamak istiyorum:

ışığım

doğacağım

karanlığı

bekliyorum.  

Hastalık ve yaşanan süreçler düşünüldüğünde “Tam da bu işte” duygusu ile sonlanıyor roman, bu dört dize okunup roman bittiğinde. Karanlığın söz konusu olması ışığın ortaya çıkmasındaki en önemli hakikat; bu dizeler hastalığı da göz önünde bulundurarak bu yönüyle konuşmak isterim sizinle.

RK: Elbette her şey zıtlığıyla kendini var ediyor. Aydınlık olmasa karanlık, karanlık olmasa aydınlık anlamını bulmuyor. Ben de sorunlu bir belleği ancak aydınlığın karşısındaki karanlıkla anlatabilirdim. Zihindeki boşluk karanlık olmalıydı. O boşluk, gökyüzüne sonsuz aydınlığa bakmanın yarattığı huzuru değil, nereye gideceğini bilmeyen, hiçbir şey görmeyen birinin yaşadığı tedirginliği ve korkuyu barındırmalıydı. Şule’nin karanlık içinde bir ışık görme çabası da bundandı. Yarattığı anılarla o, kendi ışığını yaktı/yakmaya çalıştı. Metnimde ışık ve karanlık tezatlığını doğum ve ölüm kavramları üzerinden de anlatmaya çalıştım. Sürekli bir başa, ana rahmine dönme, her şeye yeniden başlama, sona gidilse de sonrasında hep en başa dönerek o sonsuz döngü içinde yer alma arzusu… Buna Şule gibi ışık olup karanlığı aydınlatma arzusu da diyebiliriz.

AK: Bir pandemi süreci devam ediyor hala ve dünya zihnini resetlemek istercesine yepyeni bir dönemin içine girdi. Dünya neyi resetlemek isteyerek, neyi unutma derdinde ve bu unutma eşliğinde yeniden başlayabilecek mi sizce? Daha da önemlisi bu yaşadığımız durumların edebiyata yansımaları nasıl gerçekleşecek?

RK: Bazen yaşadığımız tüm olumsuzlukları unutmamız gerektiğini düşünüyorum bazen de tam tersini. Unutmamalıyız hatta tüm detaylarına kadar hatırlayabilmeliyiz diyorum. Başka türlü nasıl ders çıkartırız ki? Pandemiyle birlikte yalnızlaştık, korkularımız, tedirginliklerimiz arttı. Kendimizi diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerle var ettiğimizi bir kez daha anladık. Umarım pandemi bittiğinde her şeye kaldığımız yerden devam etme telaşında olmayız, durup yaşadıklarımızı bir kez daha düşünürüz. Sürecin sonunda bizde oluşan hasarların envanterini çıkarma görevini de yine her zaman olduğu gibi edebiyat üstlenecektir. Bir şeyin içindeyken doğru analizlerin yapılması mümkün olmayabiliyor, yaşananlara biraz uzaktan bakmak gerekebiliyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024