"Yaşlanma korkusunu yenmenin en garantili yolu yaşanılan anın maksimum düzeyde tadını çıkarmaktır."
Herkesin kendine göre sorunları var ama hepimiz saatin tik-taklarından endişeliyiz. Çağımızın ayrılmaz parçası olan belirsizliği her tür nevroz için bahane olarak göstermek alışkanlık oldu. "Her şey çığırından çıktı," deyip duruyoruz ama kendi ruhumuzun da bu arada çığırından çıkmış olabileceği aklımıza gelmiyor.
Nörotik eğilimlerimizin "felakete sürüklenen dünya" maskesi altına saklanmaya bayılması bir yana, bu konunun gerçekten de endişe verici bir boyutu mevcut. Bir süre daha endişe çağı devam edeceğe benziyor: Devekuşunu oynamak istemeyen her insan için belirsizlikle yüzleşmenin zamanı geldi demektir bu. Aydın çevrelerde entelektüeller, "Azizim, yanlış zamanda doğmuşuz," gibi diyaloglarla birbirlerini teselliye çabalıyorlar. Zaten bu diyalogların sonunda taraflardan biri mutlaka Rönesans'ta, Antik Çağ'da, Atina ya da Roma'da, Orta Çağ'ın parlak dönemlerinde yaşamak için çok şeyler vereceğini söyleyerek bitirir tartışmayı.
Bu tip soruları "Biz bu çağda doğduk ve elimizden geleni yapacağız" türü Stoacı cevaplarla geçiştirmek de aptalca olur. Onun yerine gelin insanın zamanla olan ilişkisini inceleyelim. Bu çok ilginç ilişkinin detaylarını keşfedersek, belki zamanın bir düşman değil de bir dost olduğuna ikna oluruz.

İnsanlar Sadece Saatlerin Gölgesinde Yaşayamazlar
İnsanın karakteristik özelliklerinden biri de şimdiki zamanın dışında durup geleceğe ya da geçmişe bakabilmesidir. Gelecek ay veya gelecek yıl için bir taarruz planı yapan general, düşmanın nereden ve ne şekilde saldıracağını hayal edip ona göre bir savaş planı çizebilir. Böylece ordusunu savaştan uzun zaman önce olası tehlikelere karşı güvenceye almış olur.
Önemli bir günde konuşma yapacak bir konuşmacı yazacağı metni geçmişte yaptığı konuşmaları düşünerek daha kolay hazırlayabilir. Seyircinin tepkisini, hangi kısımların etkili olduğunu, hangilerinin olmadığını ve daha pek çok şeyi anımsar. Hayalinde olayı tekrar canlandırarak geçmişte ya şadığı bir deneyimi geliştirme imkânına sahiptir.
"Zamanın öncesine ve sonrasına bakabilmek" benliğin farkında olmayı zorunlu kılar. Bitkiler ve hayvanlar kantatif zaman birimleriyle yaşarlar: Bir saat, bir hafta derken bir yıl sonunda ağacın halkalarına bir yenisi ekleniverir. Fakat insanlar için durum çok farklıdır: İnsan zamanı aşabilen bir memelidir. Semantik (anlambilim) dalında araştırmalar yapan Alfred Korzybski insanı diğer varlıklardan ayıran başlıca unsurun zamanı sınırlama kapasitesi olduğunu belirtmektedir. Bunun sayesinde der Korzybski, "Geçmişteki işlerin meyvelerini ve şimdinin deneyimlerini sermaye yapabilme potansiyelinden söz ediyorum. İnsan hayatının, her seferinde, geçmişin mirası üzerine daha çok şey ekleme kapasitesini kastediyorum. Geleceğin bekçisi ve geçip giden çağların mirasçısı insandır demek istiyorum."
Psikolojik ve ruhsal açıdan insanlar yalnızca saatlere bağlı olarak yaşamazlar. İnsan için zaman, yaptığı işin önemine bağlıdır. Diyelim dün bir adam gününün bir saatini metroda işine giderken, sekiz saatini sıkıcı işinde çalışarak, mesai sonrası on dakikasını âşık olduğu insanla ve akşam olunca da iki saatini gece kursunda geçirdi. Bugün metroda geçen iki saatle ilgili hiçbir detay hatırlamıyor- zaten çok boş bir yolculuktu ve yol boyunca uyumayı tercih etmişti. Ofiste geçen sekiz saat de onda fazla bir iz bırakmadı; akşam kursunu ise daha yakın geçmiş olmasından ötürü biraz daha net anımsıyor. Halbuki sevdiği kişiyle geçirdiği on dakika bütün gece akimdan çıkmadı. O gece biri akşam kursuyla diğer üçü âşığıyla ilgli olmak üzere dört rüya gördü. Yani âşık olduğu insana ayırdığı on dakika, geriye kalan yirmi saate göre zihninde çok daha fazla yer kapladı. Psikolojik olarak onun için önemli olan zamanın birim olarak ne kadar uzun veya kısa olduğu değil yaşadığı deneyimin anlamıydı, diğer bir deyişle onun umutlarına, gelişmesine ve kaygılarına olan etkisiydi.
Ya da otuz yaşında birisinin çocukluğuna dair anılarına göz atalım. Beş yaşına gelene dek başından binlerce olay geçti ama otuz yaşma geldiğinde bunlardan en fazla üç veya dördünü hatırlayabiliyor: Arkadaşıyla oynamaya gittiğini ama arkadaşının daha büyük bir çocuğun peşine takılıp onu yalnız bıraktığını, Noel ağacının altında ilk kez üç tekerlekli bisikletini görüşünü, babasının eve sarhoş gelip annesine vurduğu geceyi ve köpeklerinin kaybolduğu günü. Tüm anımsadıkları bunlardan ibaret ama o, yirmi beş sene önce olan bu olayları dün ne yaptığından daha net hatırlıyor olmasına çok şaşırıyor.
Hafıza geçmişin bizim üzerimizdeki izinden ibaret değildir; o bizim en derin umutlarımızın ve korkularımızın bekçisidir. Hafıza aynı zamanda zamanla aramızdaki esnek ve yaratıcı bağıntının ispatıdır. O, bir saatin yanı sıra deneyimlerimizin niteliklerinin de belirleyicisidir.
Yine de kantatif zamanı yok sayamayız. Sadece zamanın tek boyutunun bu olmadığını anlattık. Zaman, Iinsan doğanın bir parçasıdır ve her yönden onun değişimlerinden etkilenir. Ne yaparsak yapalım insanın ömrü yetmiş ile seksen yıl civarındadır. Yaşlanırız ya da bir seferde çok iş yapmaya kalkarsak çabuk yoruluruz. Saatlerden ve takvimlerden kaçılmaz; insan da günü geldiğinde ölür. İnsanı ölüm konusunda diğer canlılardan ayıran özellik, ölümlii olduklarını bilmeleri ve ölü mü önceden algılayabilmeleridir. Zaman bilincini kullanarak hayatını kontrol edip planlayabilir.
Birey hayatım bilinçli bir şekilde yönlendirebilirse, zamanını da yapıcı amaçlar için kullanma fırsatı elde etmiş olur. Fakat ayak uydurmaya hevesli, başıboş olmayı seçer ya da seçimlerine göre değil de anlık dürtülerine uyarak hareket ederse kantatif zamanın kölesi durumuna düşer. Bu birey saatler ve dakikalarla hipnotize olmuştur. Haftada falanca saat ders verir ya da saatte şu kadar çivi çakar; günlerden pazartesi veya cuma olup olmadığına bağlı olarak kendisini nasıl hissettiği değişkenlik gösterir. Ne kadar özgürlükten ve orijinallikten yoksunsa zaman onun üzerinde o denli egemen olur. Zamana kölelik eden insan, kendini hapsolmuş hisseder. Kişi canlı olmayı başaramazsa -canlı kelimesini yaşamı nın yönünü bilinçli olarak seçmiş insanlar için kullanıyorum- zaman onun için yalnızca saat zamanını çağrıştırır.
"Dolu dolu yaşayan gerçekten yaşamış sayılır," der E.E.Cummings, "ama yüz yirmi yaşma dek yaşamış bir adam mutlaka dolu dolu yaşamıştır diye bir şart yoktur. 'O an bütün hayatıma bedeldi' dersiniz. Klişe gibi görünen bu laf aslında çok doğrudur. Tersini hayal ederseniz, uzun bir tren yolculuğuna çıkarsınız ve can sıkıntısından patlarsınız. Zaman öldürmek için polisiye romanlar okursunuz. Eğer zamanınız güzel geçseydi onu öldürmek ister miydiniz?" Zamanın avuçlarımızdan kayıp gittiği endişesinin kökeni, Hidrojen bombalarının kullanılacağı savaşlardan daha derinlerde bir yerlerdedir. Sonuçta her çağın, insanları ürküten kendine has nitelikleri vardır. Bir köpek için geçip giden bir ayın fazla önemi yoktur ama biz üzerinde düşününce daha fazla etkilenebiliriz. Zaman hep insanın düşmanı, ölümün gri yüzü gibi değerlendirilir. İnsanlar çok sık "Neyse ki za man bizden yana" deyip rahatça bir soluk alma ihtiyacı du yarlar. Zamandan korktuğumuzun en bariz kanıtı yaşlanma korkusudur. Bu korkunun su yüzüne çıkardığı soru zaman bilinciyle yakından ilgilidir:
Büyüdüğümüz, yaşadığımız için mi yaşlanıyoruz yoksa çürümeye ve yok olmaya yüz tuttuğumuz için mi? Bence C.G. Jung bireyin hayatını yaşayamadığı oranda ölümden korktuğunu söylerken çok haklıydı. Yaşlanma korkusunu yenmenin en garantili yolu yaşanılan anın maksimum düzeyde tadını çıkarmaktır.
Ancak daha da önemlisi, insanlar zamandan ürker çünkü yalnızlık, "boşluğun" o korkunç hayaletini canlandırır. Günlük yaşam bazında bu olayı can sıkıntısından korkmada gözlemleriz. Erich Fromm'un da belirttiği gibi, "insan sıkılabilen tek varlıktır." Can sıkıntısı bireyin "hastayken zaman geçirebileceği" tek anı tanımlar. Bireyin zaman anlayışının ona söylediği tek şey sonbaharı kışın takip ettiği ve günlerin ardın dan gecelerin geldiği ise, acı veren bir can sıkıntısı ve boşluk kaçınılmazdır. Canımız sıkıldığında uyumamız gayet ilginç ir. Uyuyarak bilincimizi kapatmayı ve âdeta yok olmayı isteriz. Her insan belli düzeyde can sıkıntısı duyar; her işin kendine göre monoton bir tarafı vardır. Ama birey faaliyetini özgürce seçmiş ve onaylamışsa amacı uğruna o işe katlanır.
Boş boş geçecek zaman beklentisi, yapılatak bir iş, gidilecek bir randevu uygulanacak bir plan olmadığını hissettirir bireye ve belirsizliğin bu kadarı insanı deliliğe kadar götürebilir. Macbeth, duyduğu suçluluk ve çektiği endişeler yüzünden, daha doğrusu içine düştüğü boşluk yüzünden yaşamın hiçbir anlamı olmadığına inanır.
Böylesine bir ruh hali içindeki insanın en birinci arzusu Shakeapeare'in dediği gibi, zamanı yok etmek veya kendini zamana karşı duyarsız hale getirmektir. Duyarsız hale gelebilme çabası, uyuşturucu bağımlısı olmaktan zaman öldürmeye kadar uzanan bir olasılıklar zinciridir. Fransızca ve Yunanca gibi dillerde tatilden bahsederken, "Falanca yerde şu kadar zaman geçirdim," denir. Biz bu ülkede de benzer bir yaklaşımla, "Burada şu kadar zaman harcadım," diyoruz. İnsanların zaman korkusuyla ilgili yapabileceğimiz başka enteresan bir saptama da, insanların farkında olmadan bir yerde fazla zaman harcamaları durumunda "iyi vakit geçirdikleri ni" varsayımlarıdır. Böylece "iyi vakit geçirmek", can sıkıntısından kaçmakla bir tutulmuş olur. Sanki tek amaç canlılığı mümkün olduğu kadar azaltmak olarak tespit edilmiştir. Fred Allen'in ironik sözcükleriyle aktarmak gerekirse, "Var olamamanın dayanılmaz güzellikteki büyüsü, hiçbir yarar sağlamayan bir kesintiye uğramıştır sanki."
Zamanın farkına varmanın nörotik, verimsiz yollarından biri yaşamayı ertelemektir. Bir ağacın veya hayvanın aksine insana şimdiki zamanın dışına çıkıp geçmişe veya geleceğe dönebilme şansı tanınmıştır. Yaşamı ertelemek adına verebileceğimiz en güzel örnek bu hayatta yapılan yanlışların cennette düzeltileceği, günahların ve sevapların orada halledileceği takıntısıdır. Cennette güzel şeyler vaat ederek insanların zihnini ekonomik ve sosyal problemlerden uzaklaştırmaya kimsenin hakkı yoktur. Bunu yapan din gerçekten de toplumun afyonu konumuna düşer.
Günlük hayatta herhartgi bir sorunla karşılaşan bireyin ilk işi, kendi kendine koleji bitirir bitirmez yapacağı şeyleri, evlenince her şeyin yoluna gireceğini ya da iş bulunca kazanacağı başarıları hatırlatmak olur. Mutsuzluk, can sıkıntısı ve ya amaçsızlık hissedince kafamızı başka yöne kanalize etmek amacıyla hep aynı soruyu sorarız benliğimize: "Olmasını dört gözle beklediğim güzel bir olay var mı? Varsa ne?" Geleceğe dair beslediğimiz umut, içinde bulunduğumuz anı öldürmemeli, bizi bir afyon gibi uyutmamalıdır. Sağlıklı ve ya ratıcı anlamda umut -ister dini bir amaç için, ister mutlu bir evlilik beklentisi olarak, isterse de mesleki başarıları içeren cinsten olsun- gelecekteki mutlu bir olayın sevincini şimdi den tattıran bir enerji kaynağıdır. Salt sevincin beklentisi bile şimdiki hal ve tavrımızı olumlu yönde etkiler.
Nasıl geri dönüp geçmişi tarayabiliyorsak, geleceğin hayalini de kurabiliriz. Bir sorunla yüz yüze gelince her zaman için "Ama en azından filanca yılda çok güzel şeyler yaşamıştık" demek elimizdedir. Peşinden koştuğumuz mutlulukları uzak geçmişte veya gelecekte aramaktan vazgeçmemek gibi bir eğilimimiz var. Kendimizi devamlı aynı efsanelerle oyala mayı seviyoruz. Cennet Bahçesi'ni tekrar tekrar dinlemeyi, çocukluk günlerinin saflığını anmayı, ister dünyevi isterse uhrevi olsun ütopyalar kovalamaya bayılıyoruz.
Yalnızca geleceğin umutlarına bağlananların bugünden kaçtıklarını söyledik. Maalesef geçmişte yaşayanlar için de bugünlerinden kaçtıkları geçerli. Geçmişin isli sayfalarından çıkmayı beceremeyenler, geçmişe duydukları sadakatin onlara cennetin kapısını açmayacağının bilincinde olmalarına rağmen geçmişten sürekli söz etmeyi harika bir meziyet sayıyorlar: Zaten herkesin sorunları da çocukluk yaşantısına dayanmıyor mu? O halde geçmişteki gerçekler de bugün için iyi birer mazeret yaratmış oluyorlar. Terapi gören birey o günkü seansa gelmeden önce karısıyla kavga etmişse hemen çocukken annesinin ona nasıl davrandığını veya ilk kız arkadaşıyla aralarının nasıl olduğunu anlatmaya başlıyor. Böylelikle karısına karşı davranışının nedenlerini açıklamaya çalışıyor sanırım. Terapist genelde bireyin anlattıklarının bir kaçışı mı yoksa kendini anlamada bir aydınlanmayı mı işaret ettiğini görebilir.

O Sihirli An
Zamanla her yönden faydalı bir ilişki kurmanın ilk şartı şimdiki anın gerçekliğini bütünüyle yaşamaktır. Psikolojik bağlamda, içinde bulunduğumuz an sahip olduğumuz tek şeydir. Geçmiş ve geleceğin bizim için bir anlamı varsa o da içinde yaşadığımız andan dolayıdır: Mazide kalan bir olay varlığını hala sürdürür çünkü ya siz o olayı şu anda düşünüyorsunuzdur ya da o olay sizin şimdiki deneyimlerinizi şekillendiriyordur. Geleceğin de bir gerçekliği vardır. Onu şimdiden zihninize kabul edebilirsiniz. Geçmiş de bir zamanlar şimdiki zamandı, gelecek de bir gün şimdiki zaman olacak.
Geleceğin veya geçmişin sanallığmda yaşamı yakalamaya çalışmak yapaylık içerir, bizi gerçeklikten koparır. Gerçeklik ten koparır diyorum çünkü biz aslında sadece şimdiki zamanı bütünüyle algılarız. Geçmişin görevi yaşadığımız anı aydınlatmaktır, geleceğinki ise şu anı zenginleştirip derinleştirmek. Kişi doğrudan kendine baktığında farkında olduğu tek şey, o andaki bilincinin kaydetmekte olduklarıdır. Benliğin gerçekliğini taşıyan bu an çök önemlidir ve ondan kaçmak büyük bir hata olur.
Geçmiş ve geleceğin psikolojik olarak şimdiki zamanda yaşadığını en ikna edici biçimde savunan, psikoterapist Dr. Otto Rank'ti. 1920'lerin alışılagelmiş psikanaliz yöntemleri geçmişe yapay geziler yaptırarak hem gerçekliği hem de yaşamsal dinamiği öldürüyordu. Zihinsel faaliyetleri körelten bu geziler arkeolojik kazılar misali ilginç sonuçlar ortaya çıkarıyor ama bireyin hayatında hiçbir değişikliğe yol açamıyordu. Freud'un akademisyenlerle üzerinde en çok tartıştığı nokta bu olmuştur. Rank, bireyin geçmişine dair önemli detayları şimdiki ilişkilerine taşımak suretiyle psikoterapide gerçekliğe dönüş sürecini başlatmış oluyordu. Anne babayla olan ilk ilişkiler hastanın terapiste, karısına veya patronuna takındığı tavrı belirliyordu. (Freud da bu oluşuma haklı ola rak transfer adını takmıştır.) Terapi esnasında bireyin bu ilk deneyimleri hakkında illa konuşması da gerekmez. Bazı davranışlar kelimelerden çok daha açıklayıcıdırlar. En temel iç çatışmalar, birey bunların hiç farkında olmasa bile, terapi odasında terapiste karşı sergilenen kızgınlık, bağımlılık, sevgi veya diğer başka tepkilerde somutlaşır. Terapide, bireyin iç dünyasında meydana gelen çatışmaları anlatmasına nazaran tekrar yaşamasının önemi buradan kaynaklanır.
Şu anı bütünüyle yaşamak kulağa geldiğinden çok daha zor olabilir. Bireyin kendisini deneyimler yaşayan bir "ben" olarak görebilmesi ilerlemiş düzeyde bir benlik bilinci gerektirir. Kişinin en önce deneyimi kimin yaşadığını bilmesi zorunludur. Otomatikliği aşamamış, özgür davranışlar gösteremeyen birinin şimdiki zamanı doğru olarak algılaması olanak dışıdır. Hiç sevmediği işinin rutinliğinden sıkılan bir adamın dediği gibi, "Sanki çalışan ben değil de bir başkasıymış gibi işimi yapıyorum." Böyle durumlarda yaptığımız işten milyonlarca mil uzakta olduğumuzu hissederiz. Üstümüze yarı uyku hali çöker, rüyalara dalar gideriz. Benlik ile yaşanan an arasına kalın bir duvar çekilmiş gibidir.
Kişinin benlik bilinci ne denli güçlenmişse -yaptığı işi ne oranda direkt olarak algılıyorsa- şimdiki zamana verdiği tepki de aynı miktarda artar. Benlik bilinci gibi, şimdiki anı anlama kapasitesi de üzerinde çalışılarak geliştirilebilir. "Ben şu anda ne tür bir deneyim yaşıyorum?" Aynı şekilde, "Şu anda neredeyim ben? Benim için halihazırda en öncelikli duygu ne?" sorularını kendimize sıkça sormanın azımsanamayacak yararı dokunur.
İçinde yaşanılan anın gerçekliğiyle burun buruna gelmek endişeyi peşinden sürükler. En basit anlamıyla bu endişe, "çıplak kalma" endişesidir. Kaçıp saklanamayacağımız, geri çekilemeyeceğimiz bir gerçekle yüz yüze gelme hissidir. Bu nu çok hoşlandığımız veya hayranlık duyduğumuz biriyle aniden karşılaşmaya benzetebiliriz: Karşımızda yoğun biçimde yaşadığımız bir ilişki durmaktadır ve en azından bir tepki vermemiz zorunludur. Yoğun yaratıcı faaliyetlerden söz ederken üzerinde durduğumuz yoğun deneyimler, o anın büyüsü, o çıplaklık ama yanındaki sonsuz mutluluk hissi burada da eksiksiz geçerlidir.
Şimdiki zamanla yüz yüze gelmenin yarattığı kaygıyı açıklayan daha belirgin bir neden, karar verme ve sorumluluğu yerine getirme yüküdür. Geçmişle veya uzak gelecekle ilgili elimizden pek fazla bir şey gelmez, onların sadece hayalini kurarız, ne güzel! Ne kadar rahatlatıcı, sıkıntı veren, düşüncelerden uzak bir meşguliyet! Karısıyla kavga eden adam tartışmayı annesine rahatlıkla anlatır ama karısıyla ettiği kavganın üzerinde kafa yormak er ya da geç şimdi ne yapacağı sorusunu akla getirir. Evlendiği zamanın hayalini kurmak "Neden sosyal hayatımı şimdi bir düzene koymuyorum?" sorusuna yanıt vermekten daha kolaydır. "Üniversiteyi bitirince gireceğim iş" hakkında sevinmek yerine neden derslerin şimdiki önemini düşünmüyoruz? Üniversitede bulunmanın amacı ne ki zaten?
Geleceğin değerini tam anlayabilmek için şimdiki zamanı açık yüreklilikle kabullenmek şarttır. Ne de olsa geleceği doğuran ve büyüten içinde bulunduğumuz andır. Faust şimdiki varlığının ebediyetin karanlığının ötesine geçeceğini söyler. Yani her canlının sonsuzluğa sarkan bir boyutu vardır. "Fikirlerin veya arkada bırakılan şeylerin ölümsüzlüğü"nden söz etmiyorum. Bilinçle gerçekleştirilen her yaratıcı aktivite, zamanın kantatif sınırlarını aşar. Kimse bir resmin değerini ebatlarına veya kaç günde yapıldığına göre biçmez: Bir resmin değerini en güzel resme ulaşmak değil, resim yaparkenki deneyimler verir.
Kaynak: Rollo May, Kendini Arayan İnsan, Ayşen Karpat, Kuraldışı, 1997.
Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar






