Ruhsal Merceklerimiz ya da John Cheever’in “Shandy Hill’in Hırsızı” Öyküsü Üstüne
13 Ocak 2020 Öykü Yazıları

Ruhsal Merceklerimiz ya da John Cheever’in “Shandy Hill’in Hırsızı” Öyküsü Üstüne


Twitter'da Paylaş
0

Dümenin başında olsak da olmasak da koşullar dümeni kırmamızı engelleyebilir.

“O öğleden sonra Beşinci Cadde’den aşağı yürürken anlayamadığım şey, öylesine karanlık görünen dünyanın birkaç dakikada nasıl bu kadar güzel olabildiğiydi. Kaldırımlar pırıl pırıl parlıyordu sanki; trenle eve dönerken Bronx’taki reklam panolarında korse reklamı yapan salak kızlara gülümsüyordum neşeyle.”

John Cheever’ın “Shandy Hill’in Hırsızı” adlı öyküsünün kahramanı ve aynı zamanda anlatıcısı olan Johnny Hake’ten alıntıladığım yukarıdaki bölümde “salak kızlara” deyişi bazılarımızı rahatsız etmiş olabilir ya da bu tür reklam panoları önünden geçerken ben de her zaman benzer duygular hissederim diye düşünmüş de olabiliriz ama konumuz bu değil.

Hepimizin hayatında geçirdiği buhranlar, kritik anlar olmuştur. Bir anda hayatımız 180 derece değişerek başka bir yola sapar ya da başka bir akıntıya kapılmıştır. Ancak şunu kabul etmeliyiz ki, hayatımızın gidişatını ekonomistlerin veya işyerindeki motivasyon, danışmanlarımızın dillerine pelesenk yaptıkları gibi, “dümenin başındaki kişi sensin” sözü bazı koşullarda bize hiç de çare bulamayabilir. Dümenin başında olsak da olmasak da koşullar dümeni kırmamızı engelleyebilir. Yani demek istediğim, süregelen hayatımız bir anda yön değiştirmiştir, olumlu ya da olumsuz ve karar verebilecek merciler ulaşamadığımız mesafede olabilir.

Öykücü John Cheever’ın dilinin yalınlığına, berraklığına ekleyecek sözüm yok, insanın en sıradan duygularını tarif etmedeki yeteneğine yapıtlarını okumuş olanlar çoğunlukla hemfikirdir. İyi de, kahramanımız Johnny Hake neden birkaç dakikada dünyayı bu kadar güzel görmeye başladı? Öncesinde neler yaşadı, çok mu buhranlıydı hayatı? Muhtemelen öyle olmalıydı, yoksa durup dururken kaç kişi kaldırımları böyle neşeyle görebilir.

john cheever

“İnsanı ölümden döndüren şey mısır ekmeğinin kokusu değildir; sevginin, dostluğun ışığı ve işaretleridir.”

Johnny Hake otuz altı yaşında, o kadar da fena sayılmayan  bir işi, evi, karısı ve çocuğu olan bir adam. Bir gün patronu onu yanına çağırır ve işini uzun zamandır savsaklayan kıdemli bir personelinin evine gidip kovulduğunu söylemesini ister. Bu personelin kıdem olarak konumu Johnny'ninkinin üstündedir, ayrıca daha önce Johnny'ye iyi davranmakla birlikte birkaç defa dışarıda takılıp bir şeyler de içmişlerdir. Johnny onlara, evlerine uğrar; ama bu kıdemli personel ve karısı onu o kadar iyi karşılarlar ki Johnny bir türlü görevini yerine getiremez. Kıdemli personel bir hafta sonra, sağlıklı ve işine son derece bağlı biri olarak geri döner ve yaptığı ilk işi de Johnny'yi kovmak olur. Anlayacağınız gibi ipler burada kopar ve hayat Johnny için zorlaşmaya başlar. Johnny mısır ekmeğiyle birlikte karısını, çocuğunu ve evini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Buraya kadar her şey sıradan bir öyküymüş gibi görünebilir ve buna benzer sorunları çoğu insanın başından geçmiş olabileceği de düşünülebilir, mümkündür de, kabul ediyorum.

Mesele, yani burada anlatmak istediğim Johnny'nin yöntemi de değil, sahip olduklarını elinde tutabilmek için sonuçsuz kalan birçok iş başvurularına koşması ya da tanıdığı ve birlikte birbirlerinin evlerinde zaman geçirip bazı geceler geç vakitlere kadar takıldıkları-eğlendikleri arkadaşlarının-dostlarının evlerine daha sonra gizlice girip onları soyması da değil, zira buna benzer konuları anlatan filmlere de sık sık rastlarız. Okur olarak Johnny Hake'in öyküsü üstünde düşünürken insanın elindeki hayat ışığını kaybetmemek için; bunlar sevgilin, eşin, çocukların da olabilir; her ne kadar yaptıklarından utansa da hoşlanmayacağı yöntemlere girişilebileceğini üzüntüyle kavrar. Johnny arkadaşını, komşusunu soymaktan kesinlikle haz duymaz, hatta bunları yaparken kendinden nefret bile eder. Ancak elindekileri, en azından karısını ve çocuğunu kaybetmemesi gerektiğini bilir ve bunun için vicdanını yaralamaktan ve hatta onu öldürmeye teşebbüs etmekten kendini alamaz, işte korkunç olan da bu.

Sonuç olarak vicdanımızı öldürmeye kalkıştığımız durumlarda aniden bir mucize belirip bu cinayeti işlememize engel olduğunda rahatlarız ve dünyayı daha güzel görürüz, hatta çerçöp içindeki kaldırımları ve bakışlarını küçümsediğimiz reklam panosundaki salak olduklarına hükmettiğimiz suratları da.

Kaynak: John Cheever, En Yıkılmış Hayaller Şehri, Çeviren: Roza Hakmen, Everest Yayınları                                  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR