İtiraf edeyim, bana göre en yoğun gözlem alanı insanın kendi iç dünyasıdır. Eğer yeterince iyi bakarsanız, orada her tür karakteri bulabileceğinizi görürsünüz: Bir çocuk, bir kedi, bir uzaylı, hatta bir robot.
1961’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar film sektöründe yönetmen yardımcısı, yönetmen ve yapımcı olarak çalıştı. Bir dönem özellikle animasyon konusuna yoğunlaştı. 2010’da bu çalışmalarını sonlandırarak deneyimlerini üniversite öğrencileriyle paylaşmaya başladı. Sonraki on yıl boyunca aşçılık yapan Sabri Safiye, 2009’dan başlayarak göçmenler, özellikle kadın ve çocuklar için yürütülen projelerde aktif olarak yer aldı. Saha çalışmalarında kullanılmak üzere yazdığı çocuk kitabı Aydaki Tavşanlar, Claude Léon’un desenleriyle Türkçe ve Arapça olarak ikidilli yayımlandı (2021). Günışığı Kitaplığı’ndan yayımlanan ilk çocuk romanı Tüylü Bir Uzaylı Macerası üzerine Sabri Safiye ile konuştuk.
Meltem Dağcı: Tüylü Bir Uzaylı Macerası ilk çocuk kitabınızdan önce Türkçe ve Arapça olarak ikidilli yayımlanan Aydaki Tavşanlar kitabınız da var aslında. Çocuk edebiyatına ilginiz nasıl başladı. Kitap yazma fikri ve kitaba dönüşme yolundaki süreçte neler yaşadınız?
Sabri Safiye: Çocuklar için fikirler oluşturmak, animasyon stüdyosu günlerimden yani 90’lı yılların ikinci yarısından başlayarak gündemime girmiş bir konu. O zamanlar daha çok, görsel-işitsel projeler geliştirmeye çalışıyordum. Yıllar içinde araya bazı boşluklar girse de, çocuklara yönelik anlatılar aklımda sürekli bir yer işgal etmeye devam ettiler. Hayatın değişik alanlarında karşıma çıkan çocuklarla kurduğum iletişim benim için hep önemli oldu. Bu ikidilli çocuk kitabı da, bu karşılaşmalar sonucu ortaya çıkmış bir çalışma. Oluşan felakette hiçbir sorumluluk payları olmamasına rağmen, savaşın doğrudan ve dolaylı etkilerinden en fazla zarar gören çocuklar için bir şeyler yapmak istedim. Geleneksel önyargılara saplanıp kalmamaları, gelecekten umutlarını yitirmemeleri, her felaketin bir yeni başlangıç olabileceğini hissetmeleri için onlara destek olmak temel hedefimdi. Aydaki Tavşanlar böyle oluştu. Galiba insan bir şeyi aklına koydu mu, onu bir şekilde gerçekleştirebiliyor, elbette her zaman doğru yol arkadaşları bulabilmesi koşuluyla. Bu konuda şanslıyım sanırım. Yoluma devam ediyorum.
MD: Tüylü Bir Uzaylı Macerası ile fantastik bir dünyanın kapısını aralıyor çocuklar. Uzay gemisinin kayıp kaptanı Felis'in izini süren dört yakın arkadaşın peşinden gidiyoruz. Hayvan hakları, bilim ve uzay gibi güncel temalarıyla dikkati çeken roman, çocukları soluk soluğa okuyacakları, sürprizlerle dolu bir maceraya davet ediyor. Kitabın başından sonuna kadar kurguyu oluştururken sizi besleyen kaynaklarınız nelerdir?
SS: Beni besleyen, sanırım, kendi iç tartışmalarım ve empati geliştirme çabamdır. Kitapta yer alan temalar benim de gündemimde yer tutan konular. Merkezde iki temel mesele yer alıyor: Arkadaşlıklar ve isteklerimiz. Biri sosyal hayatla ilgiliyken, diğeri bizi iç dünyamıza gönderiyor. Aslında bu iki meselenin birbirinden ayrılamadığını, deyim yerindeyse birbirlerine dolanık olduklarını düşünüyorum. Özellikle çocukların dünyasında bu hesaplaşmalar çok önemli bir yer işgal ediyorlar. Her iki konuda da yüzeysel bilgilerimizin, mevcut alışkanlıklarımızın ötesine geçerek yol almamız gerekiyor. Örneğin en kıymetli arkadaşlarımızın bazıları hayvanlardır. Aramızdaki temel farklılıklar arkadaşlık için bir engel oluşturmadığı gibi, belki de önümüzde yepyeni boyutlar, imkanlar açmakta. Keza, isteklerimizin gücü hem başarının hem felaketin nedeni olabilir. Daha da ileri gidersek, başarı zannettiğimiz şey, aslında bir felaket olabilir. İşte bunlar sadece yetişkinler dünyasına ait tartışmalar değiller. Tam tersine, çocuklar büyürken, doğrudan veya dolaylı bağlantılı sorunlarla sürekli başa çıkmak durumunda kalıyorlar. Ben de bu çerçevede onlarla göz hizasında bir sohbet geliştirmek istedim. Bunu yaparken kendimi hem çocuk hem uzaylı yerine koyarak empatik hayal gücüme sığındım; üsttenci, didaktik ve sıkıcı olmamaya çalıştım. Umarım başarmışımdır.
MD: Teknoloji ve bilimsel gelişmeleri çok yakından takip eden çocuklar ve gençler günümüzde birçok güncel olaylardan haberdar oluyorlar. Uzay yolu maceraları ve uzayda yaşam var mıdır? sorusunun cevabı çocuklara farklı kapılar açabiliyor çoğu zaman. Bilim ve uzayla ilgili kitapları okuyan çocuklara karşı gözlemleriniz nelerdir?
SS: Dışardan bakıldığında ne kadar durağan gözükse de her insanın içinde onu yolculuklara teşvik eden meraklı bir kâşif vardır. Bazı durumlarda bu kâşif tembelleşmiş, uyuyakalmış ve kendini pek hissettirmiyor olabilir. Ama çocukların içindeki kâşif yerinde duramaz, her fırsatta yepyeni yolculuklara atılır, heyecan ve merak doludur. Tahmin edilebileceği gibi bu keşif yolculuklarının pek çoğu bizim zihinsel dünyamızda gerçekleşiyor. Yani otobüse, uçağa veya gemiye binmeye gerek kalmıyor. Bilim, bence bu yolculuklar için mükemmel bir araçtır. Sizi götürebileceği birçok menzil var, tıpkı atomların veya uzayın derinlikleri gibi. Bilimle ilgilenenler bugüne dek inanılmaz yolculuklar gerçekleştirdiler ve hiç durmadan buna devam ediyorlar. Elbette uzmanlaşma nedeniyle bu yolculuklara herkes katılamıyor. Ama biliminsanları keşfettiklerini uzman olmayanların da anlayacağı şekilde paylaşmaktan geri durmuyorlar. Buna popüler bilim diyoruz. Kısacası popüler bilim, tıpkı bir seyyahın heyecan verici güncesi gibi, bizi yepyeni yolculuklara cesaretlendiriyor, hayal gücümüzü alevlendiriyor. Bu nedenle bence popüler bilim özellikle çocuklar için çok önemli. İçlerindeki kâşifin merak kaslarını geliştiriyor, önüne yepyeni yolculuk güzergahları açıyor. Büyüdüğünüzde hayat sizi hangi kıyıya atarsa atsın, eğer kaşifiniz güçlü ve enerjikse, yepyeni kıtalara doğru yolculuğunuz devam edecektir.
MD: Çocukların hayal dünyaları çok geniştir. Çocuk kitabı yazarken edebiyatın diğer türlerinde de olduğu gibi iyi bir gözlemci olmak gerekir. Bu bağlamda kitabı yazarken dikkat ettiğiniz hususlar var mıdır?
SS: Anlaşılan, her yazarın en önemli yordamlarından biri gözlemdir. Benim için de bu böyle. Fakat gözlem dediğimizde sadece etrafımızdakileri gözlemlemeyi anlamak çok eksik olur. İtiraf edeyim, bana göre en yoğun gözlem alanı insanın kendi iç dünyasıdır. Eğer yeterince iyi bakarsanız, orada her tür karakteri bulabileceğinizi görürsünüz: Bir çocuk, bir kedi, bir uzaylı, hatta bir robot. Yani dış ve iç dünyanın birlikte gözlemini en temele koyuyorum. Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. Elbette her çocuk birbirinden farklıdır ama bizleri her biriyle ortak kılan bir geçmişimiz var. Genellikle kısmen unutulmuş, ya da unutulmak istenen bir geçmiş. İşe oradan başlamakta fayda var diye düşünüyorum. Yani gözlemin yanı sıra, bir de hatırlama faaliyeti gerekiyor. Buna önem veriyorum.
MD: "Uzaylılar kötüdür!" klişesi herkes tarafından bilinir. Sizin çocukluk/gençlik döneminizde bu klişeye dair hatırladıklarınız nelerdir? Kitaptaki Dilek, Rıza, Mert ve Belma karakterleri ile kendi çocukluk döneminizde nasıl bir arkadaşlık kurardınız acaba?
SS: Benim çocukluğumda uzaylı denilince akla istila gelirdi. Bu iki kavram yan yana kazınırdı zihnimize. Bu neden böyleydi? Etraflıca araştırmak gerekir. Ben “topyekün savaş” kavramının o dönemde öne çıkmasının bununla ilgili olabileceğini düşünüyorum. Çünkü sonuçta uzaylılar “dışardan” gelen varlıklar. Savaş konseptinde de dışardan gelenle düşman özdeşleşiyor. Dünyamızın içine düştüğü zor durumlarla ilgili olarak sorumluk dışarıya atılmak istenmiş olabilir. Uzaylılar, ihtiyaç duyulan düşman ihtiyacını uzun süre karşılamış gibi gözüküyor. Edebiyatta en iyi örneğini H. G. Wells’in eserlerinde görüyoruz. Giderek bu düşmanlaştırma bir ironi konusu da olmuş. Orson Welles’in bir canlı radyo programında uzaylıların istilası haberini verdiği şaka örneğinde olduğu gibi. “Dost uzaylı” ise daha yeni bir kavram. İlk örneklerini ben bazı TV dizilerinden ve özellikle de Steven Spielberg’in E.T. filminden hatırlıyorum. Giderek, dışardan gelenin düşman olmayabileceği fikri de değer kazanmış oldu. Dışarının aynı zamanda bilinmeyen, keşfedilmemiş bir alanı ifade ettiğini de dikkate alırsak, uzaylıları düşman olarak görmenin ufkumuzu daralttığını söyleyebiliriz. Bambaşka olanla olumlu bir ilişki mümkündür. Bu bakış açısına ihtiyacımız var. Buna içten inanıyorum. Çünkü biraz düşünürsek fark ederiz ki, diğer insanlarda da bir türlü anlayamadığımız birçok “yabancı” şey var. Farklı diller, farklı kültürler, en azından farklı kişilikler. Abartılı bir deyişle, hepimiz birbirimiz için birer uzaylıyız. Her farklı olanı düşman gibi görürsek, aynı gezegende birlikte var olamayız. Kısacası, giderek küçülen bu dünyada, “uzaylılar” hakkındaki olumsuz önyargılarımızı yıkmak dışında bir seçeneğimiz yok. Dilek, Rıza, Belma ve Mert’le tanışmış olsaydım, onların farklılıkları içinde birbirlerini ve uzaylıları kabul edişlerini, ilk defa karşılaştıkları durumlarda çalıştırdıkları ortak aklı, hayvanlarla kurdukları arkadaşlıkları görüp çok etkilenirdim ve heyecanla yanlarına giderek onlara “merhaba” derdim. Eminim beni geri çevirmezlerdi.
MD: Çocukluk ve gençlik döneminde Sabri Safiye’nin kitaplığında hangi yazarlar yer alıyordu?
SS: Çocukluğumda kitapları büyük bir iştahla okurdum. Özellikle İyigün Yayınları, Baskan Yayınları, Altın Kitaplar tarafından 70’li yıllarda yayınlanmış çocuk kitaplarını unutmam mümkün değil. Gençlik okumalarına geçişim önce Yaşar Kemal, sonra Kemal Tahir’le oldu. Sait Faik, Sevgi Soysal ve diğerleri onları takip etti. Beni en çok etkileyen yabancı yazarlardan John Steinbeck, Jack London, Franz Kafka, Virginia Woolf, Anton Çehov, Herman Hesse, Umberto Eco, Stanislav Lem, Philip K. Dick ilk aklıma gelenler. Elbette sonrasında ilgi alanlarım çeşitlendikçe bambaşka yazarlara da yöneldim.
MD: Son olarak, çocuklar için yeni kitap çalışmanız var mıdır?
SS: Evet var. Öncelikle Dilek, Rıza, Belma ve Mert’in yeni bir macerasını tamamlamak üzereyim. Ayrıca değişik aşamalarda sırasını bekleyen veya ilerleyen farklı kitap projeleri var. Yazmayı seviyorum ve mümkün oldukça devam etmek istiyorum.
MD: Teşekkür ederim.
SS: Ben de teşekkür ederim.


.jpg)



