Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2021

Kitap

Şafak’ın Sesi ve Sessizliği

Erhan Sunar

Paylaş

0

0


Bir mücadele döneminin açık sözlü savunusu olarak okunduğunda bile oluşturduğu ilişkilerin dengesiyle incelikle tasarlanmış, başkaldırısını en olmayacak durumlarda öne sürmeyi önerebilmiş bir roman olarak görmekten vazgeçemeyiz Şafak’ı.

Şafak’a düz biçimde dönemsel politik unsurlar atfetmek, onun edebiyat iddiasından çok şey alıp götürür. Tıpkı Yenişehir’de Bir Öğle Vakti gibi, hem bir şeylerin büyük bir gerçekçilik etkisiyle olup bittiği hem de bunların zaman zaman baskın bir ironi duygusuyla ele alındığı bir hikâyedir anlatılan. Üstelik orada kavak ağacının devrildi devrilecek olması, bu romanda daha öne çıkan bir sahneyle Sevgi Soysal’a bir edebi oyunun olanaklarına bakmayı da mümkün kılmış gibidir: “Baskın” başlıklı ilk kısımda (Adana’da bir evde) biraz da rastlantıyla bir araya toplanmış bir grup kişinin polis baskınıyla yakalanıyor olmaları, ileride hep dönülecek bu sahneyi kişilerin içsel düşünce yollarına her seferinde bir biçimde bağlamakla kalmaz, aynı zamanda kendiliğinden doğal bir bağlama dönüşüveren bu ev ortamı üzerinden kişiliklerin ve siyasetin de durmadan tartışmaya açıldığını gösterir bize.

Sevgi Soysal’ın o dönem için ülke merkezinden ve siyaset çemberinden uzak bir şehirde olup biten hayli “beceriksizce” bu toplanma girişimini (bir akşam yemeğidir) bir olaya çevirmeden, diyelim Füruzan’ın kurmaca dünyasında olacağının tam tersine meseleye dramatik, kişilere de oldukça büyük “devrimci” düşler yakıştırmadan, tam da bir şafak vaktine doğru yol alınıyormuş gibi iyice bir beklentili sessizlik içinde yavaş yavaş işlediğini anlamamız zor olmaz. Kişiler birbirlerine karşı mesafeli, kimi kez içten pazarlıklı, bu nedenle de bir “12 Mart” romanından istemsizce bekleyeceğimiz direniş ve yoldaşlık konularında sürekli ara, karanlık bölgelere temas edecek ölçüde kişisel dünyalarına gömülü hâldedirler. Az çok odakta duran Oya, o sırada evde sürüp giden ortamla kendisini öyle uyumsuz bulur ki, kapı “ansızın” vurulduğunda bundan bir kurtuluş hissi devşirir. Evin kendi yüzünden basıldığına inanacak kadar “aşırı” düşünceler içindedir hatta. Benzer biçimde Mustafa, hatıralarında bile karısı Güler’i, onunla fakülte yıllarına dayanan köklü ilişkilerini, politik bilinç ve kadınlık sorunları etrafında doğrulukla değil de bir hayli siniklikle düşünüyor olduğunu görmezden gelemez. Ama romana asıl sahiciliği de katan bu türden detaylardır ve daha nice ufak tefek düşünce kırıntılarıyla Sevgi Soysal karakterlerine politik bilincin azminden önce oluşumunu ya da geçirebileceği insanî sarsıntıları düşündürmek istediğini hep ima eder. Romanın bu ilk bölümde kendi işleyişine, kendi zamansal evrenine dönen yapısı gibi kişiler de sonuna dek bilinçle ve çoğunlukla suçluluk duyguları içinde olup bitenleri, zihinlerinden her ne geçiyorsa açık seçiklikle ayırmaya çalışırlar. “Şafak ve Politik Bireyin Sancısı” başlıklı, romana giriş yazısında Semih Gümüş, 12 Mart döneminin sürüp giden hayatta bile “tipik” insanlar yarattığını göz önünde tutacak olursak, Sevgi Soysal’ın bu kitabıyla dışarıdaki gerçekliğin düştüğü açmazı bir anlamda kapattığını ileri sürer.

Romanda büyük bir yer kaplayan hapishane koşullarının yazarın (kendi deneyimlerine de dayalı olduğunu varsayabileceğimiz) diğer kitaplarından da ayrıldığını söylemek mümkün; ne Yıldırım Bölge’de ne de kimi ortak kişilerle kurguladığı Barış Adlı Çocuk kitabındaki bazı öykülerde verilen kesitler Şafak’ta olduğu kadar “sıkıştırılmış” izlenimi yaratır. Kadın dayanışmasına ve bol bol argo deyişlere yer açtığı herhangi bir öyküsü (ilk akla gelen “Bir Görüş Günü” olsun) bile tasarlanmış bir edebiyat parçasından ziyade geniş bir hayat sahnesi gibi görünebiliyordur. Bu durum da bizi açık bir paradoksla karşı karşıya bırakır: Şafak bir yanıyla baskın, sorgu, işkence gibi acımasızca gerçekçi durumlar içinde devinen insanların kendi etraflarında örülen ağları delme, birbirlerini kollama çabalarını verir, bir yanıyla ise baskıcı düzen öyledir ki bu insanların savaşımlarının aslında “gösterdikleri” gibi olmaması gerektiğini düşündürüverir. Diğer politik, dönem romanlarının birçoğundan ilk elde öğrendiğimiz şey budur.

Ama sorguda ya da işkencede çözülse de, hiç konuşmayıp bir davaya bağlılığını ispatlasa da, büyük politik tartışmaların, konuşmaların olmadığı ve dönemin baskıcı havasının içinde daha inandırıcı minyatür bir dünya gibi kurulmuş roman boyunca araştıracağımız “devrimci” kişilik, Oya üzerinden ilerleyince asıl anlamına yaklaşıyordur: Başından beri kendi kendini soğukkanlı bir acımasızlıkla olup bitenlerin içinde, kenarında ya da tam da her şeyin sorumlusu olarak bir üçüncü göz gibi izlediğini görüp bir miktar kuşkuya kapılacak olsak da, sorguda, başı duvara vurulurken bile işkencecisine karşı çıkışları çok güçlü olur. Oysa daha bir önceki anda, sorgucu polisin şehvetle karışık yıldırıcı bakışlarından, en iyisinin oradan bir an önce çıkıp gitmek neyi gerektiriyorsa onu yapması, yenilginin zaten baştan belli olduğunu anlamış ve savaşıma girmemeliyim diye de düşünmüştür. Sevgi Soysal’ın bir gece içinde birkaç farklı mekânda değişip duran ilişkiler, durumlar üzerinden canlı bir tasvirini yaptığı kişilik özellikleri Oya’yla da sınırlı kalmaz üstelik: Yeniden tutuklanacak olmasından ve zararsız, kendi hâlinde bir akşam gibi başlayan buluşmanın onu kim bilir daha ne belalara sokacağından korkan Mustafa, içeride beklerken önce karısıyla, sonra imkânsız bir düş diye aklından detaylarıyla geçiriverdiği Oya’yla sevişme hayalleri kurar. (Burada Sevgi Soysal’ın, açıkça eşitlemiyor olsa bile işkenceci polisle Mustafa’nın Oya’ya bakışları üzerinden bir erkeklik durumu kurduğunu düşünebiliriz.) Onun “elle tutulur bir hüzün” gibi algıladığı hapishane gerçekliğinde diğerleri, Veyis ve Teberdar mesela, hiç gelmeyecek gibi görünen şafağı beklerken her ne olursa olsun konuşma isteğinde bulurlar kendilerini (Bu konuşanlardan birini, temiz giyimine dikkat gösterince ve Kürt olmasını da hesaba katınca yadırgayan Mustafa’nın iç sesi buralarda kendi kendine büyük bir ironiyle dönüktür; sanki bir Kürdün “omzuna fişeklik asılı biri olması gerekirmiş gibi.”). Roman bütün sahiciliğini, biraz da birbirlerinden farklı oluşlarının sonuna dek farkında olan bu kişilerin yine birbirlerini düşünmelerinden, hayal etmelerinden ve daracık karanlık hücrelerde bir diğerine yer açma heveslerinden alır; sadece orada kabaca bir sebepten yargılanıyor olmalarının yaratacağı daha da genelleşmiş söylemlerden, sözlerden, tavırlardan değil.

Romanın dili de tüm bu tasvir edilen dünyanın yalınlığına paralel olarak yeterince açık ve saydamdır. Kişilerden dönemin politik söylemlerine yaklaşan hamasi sözler işitemeyeceğimiz gibi, bir ilhamla biri diğerine “Siz Alevi misiniz, siz PDA’cı mısınız?” diye soracak olsa hemen yadırgayacağımız ve kendi bütünlüğünü, örtüsünü koruyan daha “minyatür” gerçekliğine de yakışıyordur bu dilsel tercih. Yazarın dış betimlemelerle kişilerin içsel düşünüş monologları arasında (hatta kişiden kişiye) bütün geçişlerde sezdirmeden ve sürekli üst üste binse de dikkatimizin kaçmayacağı biçimde bağlamları, yeni sahneleri sorunsuzca işleyebiliyor olması hep bu tercih sayesindedir. Şafak’ın sesi ne Füruzan’ın devrimci çevreleri anlatırken kapılacağı yapaylıktan (üstelik iki yazar da İstanbul’a kıyasla taşra sayılacak coğrafyaları anlatmalarına rağmen) ne de yazdığı her satırı zihnimize birer canlı resim gibi dokuyabilmekte son derece usta olan Vedat Türkali’nin birkaç kuşağı anlattığı romanlarında (iç monologlarda bile) ülke siyasetiyle, kavgasıyla ve tartışmalarıyla “belalı” halinden bir şey taşır: Hiçbir konuşmayı garipsemez, okurken bir an olsun bağlamın dışına çıkmaz, yazarın sesini fark edecek olsak bile bunun oldukça sakin, fısıltılı, makul bir ses olabileceğini bir yanılsamayla aklımızdan geçiriveririz. Politik bir bilince sahip olup olmamaları bahsedilen bu yazarlara göre daha farklı biçimde tartışma konusu olabilecek kişileriyle Şafak, yine de kurduğu dünyada somutluğu, ilişkilerde düşünsel bir mesafeyi göz ardı etmez. Kendi bilinci etrafında adeta çivilenmiş Oya’nın bile, üstelik çok kolay alışabileceğimiz yollarla varoluşsal, benliğiyle ilgili sorgulamalara girdiğini, buna koşut kitabi bir ses edindiğini pek görmeyiz.

Bir mücadele döneminin açık sözlü savunusu olarak okunduğunda bile oluşturduğu ilişkilerin dengesiyle incelikle tasarlanmış, başkaldırısını en olmayacak durumlarda öne sürmeyi önerebilmiş bir roman olarak görmekten vazgeçemeyiz Şafak’ı. Yapısı belirgin, hesaplaşması hep bir mantık dâhilindedir: Yüksek sesle, büyük bir öfkeyle değil ama uzlaşmaya yanaşarak da değil, “hem yan yana hem apayrı” yürüyebilmeyi öğrenmiş kişilerinin muktedirlerden çok başka, çok farklı bir düzen, en sonunda yeni bir şafak hayali kurmalarından almıştır gücünü.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

(Kadın) YazarJ. C. Oates
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Benjamin Smith

6 Ağustos 2025

Trajik Gerçekçilik ve Meksika Narko-Ed..

Meksikalı yazarlar polisiyenin gerçekçi geleneğiyle dalga geçseler de mesele devlet olduğunda çok daha gerçekçi, hatta acımasız bir portre çizerler. Polisiye artık gerçekten küresel bir edebiyat türü. Reykjavik, Oslo ya da Barselona’yı kendin..

Devamı..

Gerçek Ne Kadar Gerçek

E. O. Ekşioğlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024