Saim Bey ve Diğer Mühim Şeyler
12 Haziran 2019 Öykü

Saim Bey ve Diğer Mühim Şeyler


Twitter'da Paylaş
0

Saim Bey, mesai saatinden önce Daire’ye girmenin haklı gururunu yaşıyordu. On üç dakika erken gelmişti. Diğer memurların masalarına şöyle bir göz attı. Sekreter kız dışında kimse yoktu. Başını esefle iki yana sallayarak odasına geçti. 

Her sabah olduğu gibi, gazeteleri masada diziliydi. Okumaya başlamak için herkesin gelmesini bekledi. Bu sırada da siyah takım elbisesinin tozunu aldı aynada. Yumurta topuklu ayakkabılarını sildi, parlattı. Sağ cebinden çıkardığı tarakla, ona gülünç ve acınası bir görünüm veren bıyıklarını taradı. Yeterince kalabalık olduğuna ikna olunca, masasına geçti, gazetelerini okumaya başladı. Aynı cümle, aynı eda, aynı ses tonu ile sade kahvesini de istedi çaycıdan. 

Çaycı, ona küçümser bir tavırla baktı. Kafasında bir diyalog kurdu: 

Trafik lambasındaki sarı ışık gibisin, bir işe yaradığın yok, biliyor musun? 

Ne münasebet, bunu da nereden çıkardın? 

Öyle işte, görmüyor musun? 

Ben bu imzayı atmasam, işler yürür mü sanıyorsun sen? Benden geçmeden, ikametgâh bile alamazsın efendi.

Öyle ya, sen de haklısın. Dünya işte, böyle dönüyor. İnsan dediğin, alışılmışın dışına meyletmiyor pek. Alışkanlıklarını, karanfil gibi elden ele sürdürüp gidiyor. Kırmızıda durup yeşilde geçiyor. Arada kalan zamanın hükmü yok. Bak mesela sen, her gün, Daire’ye gelir gelmez sade kahve söylersin. Ben de suyunu, lokumunu da yanına katıp, kahveni getiririm masana. Afiyet olsun Saim Bey, derim. Ama sen, karşılık bile vermeden önündeki dosyalara gömülürsün. Yüzüme bakmazsın, dahası, adımı bile bilmezsin. Kahvenden bir yudum aldıktan sonra biraz durursun. Yine nefis olmuş, diye düşünürsün. İtiraz etme sakın. Çünkü yüz ifaden seni ele verir. Kahven bittikten sonra ise ben boşları toplamaya gelirim. Beni yine görmezsin. Acele ile çok önemli olduğunu düşündüğün işine dönersin. Anlayacağın, bu kahveyi yapanın senin için varlığı da, yokluğu da bir. O kısa, lezzetli zaman dilimini sana hazırlayan ben, sarı ışık oluyorum.

Sen kendini benimle bir mi tutuyorsun efendi! Hiç güleceğim yoktu… Hem bu ne cüret! Sen benimle nasıl böyle konuşursun? 

Aynı değiliz elbet Saim Bey. Sen çorabın sol tekiysen, ben sağ tekiyim. Sen masanın ön ayağıysan, ben arka ayağıyım. Sen tıraş makinesiysen, ben usturayım. Sen pazar tezgâhının önünde duran parlak bir hıyarsan, ben de arkada kalmış veya kasada sıkışmış eciş bücüş bir hıyarım. Neyse… Ben işime döneyim. Hadi selametle. 

Bir dakika bir dakika, gel bakayım buraya! Ne dedin sen bana şimdi? Hey! Adın ne senin bakayım? Kime diyorum! 

Çaycı, Asuman Hanım’ın seslenişiyle irkildi. Tepsisini sallayarak, hızlı adımlarla yürüdü. 

Saim Bey, alışkanlıklarını insanların gözüne sokanlardandı. Çünkü onun hakkında ‘’Çok prensipli adam, şu saatte şunu yapar, her şartta bunu yapmaya devam eder,’’ desinler istiyordu. Öyle ya, önemli adamdı. Böyle adamların da alışkanlıkları olmalıydı, pek tabii. 

Gazetesinin ardından etrafı süzdü. Ben olmasam, hiçbir şey beceremez bunlar diyerek, müstehzi bir gülüşle düşünmeye başladı. İmza atmayıp son sözü söylemeyeyim de, bak nasıl tıkanıyor işler. Hey gidi Ahmet Bey, daha bilgisayarda hangi tuş nerede bilmez, ama başkanın yengesinin yeğeni ya oh, atmış kapağı buraya. Ama ben öyle miyim, hakkımla geldim buralara. Çok iş yapar gibi gözükmez mi bir de bu adam. Daha sık tuvalete gitmek için içiyor o şişe şişe suları. Böbrek taşı düşürüyormuş da, bilmem neymiş. Yer miyim ben. Aklınca işten kaytarıp akşamı erken edecek. Ya Ayla Hanım’a ne demeli? Gözü hep telefonda. Neymiş, oğlu hastaymış da, kreşten arayabilirlermiş. Bilmez miyim, telefonda çiftlik kurduğunu. Edip Bey’in de yün ipleri bitmiş, o tiz sesiyle ortalığı ayağa kaldırıyor. Görmeyen gözleri ile örgü örmeye çalışıyor hâlâ. Vatandaş gelse anlatamaz buna derdini. Duymaz mı, duymazlığa mı gelir, orası meçhul. Yalnızlıktan diyorlar. Ben öyle miyim? Takarım Leman’ı koluma, o lokanta senin, bu sinema benim dolaşır dururum. Bazen yorulurum ya, belli etmem ona. Genç kadın, fıkır fıkır tabii. Eh, o da böbürlenir benimle. Kocacığım aşağı, kocacığım yukarı. Haklı kadın, kocası, koskoca devlet dairesinde müdür. Anlatacak elbet. Şu yeni çocuğu tuttu gözüm. Gayretli, yeri geldiğinde öğle yemeğinden bile feragat ediyor. Cin gibi, çevik. Tıpkı benim gençliğim. Gerçi bıkar yakında. Savsaklamaya başlar. Ben öyle miyim? Hala görev aşkıyla yanar tutuşurum. Nasıl da hızla imzalıyorum önüme gelen kâğıtları. Yok yok. Bana benzediği falan yok. Yeni başladı ya işe, aklınca bana yaranacak. Saim Bey nişanlımla buluşacağım, Saim Bey evimi taşıyacağım, diye izin isteyecek yarın öbür gün. Ben yer miyim bunları? Bunlara bir kere yüz verdim mi, astarımı kaptırırım. Öğle vakti gelmiş. Molaya daha dört dakika var. Tam vaktinde çıkayım ki, ‘’Saim Bey çok dakiktir, saatinden önce katiyen yemeğe çıkmaz, ‘’desinler. Bugün de pek iştahım yok ya, bir çorba içerim. Hah tam vakti, çıkabilirim.

Saim Bey, şu yeni açılan restorana gidiyor bir senedir. Öyle herkesler gidemez oraya. Yine düşünceli, kuruyor. 

Masam da hazır. Şöyle hafiften gülümseyeyim de geçeyim yerime. Yemeğimi ağır ağır yiyeyim ki zarafetimi görsünler. Desinler ki, ‘’Saim Bey pek gizemli adamdır, tek başına otururur, yemeğini yerken uzaklara dalar, kimselerle konuşmaz.’’ Canım da sıkıldı ama alışkanlıklar… Ee, önemli adam olmak kolay mı Saim Bey. Maaş da suyunu çekmek üzere ama bol bahşiş bırakmalı garsonlara. Necip Bey aramış, vakit kaybetmeden geri aramalı. Beni bekliyormuş odamda. Ama molamın bitmesine yirmi dakika var. Ne diyecektim adama? Benim prensiplerim var efendim, gelemem efendim, sepet efendim mi diyecektim? Ne de olsa makamı benden yukarıda. Kalk kalk Saim Bey. Gideceksin tabii, daha on yedi dakika varmışmış. Başlatma şimdi. Paltonun eteklerini şöyle savurtarak yürü ki, endamını görsünler. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR