Ak pak yastığım yumuşacık. Annemin “minnaklar” dediği ellerimi ay ışığına uzatıp gülümseyerek bakıyor, annemin kokusunu hatırlıyor ve bir daha gülümsüyorum. Yok ya… Hava biraz serinlemiş. Ellerimi battaniyemin altına saklıyorum. Bir iki dakika sonra sıkılıp bir daha çıkarıyorum, uzatıyorum. Duvara gölgesi düşüyor. Ellerimi dans ettiriyorum. Bir kıyafet balosu bu, dakikalar içinde kılık değiştiriyor kahramanlarım. Kollarım ağırlaşıyor derken…
Tak, tak, taktaktaktak!..
Koridora doğru başımı uzatıyorum. Ne güzel gidip gelen kapı ve koridorda uçuşan kumlar, yosun kokusu. Bir sağa bir sola uçuşurken kumlar, meraklı kirpiyi gösteriyorlar bana. Dikenlerini çıkarmamış kerata. Boncuk, kara gözleriyle hiç kıpırdamadan bakıyor bana. Ben ona gülümsüyorum, onun da bana gülümsediğini sanıyorum. Şimdi, şu an, gümüş bir zaman dilimi yakaladığım. “Yalnız değilmişim bu rüzgârlı ıssız köyde demek,” diye geçiriyorum kalbimden. “Kalbimin hangi damarından geçmiştir bu düşünce,” diyerek gözlerimi kapatıyorum ve yerini bulmaya çalışıyorum.
TAAAAAKKKK! Kapı esaslı bir atış yapıyor.
Gözlerimi açtım, büyü bozuldu.
Şule Abla durmaksızın konuşuyor. Ööööf, başım ağrıdı vallahi. Söyleyemiyorum da bunu ona.
“Bak sen, nasıl da sevinçle koşuyor peşinden. Bir atlayışı, bir zıplayışı var ki ikimizin de gönlünü kazanıverdi. Değil mi Güher? Hadi ama gel sen de okşa, baksana ne güzel tüyleri var.”
Ben iki elimi kavuşturmuş, zoraki gülümsemeye çalışıyorum. “Benim bir kirpim var. Adı da Boncuk.” Tabii bunu içimden söylüyorum.
“Baş ağrın, sıkıntın falan kalmadı değil mi, annenle babana artık kızgın değilsin değil mi?”
“O iş çoktan kapandı.” Tabii bunu da içimden söylüyorum.
“Ne olur Kıvırcık’ı bir daha getirin Mutlu Bey. Biz çok sevdik, ne sempatik köpekçik. Aman aman, tatlış!”
“Sevimsiz, züppe fifi.” Bunu da içimden söyledim.
“Mutlu Bey, ne demek, her zaman gelin, köpeğinizi de getirin. Ne demek rahatsızlık, olur mu hiç. Güheeer bak, annen baban burada değil, ama Kıvırcık’la babası var, yalnız değiliz. Akşamüzeri köye de geçeriz hem. Belki orada yeni arkadaşlar edinirsin, di mi?”
“Arkadaş mı?! Eksik kalsın.”
“Niye canım, aaa, olur mu ama? Hadi gel, kek yapalım ikimiz.”
Vanilya kokulu bir gündü. Yosun kokusuyla karışık.
Kirpim Boncuk bu gece gelmedi.
Ellerimizde simitler, çay bahçesinin kurmaca kapısından içeri dalıyoruz.
“Bir demet yasemeeen, aşkımın teeek hatırasıııı…”
Şule Abla da radyodaki adamla birlikte mırıldanıyor şarkıyı. Denize en yakın masaya doğru koşuyorum, ayaklarıma dalgalar dokunmalı. Orası benim, kimseye kaptırmam. Tam masama ulaşmışken, mavi tahta sandalyem hızla önümden kayıyor ve kara gözlü oğlan çocuğu sırıtarak kuruluyor sandalyeye. Sandalyeye esaslı bir tekme savuruyorum. Sendeleyerek masaya çarpıyor. Beyaz, tombul, nemli bir kadın eli kurtarıveriyor hain oğlanı. Hızla uzaklaşıyorum oradan, ardımızda mızmızlanan bir anne sesi. Annesi yanında tabii çocuğun. Olsun, benim de kirpim var. Yosun ve iyot kokulu rüzgârda iştahla kahvaltıma yumuluyorum.
Kirpim bu gece de gelmedi.
Hava serin, bir türlü plaja yüzmeye gidemiyoruz. Mayomu defalarca indirip kaldırıyorum. Hop dolapta, hop yatağımın üstünde, hop çantamda. Babam balık tutsa, annem piknik sepeti hazırlasa, güneş ısıtırdı, yüzebilirdik o zaman. Olmuyor, ne yapalım. Sonunda plaja gidip denizin resmini yapmaya karar veriyorum. Toparlanıyoruz. Biz tam çıkacakken kıvırcık it ve yakışıklı sahibi geliyor. Şule Abla zevkten dört köşe. Herifin son model arabasına kuruluyoruz, plaja yolculuk. İyi bari, kurtuldum Şule Ablanın yaka silktiren karışmalarından. Artık, “Şöyle çiz, böyle boya, eteğini kirletme, üşütme,” diye konuşup durmaz. Rüzgârın ısrarlı sanat düşmanlığına rağmen bitiriyorum resmimi. İmzamı da özenle attıktan sonra uzaklaştırıp, yaklaştırıp uzun uzun seyrediyorum şaheserimi. Özenle dosyama yerleştiriyorum. Tıpkı babamın ressam arkadaşları gibi doğada çalıştım. Tam bir izlenimciyim ben. Deniz ve ben bu işbirliğimizi kutluyor, birbirimize teşekkür ediyoruz. “Bravo, bravo, harikasın./ Ya sen, ya sen? Şaheserler yaratıyorsun!”
Kirpim Boncuk bu gece de gelmedi. Koridorda ısrarla ayaklara yapışan gümüş kumlar uçuştu, o kadar. İşte buradan anladım ben kirpimin ben görmeden beni ziyaret ettiğini.
Fena dadandık sahildeki şu çay bahçesine, her sabah her sabah. Bir de civcivli, sorma gitsin. Gürültü patırtıdan birbirimizi duyamıyoruz. Ben yine de dalgaların sesine kulak veriyorum. Kıvırcık itle sahibi de geliyor, birlikte kahvaltı yapıyoruz. Her şeyi o mutlu adam ısmarlıyor. Yerin adı da “Balıkçı”. “Ne alakası var?” diyorum. “Balık pişirmiyorlar ki burada.” Tabelasında bir kayık ve ağ çeken balıkçı resmi var. Tabelayı da babam boyamış sahibinin demesine kalırsa. Adam bir tarih kitabı mübarek. Kırçıl beyaz sakalları var. Beyaz dediysek, yarısından çoğu tütün sarısı. Bıyıklarından dudaklarını göremiyorsun. Etrafa kesif bir tütün kokusu yayıyor. Bize hikâyelerini heyecanla ve bağırarak anlatırken, belli etmeden başımı başka tarafa çeviriyorum. Ne yapayım, yoksa zehirlenebilirim. Benim babam böyle kokmaz, temiz adamdır. Sakal da bırakmaz, yanakları yumuşak ve gamzelidir. Yine de bu yaşlı balıkçı bana babamı hatırlatıyor.
Ne kirpim Boncuk, ne annem, ne de babam hiçbir zaman gelmedi.
Balıkçı tabelası gıcırdayarak öne arkaya sallanıyor. Derin ve dalgalı bir sükûnet hâkim buraya. Denizin şarkısını duymak için kulak kabartmak zorunda değilim. Sıcak çay, mis kokulu simit, gıcık kara gözlü çocuk, kıvırcık it, mutlu ve zengin adam, geveze Şule Abla, hiçbiri burada değil artık. Hayatıma birçok okul, birkaç adam, birkaç iş, çok sayıda tablo, şehirler, şehirler, dağlar, tepeler sığdırmışım. Yine de rüzgârda yarattığım şaheser gibi mutlu etmedi hiçbiri beni. Onca resim sattım ama deniz hiçbirini kutlamadı ne yazık ki. Büyük bir evim var, koridoruna hiç kum dolmadı, yosun kokmadı, kapısını rüzgâr yönetmedi. Eskiden Şule Abla gevezelik yapardı, şimdi gevezelik yapacak kimse yok. Kirpimin dikenleri çıkmazdı ya benim dikenlerim hep havada be Boncuk. Bir türlü yumuşayamadım, hep o tekme atan küçük kız olarak yaşıyorum.