Tımarhanenin gri koridorunda duruyorum. Ayaklarım kararsız. Makyajımın abartılı olduğu kafama takılıyor. Elimde mor kurdeleye sarılı, bir demet nergis. Aklı başka diyarda olan abime çiçek almak. Bu saçmalığı ancak ben yapabilirdim. Çok sever ama, ne yapayım. Ayaklarım yürümeye karar veriyor. Koridorda kimin kim olduğu anlaşılmıyor. Sarılmalar, kaçışmalar, bağırtılar, ağlama sesleri, genzi yakan ilaç kokuları. Görüşme salonu. Sağ tarafımdaki büyük, geniş kapıya yanaşıyorum. Üstüne yağlı boyadan kocaman bir gökkuşağı yapılmış. Kokusuna bakılırsa çok yeni.
Onu nerede bulacağımı biliyorum. Salonun bahçeye bakan pencerelerine doğru yaklaşıyorum. Orada. Pencere parmaklıklarına dönük oturmuş. Yine aynı sandalye, koyu gri ayakları ve beyaz renk oturma yeri olan. Garip havasıyla abimin dayanağı oldu. Eğri büğrü, oturduğunda “her ân düşecek” izlenimi veriyor. En sağlam sandalye buymuş ona göre.
Abim elinde bir dilim salçalı ekmek parmaklıkların arasından dışarı bakıyor. Çocukluğumuz aklıma geliyor. Ayakkabımı biraz sertçe yere vuruyorum. Beni ve çiçekleri görünce gözlerinde soluk bir ışık, kısacık yanıyor. O ışığı bir tutabilsem. Ayağa kalkıp ekmeği bana doğru uzatırken usulca ekliyor.
– Bunu sana hazırladım, pek seversin.
– Sağ ol abi, çiçekler de sana, diyorum, yapmacık bir gülümsemeyle.
Ağlamak istiyorum, bağırmak. Kaçalım bu saçma yerden, ne işin var burada abi?
Düşüncelerimi duymuş gibi, sakince gözlerimin içine bakıp konuşuyor.
– Gel hadi, bahçede biraz yürüyelim. Sigara içeriz hem.
Dışarı çıkıyoruz. Oh be, dünya varmış. Bahçe serin. Kahverengi ve koyu yeşil banklar dizi dizi. Banklardan kırmızı olanına yöneliyor, tek farklı renkteki, yavaşça oturuyor. Peşinden oturuyorum. Hep böyle olmadı mı? Sanki sormuşum gibi cevap veriyor.
– Beni merak ettiğinizi biliyorum. Burası tam bana göre. Kendimi, kendimden korumanın en iyi yolunu buldum galiba.
Sarı dişleri gözüküyor bir ânlığına. Fırsat bu fırsat, deyip soruyorum.
– Abi, daha iyi görünüyorsun. En azından izinli çıkaralım seni. Hadi biz neyse, çocuklarını da mı özlemedin?
Sessizlik. Nergisin serin damlalarına iyice sokuluyor. Ekmekten bir ısırık alıyorum. Bolca kimyon serpmiş üstüne.
– Hiçbir şeyi de unutmuyorsun, deyip gülümsüyorum. Bu sefer gerçekten. Duymamış gibi soruyor.
– Güvercinler nasıl?
– İyiler.
Nasıl söylerim, kahrolur.
– Bir onları özledim, biliyor musun? Bir onları.
Ekmekten hızlıca bir ısırık alıyorum. O da çiçeklere daha bir sokuluyor. Bu seferki lokmanın tadı acı. Kabanımı keşke girişte bırakmasaydım. Ellerim titremeye başladı. O gayet sakin, sanki üşümüyor. Diğer banklarda oturanlara, bahçede dolaşanlara göz gezdiriyorum. Bankımızın önünde küçücük bir havuz var. İçinde su yok. Etrafını çimenle çiçekle bezemişler. Banklardaki oturan iki kişiden diğeri telaşlı telaşlı konuşuyor. Birden aklıma geliyor, atılıyorum.
– Buradaki insanlara bakıyorum da, boyunlarına astıkları ziyaretçi kartlarının olup olmaması dışında bir farklılıkları var mı sence? Hangisi deli hangisi akıllı belli değil.
Bakışları gözlerimi yakalayıp donduruyor.
– Sence?
Kaşlarımın ikisini de yukarı kaldırıp başımı tam yana eğiyorum. Gülüyor, çocukken de gülerdi.
– Yazıyor musun abi?
Senelerdir aynı olan ve hep aynı kalacak sorusu sarı dişlerinden dökülüyor.
– Kafamın içindekileri mi defterdekileri mi soruyorsun kardeş? İkisi de oldukça kalabalık.
Gözlerimi kocaman açıp, merak ediyormuş gibi sesimi yükseltiyorum.
– Hepsini. Hadi anlat, neler var?
Tabii ki anlatmayacak. Yine soruma sorularla karşılık verecek. Yüzündeki girdaplar, vücudundaki işkence izleri, bileğindeki intihar imzası, sürekli açlık kokan ağzı, soru dolu cümleleriyle işte karşımda, biricik abim, Adem.
Aniden ayağa kalkıyor. Düşüncelerimi duydu da kalkıp gidecek diye korkuyorum. Yeleğinin cebinden sigarasını alıp, kibriti çakıyor. Çiçeklere yaklaştırmamaya özen gösteriyor. Bir elinde sigara, bir elinde çiçekler, hızlı hızlı yürümeye başlıyor. Peşinden yetişmeye çalışıyorum. Ayağım taşa takılıyor. Ekmek, tersine dönerek yere düşüyor. Gri kaldırımda salça lekesi. Neredeyse ağlayacağım. Yanıma gelip çiçeği tutan elini omzuma koyuyor, ürperiyorum. Dokunuşu tanıdık ve yabancı. Nergisin kokusu. Beyaz lekeli, gri bir güvercin ekmeğin yanı başında. Minik lokmalar koparmaya çalışıyor. Abim, bahçedeki her canlıya duyururmuşçasına, sesini yükselterek konuşuyor.
– Merak etme, iyi olacaklar. İyi olmaktan başka çareleri yok.
Elini omzumdan çekip sigarasını yere atıyor. Hızlı adımlarla, arkasına bakmadan binanın girişine doğru ilerliyor. Boynuma asılı ziyaretçi kartını sıkı sıkı elimde tutuyorum. Burnumda çiçek sızısı. Abim gözden kayboluncaya kadar bakışlarım bir ona, bir ekmeğe takılıyor. Kabanımı alıp, ziyaretçi kartını iade etmeden önce, güvercine küçük kırıntılar atıyorum. Coşkuyla yemeğe devam ediyor. Ekmeği üç kere başıma koyup öptükten sonra, abimin çocukken öğrettiği gibi, duvar kenarına yerleştirmek için ilerliyorum.
Aniden duruyorum. Ekmeğe bakıyorum, minik hediyeme. Kimyon kokan salçasının çoğu hâlâ üzerinde. Üveyen güvercinin coşkusunda haklılık payı var. Niye duvar kenarına terk edeyim ki? O ân, sokakta saatlerdir oynayıp acıkmış, hayran olduğu abisinin salçalı ekmek getirmesini bekleyen bir kız çocuğuna dönüşüyorum. İyi olmaktan başka çare yok. Gözlerimi kapıyorum, güneş ışığı yüzümü yalıyor. Bahçenin orta yerinde, yarım dilim ekmekten kocaman bir lokma koparıyorum. Lezzetli. Havuzdan su sesi geliyor sanki. Kalbimde kanat çırpmaları. Gözlerimi aralayıp başımı hafifçe kaldırıyorum. Pencere parmaklıklarının ardında, beni seyreden gri beyaz gölgeyi fark ediyorum.






