Çalışma masam önümde. Çıplak tabanlarım halıda. Kalçalarım sandalyede. Parmaklarım masanın üzerinde. Bedenim öne arkaya neden sallanıyor bilmiyorum. Sanki koridordaki saatin tik taklarına ayak uyduruyor. Tik ön, tak arka, tik ön... Uyku... Uyumak ne demek? Gözlerimi iyice açıyorum ya da açtığımı zannediyorum. Tabağına ters çevirip kaderimi hapsettiğim fincanımdan taşan telve iyice kurumuş. Masadaki boşalmış bardakların kalabalığından sıkıldım. Başka şeylerden sıkılmış olabilir miyim merakıyla önümdeki lüzumlu lüzumsuz her nesneye bakıyorum. Hepsi bana dönük. İzleniyor olabilir miyim? Hareketlerim kontrol altında mı? Yoksa her şeyin sahibi ben olduğum için mi bana bakıyorlar? Sorularımdan ürküyorum. Masanın üzerinden kaçıyorum. Canım bira istiyor. Bu saatte? “Bu saatte!” ne demek? Sana yasak zaten. Başın!... Duvarda duvar saati, kolumda kol saatim yok. Kaldırdım, çıkardım. Zaman, şimdi için önemsiz. Onun içindeyim. Geçip giderken beni arkada bırakıyor. Düşüncelerim büzüşüyor, kelimeleri hizaya sokma girişimlerime direniyor. Yuvarlandığım çaresizlik girdabında yönlendiremediğim düşünceler, seçemediğim kelimeler arasında dönüp duruyorum.
Beceremiyorum... Duvarda bir takvim var. Sandalyemin kolluklarına tutunup kendimi ayağa kalkmaya zorluyorum. Kaç saattir oturuyorum acaba? Kalçalarım uyuşmuş. Sırtım. Ensem de zonkluyor. Ayakta birkaç dakika bekliyorum. Üç sene öncesine ait takvimle aynı hizadayım. Kalkmışken odadan çıkıp mutfağa mı gitsem; belki biraz leblebi kalmıştır kavanozun dibinde. Yok hayır, odadan çıkmak yok! Pencereye gidip, perdeleri açıp gözlerimi dışarı dikiyorum. Sokakta canlı göremiyorum. Zifiri karanlığı seviyorum, ne yazık ki bitmek üzere. Sürem doluyor... Camı açma fikrini aklımdan uzaklaştırıyorum. Başka bir ortamı algılamak istemiyorum. Perdeleri sertçe kapatıyorum. Gördüklerimi unutmalıyım. Çıplak çınar ağacı dalına tünemiş umut veren iki kumruyu da...
Şuursuzca odanın içinde dolanıyorum. Adımlarım sessiz. Kendime varmalıyım. Adımlarımı sabırla sayıyorum. Kelimeler, cümleler hiçbir yerde yok. İster oturayım ister yürüyeyim yoklar işte. Kafamda gelişen her düşünce bir öncekini yutuyor. Durumum yeterince kötü değilmiş gibi, gittikçe daha da kötüleşiyor. Zihnimin kıvrımları arasındaki bir yerlerde takılıp kalan, düşüncelerimi ortaya çıkarma çabalarım... Sol elimle kafama iki kere sertçe vurdum. İşe yaramadı. Alnımı duvara bastırdım. Sonra dönüp yaslandım. Taş yüzeyin serinliği sırtımda. Odada gözükmeyenlerin ayak sesleri... Sessizliğin varlığını şimdi daha çok hissediyorum. Masa lambası yalnızca tahta masamın yüzeyindeki nesneleri aydınlatıyor. Odanın içi loş. Ağrıyan sırtımı duvara iyice bastırdım. Kayarak duvarın dibine oturuyorum. Kalçalarım sert tahta zeminde. Dizlerimi hafifçe büküp gövdeme doğru çektim. Kollarımı dizlerime, başımı kollarımın üzerini koydum. Gözlerim açık, kıpırtısızım; tahta zemini hiç bu kadar yakından görmemiştim. Tahta zemindeki küçük çatlak gitgide genişliyor, dibinden taşan kırmızı sıvı yüzeye çıkıyor. Ayaklarım ıslak! Hayal gücüm düşüncelerimin önüne geçiyor. Onlarla önemli bir bağ kuracağıma inancım kalmadı. Yine de düşüncelerimin zihnimin kıvrımları arasındaki vızıltısını duyabiliyorum. Sırtımdaki ağrı fena halde. Karnıma bıçak gibi saplanan kramplar, şiddetli baş ağrısı.
Döndüm dolaştım sandalyemin başına geldim. Kaçınılmaz son. Yine oturacağım yine kalçalarım uyuşacak ama galiba bu sefer her şey yoluna girecek/mi? Oturup arkama yaslandım. Duvarda, tek başına kalmış takvim yaprağı aralık ayına ait. Bunaltıcı geçen üç saat... Doğru dürüst hiçbir şey düşünememek ne feci. Düşüncelerimle uğraşıp duruyorum. İçime sinmiyor. Sürekli kendimle çatışma hâlindeyim. Kendimi aşamıyorum. Yeterliliğimi sorgulamamın hiç sırası değil. İçimi dolduran duygu mükemmel olabilmenin heyecanı, sabırsızlık değil. Belki de düşüncelerimin hepsi sessizce bir yere saklanıyor, ta ki taşıncaya kadar…
Topuklarımdan güç alarak oturduğum sandalyemi geriye doğru itiyorum. Ellerimi ensemde birleştirip, sol bacağımı kaldırıp sağ dizimin üstüne bırakıyorum. Görüş açım biraz da olsa genişliyor. Gözlerim duvardaki takvim yaprağında. Yelkenleri şiddetli rüzgârın etkisiyle iyice şişmiş; gövdesini döven devasa azgın dalgaların arasında neredeyse parçalanacakmış hissi veren bir gemi. Kabarmış dalgaların kudurmuş kıvrımları baş tarafını şaha kaldırmış. Kıç tarafı hayal meyal görünüyor. Karanlığı yırtan şimşekler gökyüzünü vahşice aydınlatıyor. Bu takvim yaprağı odanın dinginliğine aykırı olan tek nesne. Üç yıldır duvardaki yerini koruyabilmiş olmasının nedeni bu olsa gerek. Başımı masama doğru eğiyorum. Duvara yakın üstü üste dizili okuduğum distopik kitaplarım. Sırtları bana dönük. Köpek Kalbi, Eşek Arısı Fabrikası, Dövüş Kulübü, Otomatik Portakal. Bana yakın bir kitap daha var. Ön kapak tasarımı sade. Durgun denizi temsil eden mavi zemin üzerine dalgayı temsilen suluboya fırçasıyla çizilmiş hissi veren beyaz bir hat. Bu hattı aşmaya çabalayan bir yelkenli gemi. Jamaika’da Bir Fırtına…
Parmak ucumla masanın kenarını tuttum. Kendimi masaya iyice yaklaştırdım. Tam karşımda, göz hizamda. Her şeyim onun içinde. Sağ işaret parmağımla karanlık yüzeyine dokunarak onu uyandırdım. Parlak beyaz bir ışık... Sanki yakın çekimde flaşlar patladı. Sağ gözüme giren sivri uçlu kalem beynime saplandı. Başıma üşüşmenin fırsatını arayan müthiş ağrıları önlemeliyim. Ya ağrı başlarsa? Karnıma bıçak gibi saplanan kramplar. Düşünmek istemiyorum. Avuçlarımla gözlerimi ışıktan koruyorum. Parmaklarımı da alnıma bastırarak ovuşturuyorum. İskemlemden zemine kaydığımı hissediyorum. Toparlanmalıyım. Parlak ışığa yeniden alışmalıyım. Sağ ayağımın parmakları üzerinde yükselmiş bacağım, yukarı aşağıya, hızlı ritimle yorulmaksızın sallanıyor. Ne zamandır böyle? Ekranın ışığı odayı aydınlatıyor. Arka duvara düşen gölgem beni temsil edebilir mi? Ya duvardaki gerçek ben isem? İki tane birbirine arkası dönük gölge. Mırıldandım kendi içime, “Ya bırak bunları şimdi.” İnatla masaya daha da yaklaştım. Sol elimi çukurlaştırıp yanağıma dayadım. Kolumu da vücuduma bastırdım. Gözlerim ekranda. Derin bir boşluğa bakıyorum. Sol üst köşesindeki imleç bir beliriyor bir kayboluyor. Hadi artık! Hadi artık! Gırtlağımı sıkan elin gücü artıyor. Kendimi mi öldüreceğim?
Başıboş gezinen düşüncelerini, kendi hayal gücüne göre derleyip anlamlı sözlere dök artık. Düşüncelerimin arasında usul usul geziniyorum. İçime sinenleri ayıkladım. Birkaç dakika daha derin derin düşündüm. Öne eğildim. Çocuksu bir heyecanla ellerimi tuşlara götürdüm. Parmaklarım bir ritme uyar gibi hareket ediyor. Ekrandaki boş sayfada harfler beliriyor. Nihayet. Artık kimse beni durduramaz. Yazıcıdan çıkan kâğıt sayfalarını toparlarken alacağım zevki hissediyorum. Başka zaman olsaydı buna muhteşem bir an denilebilirdi ama... İmleç bir beliriyor bir kayboluyor. Yazdıklarıma baktım. “Bu mu?” Sesimi duydum. Suratımı astım, ekrana küstüm. Yuh! Tek bir sözcük bile yazamadın. Yo! Haksızlık olur; üç kocaman cümle yazdım ya… Ulan yazacağın belki bir, belki iki sayfa yazı daha... Kendime lanet okudum yazdıklarımı sildim. Yılmak yok. Hadi… Bir anda vücudum ısındı, terlemeye başladım.
Yüzümü avuçladım, alev alev yanıyordu. Masadan kalktım. Bacaklarımdan akan sıcaklık… Beklemiyordum. Tekrar oturdum. Ellerimle bacaklarımı yokladım. Kırmızı sıcaklık parmaklarıma bulaştı. Başımdaki ağrı artmaya başladı. Stres arttıkça ağrı da şiddetleniyordu. Hiç umursamadım. Sandalyeye yapıştım kaldım. Sağ işaret parmağımla ekranın karanlık yüzeyine dokunarak onu yeniden uyandırdım. Parlak beyaz bir ışık... Dokunduğum yerde bir kan damlası. Aşağıya süzülüyor. Ve o kanlı parmak uçlarımı klavyedeki tuşlarda kırmızı izler bırakarak hareket edişini sancı içinde zevkle izledim. Sanki sessizce bir yere saklanan düşüncelerim kelimeleri ele geçirmiş, benden taşıyordu. Artık içimde dönen, ağzımdan çıkmayan, parmaklarımdan akan kendi romanımın içindeyim.
Yazıyorum şükür.
…
Beklenmeyen sağanak yağmurun cazibesine kapılıp bahçeye çıktı. Yağmurun şiddetinden gökyüzüne bakamadı. Sırılsıklam olmuştu, bacaklarından süzülen su ayakları dibinde oluşmuş birikintiyi derinleştiriyordu.
…
Yağmur birikintisinin içinde yarı baygın yatarken, ilk yardım ekibini sandalla gelen gemiciler sanıyordu. ‘Ahap nerede?’ diye sorarken üzerine örtülen beyaz battaniyeyi yelken bezi zannedip ağlamaya başladı.
Son
Romanım, nihayet bitirebildim.
Sağ elimdeki yuvarlak hatlı fareyi masada sürüklüyorum. Ekranın sol üst köşesinde bir beliren, bir kaybolan imleç kaydet butonunu üzerinde. Baş parmağımı hafifçe kaldırdım. En güzel an… Romanımı bilgisayara en önemlisi de tarihe kaydettim. Kendimi iyi hissetmiyorum. Kalktım. Odadan çıkarken kırmızı ayak izlerimi geride bırakıyorum…






