Dönüşüm hiyerarşi ve otorite kavramlarını önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran bireyin tragedyasıdır. Chaplin’in Modern Zamanlar’ı da çalışma hayatının içindeki dönüşümü anlatan tragedyadır. Kafka ve Chaplin sanat alanında tragedyanın iki ucunu temsil eder.
Sanatçı herkesin bildiği durumları değil, olaylar olmadan önce olabilecekleri hissedendir. Zaman ötesini arşınlayarak bazen olabilecekleri, bazen de zamanın içinde gezinerek farkında olmadığımız gerçeklikle bizi karşı karşıya getirir. Bunu yaparken sanatın farklı tekniklerini kullanabilir, ama ne şekilde anlatırsa anlatsın akıp giden somut dünyamızdan farklı bir dünyanın içinden seslenir bize.
Modern Zamanlar filmi Chaplin’in (ama daha çok sinema sanatının) şaheseridir. Film bize içinde bulunduğu bunalım dönemini, insandaki değişimi ve modern insan kavramının ortaya çıkmasını sağlayan etkenleri anlamamızı sağlar. Başka bir deyişle makinelerin çarklarıyla çalışan, o çarklardan biri haline gelen, yaptığı işe yabancılaşan ve içselleştiremeyen insanın dramını yansıtır Chaplin filminde. Bu anlamda da tarihe bir kayıt düşer.
Franz Kafka’nın yaşadığı yıllarsa geleneksel taşra kökenli toplum yapısından kent merkezli modern topluma geçildiği döneme denk düşer. Chaplin’le aynı yüzyılın çocuklarıdır ama yaşam ona Chaplin kadar ömür biçmemiştir. Kafka bir konuda şanslıdır: İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımlarını görmemiş, ama sanatçı duyarlılığından kaynaklı dünyanın durumunu hissetmiş olacak ki bunları bütün hikâyelerine yansımıştır. Yeni yaşam merkezi olarak kentlerin ön plana çıktığı, binlerce insanın bir arada yaşadığı yeni iş kolları ve mesleklerin geliştiği zaman dilimidir bu. Böyle bir toplumda insanın doğası gereği kendi arasında yaşadığı varsayılan dayanışma ve karşılıksız yardımlaşma duygusu faydacılık eksenine oturmuş, ortaya çıkan yeni ekonomik ilişkiler nedeniyle kendi doğasına yabancılaşarak yeni işler ve bu işlerde görev almaktan kaynaklanan iş bölümüne dayalı yeni ilişkiler kurmuştur insanlar bu yüzyılda. Her ikisi de bu yüzyılın tanıkları olarak farklı coğrafyalardan farklı acılarla hayatı tecrübe etmiş, gözlemlemiş ve bunu sanatlarına yansıtmışlardır.
Kafka eserlerinde Albert Camus’un “Korku Çağı” olarak adlandırdığı bu zamanda, insanlar arası bağın kopmasını, tek başına kalan insanın kendine yabancılaşmasını, insanı ve ahlakı belirleyenin maddi koşullar olduğunu (maddi koşullara sahip olmak için de köleliğini normal olarak kabul eden insanları) anlatır. Onu dünya edebiyatının merkezi haline getiren ve varoluşçuluk felsefesine temel oluşturmasını sağlayan da bu öngörülü dünyasıdır. Bu çağ, kendilerine yabancılaşan sadece üretim bandı üzerinde çalışan ve düşünmeyen köle insanların dünyasıdır. Chaplin de Kafka da bu sorunları sanatlarının merkezine almıştır ki zaman, mekân ve sanatsal farklılıklarına rağmen, ikisinin de vermek istediği mesajdır onları ortak paydada birleştiren. Her ikisi dünyadan, tarihten dışlanmanın, dezavantajın perdelerini açmış ve bunu kader olarak kabul edenlerin hayatlarına çomak sokmuşlardır farklı anlatılarla. İşte Kafka ve Chaplin'in ortak noktası da budur.
Filmin başlangıcında görülen altıyı vuran saat görüntüsü, aslında modern toplumda zamanın ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Sermayedarlar daha çok üretmek amacıyla kendilerine farklı yollar ararken, üretilen bir bütünün parçalarından daha değerli olması gerektiği sorununa değer yerine koyabilecekleri kavram olarak zamanı koymuşlardır. Bunun altında, “Ne kadar çok vakit harcarlarsa o kadar çok üretecek ve bunu kendi istekleriyle yapacaklar çünkü ne kadar çok üretirlerse o kadar çok para kazanacaklar,” düşüncesi yatar. Otoritelerin (aile, iktidar, işveren) tutsağı olmuş insanların dünyasıdır Samsa ve Şarlo’nun dünyaları. Gregor’un böceğe dönüşmesine rağmen işe gitmeyi ve mesai saatini düşünmesiyle de Kafka bize bunu gösterir. İnsani özelliklerini kaybeden kölelere dönüşen insanların önünde iki yol vardır sürüye katılmak ya da sürüden ayrılıp isyan etmek. Hissettiği baskıdan ötürü büyük bir buhrana sürüklenen Chaplin filmde Şarlo’ya deli gömleği giydirerek akıl hastanesine yatırırken, Kafka da kahramanını böceğe dönüştürür. Bu ayrık otları için kaçınılmaz bir son gibidir.

Her ikisi de topluma olan yabancılaşmayı ve bir anlamda da başkaldırıyı göstermek ister bize. Kafka bunu aile kavramı üzerinden, Chaplin ise çalışma hayatı üzerinden ele alır. “Çünkü baba ailedeki otoritenin karşılığıdır. Şüphesiz bireyin yabancılaşmasında tek neden aile değildir. Fakat her şeyin başladığı nokta ailedir,” der Kafka. O yüzden bu başkalaşmayı aile bireyleri arasındaki ilişkinin boyutları üzerinden bütün gerçekliğiyle gözler önüne serer. Dönüşüm’de böceğe dönüşen Gregor’dur, ama hikâye ilerledikçe aslında böcek olanın ailenin diğer bireyleri olduğunu gösterir bize. Aile ilişkilerinde bile sahte sevgi bağlarının oluşu (bu bağların kapitalizmin çarklarında değişime uğraması) okuru korkutur. Gregor’un babasının ondan para sakladığını öğrendiğinde hissettiği kullanılmışlık duygusunu iliklerimize kadar hissederiz. Ancak Gregor’un bu durum karşısında bile ailesinin bu parayla idare edebileceğini düşünüp rahatlamış olması iyi ve kötü kavramını sorgulatır bize. Diğer aile üyelerinin asalak oluşu düşüncesi, kan bağına rağmen bu kadar uzak biraz da ikiyüzlü oluşları, sağlam bir sevgi bağının olmayışı (dünyanın acımasızlığı içinde sığınak noktamız ailenin çıkarcılığını görmek) okuyucunun rahatsız olmasına neden olur. Kafka’nın istediği de budur zaten.
Dönüşüm aile kurumunun bireyi yok edici yanlarını bütün korkunçluğuyla evrensel düzeyde yansıtan bir yazın metnidir. Samsa’nın yaşadığı sorun hepimizin yaşadığı geçeklerdir oysa. Ahmet Cemal Dönüşüm için, “Çizgi dışı birey-sürünün dışına çıkanı ezen toplum çatışmasını en çarpıcı biçimde dile getiren bir öykü gerçekliğidir,” der.
Dönüşüm hiyerarşi ve otorite kavramlarını önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran bireyin tragedyasıdır. Chaplin’in Modern Zamanlar’ı da çalışma hayatının içindeki dönüşümü anlatan tragedyadır. Kafka ve Chaplin sanat alanında tragedyanın iki ucunu temsil eder.
Gregor Samsa ‘’dönüştüğü’’ güne değin çeşitli kölelikler içerisinde yaşamıştır. İş yerinde ve aile çevresinde köledir ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. İşçi de patronuna sorun çıkarmadığı zaman sevilir. Otoriteye karşı çıkmadığımız (başımıza geleni kader diye kabullendiğimiz zaman) sürünün bir parçası olarak yaşama devam etmiyor muyuz hâlâ? Ama bunun farkında olan kaç kişi var? Farkında olan da tepki gösterdiğinde bunun ağır sonuçlarına katlanıyor. Düşünce suçlularıyla dolu hapishanelerimiz. Bunun değişmesi hepimizin farkındalık kazanıp tepki göstermesine bağlıdır yoksa bu yüzyıllardır olduğu gibi gelecekte de artarak ve farklı köleliklerle devam edecektir.

“İnsan bilinçli yaşadı mı eski yeri yurdu her zaman yeni kalır. Yeter ki kendisini başkalarına bağlayan bağların ve başkalarına karşı yükümlülüklerinin tastamam bilincinde olsun. İnsanı gerçek anlamda özgülüğe kavuşturan bu bağlardır yalnızca. Yaşamda bundan yüce bir şey yoktur,” der Kafka mektuplarında. Bir böcek olmanın yarattığı değersizliği hisseden okuyucu aslında bu değersizliğin işe yaramayan bir insan olmakla ilgili olduğunu görür.
Bir sabah evin hizmetlisi, Gregor’u odasında ölü bulur, aile bireylerine haber verir. Aile durumu gayet normal karşılar ve günlük hayatlarına devam eder. Hizmetli Gregor’u faraşla çöpe atar. Aile rahatlar ve uzun zamandır planladıkları seyahate çıkar. Artık sürüye katılmak için önlerinde bir engel kalmamıştır.
Tüketmek üzere kurulu günümüz dünyasında para kazanmanın erdem sayılma gerçeği Kafka’nın zamanından çok da farklı değil hala. Yeni ihtiyaçların yaratıldığı ve sürekli bunlara sahip olmak için çalışıldığı günümüzde kendimize yabancılaşmamız daha da derinleşmedi mi sizce? Şimdi Kafka yaşasaydı acaba neye dönüştürürdü Gregor Samsa’yı?
Chaplin Modern Zamanlar’da bugünün de gerçeğine hâlâ çomak sokmuyor mu? 21. yüzyılda değişmeyen bir değişimde nasıl bir dönüşüm bizi bekliyor? İnsanlığımızı tanımak için neye dönüşeceğiz acaba? (Uslanmaz bir umarsızlıkla yıktığımız dünya elimizde kalırsa tabii.) İster Chaplin ister Kafka’nın (diğer birçok sanatçı gibi) bize ışık tutmasına rağmen değişen pek bir şey yok.
Kafka 1912 yılında yayımlanan Dönüşüm adlı kitabında insanı bir böceğe dönüştürürken, diğer uçta yer alan Chaplin 1913’te Şarlo’yu yaratmıştır. Her ikisinin de hayatta kalmaya çalıştıkları karmaşık dünyalarında bazen çaresiz, bazen cesur, yaratıcı, tehlikeli ve aptalca yanılsamalar var. Etkileri, gülünç olduğu kadar bir o kadar da acı verici. Chaplin'in genellikle duygusal mutlu bir sonu varken Kafka'da bu yok – Samsa ölür, arkasında böcek olan ailesiyle okuyucuyu karşı karşıya bırakır. Çünkü Gregor’un sürüye dönebilmek için böceklikten çıkması ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutması gerekir. İşte o zaman yine annesine ve babasına uyabilecek, içinde yaşadığı topluma eskisi gibi hizmet edebilecektir. Ne var ki Kafka bunu istemez, sürüye katmak yerine Samsa’yı öldürür. “Birey olmayı başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın eseri geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır,” diyor Ahmet Cemal. Maalesef bunun gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Emperyalizm karşısında sürü olmaktan vazgeçen, direnen insanlar var tabi. Ancak bu değişim için yeterli olmasa da biz umut edip Modern Zamanlar’daki Şarlo’nun ünlü repliğini tekrarlamaya devam edelim: "Gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız.”
Kaynak
http://history1900s.about.com/od/people/a/Charlie-Chaplin.htm
http://en.wikipedia.org/wiki/Modern_Times_(film)#Music
https://en.doppiozero.com/materiali/letteratura/kafka-nelle-mani-di-charlie-chaplin
Franz Kafka, Dönüşüm, Ahmet Cemal, Can Yayınları.






