Bebek mavisi askılı elbisesi bronz tenini sıkıca sarmıştı. Beyaz spor ayakkabılarını çıkardı, çıplak ayaklarını kumlara doğru uzattı. Vakit geç olmasına rağmen sahilin gerisindeki otel binası ışıl ışıldı. Üç yüz iki no’lu odada uyuyan anne babasını düşündü. Uyansalar ve onu odada bulamasalar. Babası sorun değildi ama annesi. Oturduğu şezlongdan kalkarak ıslak kumlara doğru yürüdü. Havada asılı kalmış güneş kremi ve yosun kokusu. Bütün dikkatini önünde uzanan denizin koyuluğuna verdi.
Berrak gökyüzünde ay, sabah tekrar dizilmek üzere toplanmış şezlongları ve kapatılmış lacivert şemsiyeleri aydınlatıyordu. Bir de dalgaların kumsala taşıdığı beyaz köpükleri. Ailesi üniversite mezuniyet hediyesi olarak onu tatile getireli on gün olmuştu. Ertesi sabah eve döneceklerdi. Son üç akşamdır tek başına plaja iniyor, burada tatil boyunca mutlu hissettiği nadir anları yaşıyordu.
Eğer düşündüğü şeyi şimdi yapmazsa, belki de hayatı boyunca bir daha cesaret edemeyeceğini biliyordu. Şezlongun yanına dönerek elbisesini üzerinden sıyırdı. Etrafta kimse olmamasına rağmen iç çamaşırlarını çıkarmaya cesaret edemedi. Denizin içinde tamamen çıplak olma fikri ürkütücü gelmişti. Dalgaların arasında yakamozun içine bata çıka yürümeye başladı. Suyun serinliği bütün vücudunu ürpertirken su boyunu aşana kadar yürümeye devam etti. Kulaç atmaya başladığında gözü gökyüzündeki en parlak yıldıza takıldı. Birbirine sokulmuş sönük yıldızların aksine o tek başına ve canlıydı. Evet, yapmıştı işte; oteli, annesinin dayanılmaz baskısını, yirmi bir yaşının ilk günlerini geride bırakmış, gecenin bir yarısı denizde yüzüyordu.
O sabah babasıyla beraber, –yine burada– koyun bittiği yeri de geçerek neredeyse bir kilometre uzağa açılmışlardı. Denizin mavi enginliği ve sınırsız ufuk çizgisi, içinde büyük bir genişleme hissi yaratmıştı. Eve dönünce bavulumu toplayabilirim. Başka bir şehirde iş bulabilirim. Evde kalmak zorunda değilim, diye düşünmüş, attığı her kulaçta geçmişinin giderek ondan koptuğunu hissetmişti.
Tatilde günler birbirinin aynıydı. Her gece on bir olmadan hep birlikte odaya çıkıyorlardı. Annesi yalnız başına vakit geçirmesine hiçbir şekilde izin vermiyordu. Ama o yanında getirdiği Poe öyküleri bittiğinden beri odada durmaya katlanamıyordu. Ancak üç gece önce bez ayakkabılarını ayağına geçirip otelin önünde kısa bir yürüyüş yapmak için dışarı çıktığından beri kendini biraz daha huzurlu hissediyordu. Ayakları onu otelin önündeki plajın sonuna kadar götürdüğünde ve kıyıda bırakılmış turuncu bir şezlongun ucuna ilişip denizi izlediğinde kendini ilk defa dingin ve dinlenmiş hissetmişti.
Attığı her kulaçta denizin dibindeki karanlıkta farklı canlılar olabileceği ihtimalini zihninden kovmaya çalışıyordu. Yorulmaya başlamıştı. Sırtüstü uzandı suya. Geriye doğru kulaç atarken, bu akşam yedikleri yemeği düşünüyordu.
Annesinin hızlı hareketlerle kaşığını önündeki yemeğe daldırması, içinden sürekli bir şey çıkacakmış gibi çatalın ucuyla pilavı karıştırması, çatalı ağzına götürürken aynı anda başını da yemeği gagalamaya hazır bir tavuk gibi uzatması.
“Çorbayı akşam artan pilavdan yapmışlar.”
Babası sakin.
“E ne güzel işte. Çöpe mi atsalardı.”
Annesi zehirli bir bakış fırlatıyor masanın öbür yanından.
“Suları da çeşmeden doldurmuşlar.”
Babası sürahiye uzanıyor, yarısı boşalmış bardağını dolduruyor.
“Ben odadaki çeşmeden de su içiyorum. Büyük şehir gibi değil buralar. Gayet iyi.”
Diğer masalardan çatal kaşık sesleri yükseliyor. Bir kadın patates kızartmasını yere atan oğlunu azarlıyor.
“Geldiğimizden beri hep aynı sütlaç çıkıyor. Zehirleneceğiz.”
Babası oralı olmuyor bu sefer. Annesinin güneşte iyice esmerleşmiş teni onu daha da ufalmış gösteriyor.
Ne kadar yüzdüğünü koyun kayalıkları bitip de açık denizle karşılaşınca fark ediyor. Su gündüze göre çok soğuk. Gittikçe yorulduğunu hissediyor. Dinlenmesi gerek. Tutunacak bir duba olsa ne iyi olurdu diye düşünüyor ama sahildeki dubaları geçeli çok oldu. Denizin üzerinde tek görebildiği gökyüzünün yansıması. Kayalıklara yüzebilir ama oyuklarında nelerin saklandığını bilmediği bu karaltılara tırmanmak, denizin ortasında olmaktan daha ürkütücü.
Kıyıya doğru yüzerken tek istediği ayağının kumlara değeceği sığlığa varabilmek. Babasının söyledikleri geliyor aklına. “Denizle boğuşma. Yorulduğun an bırak su seni yukarı kaldırsın.” Kendini bırakıyor. Soğuk bir akıntı bir süre onu kıyıya paralel bir şekilde sürüklüyor. Az önce kumsalda bir şezlonga oturmuş geleceğini düşünüyordu. Şimdi oraya asla ulaşamayabileceğinden korkuyor. Biraz dinlendiğini hissedince, son kuvvetiyle yüzüyor sahile. Dalgalar az önceki kadar hırçın değil. Sudan dizleri titreyerek çıktığında, istemsiz bir hıçkırık yükseliyor boğazından.
Şezlongun yanına vardığında titriyor. Elbisesini üzerine geçiriyor. Bebek mavisi artık laciverte yakın bir renk. Bez ayakkabılarını eline alıyor. Otele varana kadar koşuyor. Lobiden ıslak elbisesi ve kumlu ayaklarıyla hızla geçiyor. Resepsiyondaki görevli ona her gece böyle şeylerle karşılaşıyormuş gibi bakıyor. Asansöre bindiğinde titremesi biraz azalıyor. Aynadaki yansımasıyla göz göze gelmemeye çalışıyor. Ya annesi uyanırsa. Islak saçlarını geriye atmaya uğraşıyor. Eve döner dönmez onlarla konuşacak. Gidecek evden. Çok uzaklara gidecek.
Odanın kapısını usulca açıyor. Kendi nefesi bir orkestranın gürültüsü gibi geliyor kulağına. Oda, dışarıdan vuran gece lambalarının ışığında yarı karanlık. Annesi ve babası büyük yatakta birer karaltı. Üstünü hızlıca çıkarıp geceliğini giyiyor. Islakları sabah halletmek üzere yatağın altına tıkıştırıyor.
Yatağa girip titremesinin geçmesini beklerken bir fısıltı duyuyor.
“Yüzdün mü?”
Gözlerini tavanda yansıyan mavi bir ışığa dikiyor.
“Evet, yüzdüm baba.”
Babasının kızmadığını biliyor. Ama onu ne kadar üzdüğünü de biliyor. Yakıcı göz yaşları yastığına damlıyor. Uykunun gelmediği dakikalarda zihni denizdeki anlarla gideceği günün hayali arasında gidip geliyor. Babasının düzenli nefes alışlarını duyana kadar uyuyamıyor. Dünyada tutunduğu tek nefes. Islak yastığında huzursuz bir uykuya dalıyor.