Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Ağustos 2022

Edebiyat

Şebnem Soral: “Gündüz toprak olanın gece denize döndüğünü gören kimse aynı kalamaz, gerçeklik algınız da yedi tur döner beyninizde…”

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Kitapta uzun uzadıya anlattığım gibi, Theresa Goell, Nemrut’un efsanesini tüm dünyaya duyuran arkeologdur. Bana göre baş döndürücü bir kadın; müthiş bir tutkuya sahip…

Şebnem Soral ile ilk romanı Gece Denizi odağında yapmış olduğumuz söyleşi orta yaşın üstünde hayatını yeniden tanımlamak, temize çekmek isteyen bir kadının İstanbul’da başlayıp Güneydoğuya uzanan hayat hikâyesini ani bir kararla deftere yazması sonrası gelişen olaylar çerçevesinde gerçekleşti. Mezopotamya toprağının gece bastırdığında denize dönüşüyor olmasındaki büyüyü de konuştuk elbet. Şebnem Soral ile Gece Denizi odağında gerçekleştirdiğimiz söyleşi için buyurun lütfen.

 

Aynur Kulak: M.Ü İletişim Fakültesi mezunusunuz. İletişim Fakültesi mezunu olmanız ilerlediğiniz yollarda önemli bir ilk aşama oldu mu?  Özellikle edebiyat ile olan bağınız düşünüldüğünde.

Şebnem Soral: Okuma alışkanlığımı epey küçük yaşlarda edindim ve bunun tek bir mimarı var: Annem. Kendisi çok tutkulu bir okurdu, hâlâ da öyledir. Bize emreder bir tavırla öğretmedi okumanın güzelliğini, öyle iştahla okuyordu ki bir köşede, onun yaptığına ortak olma isteğine karşı koyamadık kardeşimle.

Fakülteyse okuyan ama fikirleri doğru ifade etmenin doğru yolunu bilmediğinden sessiz kalmayı seçen Şebnem’i değiştirdi, o güne dek tanımadığı kuramcıları öğretip onların kitaplarını okumasını sağladı ve her şeyden önemlisi Ünsal Oskay gibi bir hocanın öğrencisi yaptı onu. Bütün bunlardan sonra dilimin bağı çözüldü; son yirmi iki yıldır epey gevezeyim.

AK: Gece Denizi ilk romanınız. Romanı yazma sebebiniz/meseleniz neydi? Bir roman yazma fikri uzun süredir vardı mıydı kafanızda?

ŞS: Bu konuda hiçbir planım olmadığı gibi yazmaya dair belirgin bir amacım, ajandam da yok. Bir akşam iş dönüşü masaya oturdum, bilgisayarı açtım ve yol boyunca düşünüp karakterinin alaycı üslubuna güldüğüm bir hikâye yazmaya başladım. Bitirip bitiremeyeceğim meçhuldü, basılabileceğini de düşünmemiştim… Kısacası, yazma eylemi, benim gibi okur olmaktan memnunlara farz görünmediğinden olsa gerek, üzerine büyük planlar ve hayaller kurmaktan çok anlatabileceğim bir şey olabileceği şüphesiyle yazmaya başladığım bir metindi.

 AK: “Belki bir insan evladı çıkar, yazacaklarımı okur, olmadığım ama olmak isteyeceğim biri gibi düşler, hatta “aklında yaşatır” beni.” Elli üç yaşındaki Servi bir deftere o zamanki kadarki yaşadıklarını yazmaya karar verir. Servi’yle tanışmanızı, size nasıl geldiğini, böyle bir kadın karakteri yazmaya karar verişinizi konuşmak isterim. Servi’nin hikâyesi nasıl bir hikâye?

ŞS: Aslına bakarsanız, Servi’nin asıl derdi geçmişiyle yüzleşmekten çok, zamanında yanından kayıp gitmiş, çoğunlukla içine dert olan yaşanmışlıklara bir alternatif yaratabilmek. Zamanı geriye alma fantezisi. Ben onu her şeyini kaybedip gözünü karartmış bir kadın olarak hayal ettim. “Ayıplarlar, garipserler, dışlarlar beni,” demeden, komikse komik, acıysa acı, aklına geleni aklına geldiği gibi anlatabilen biri olmasını istedim. “Böyle bir kadın, giderayak hayatının çetelesini tutsa ne yapardı?” sorusunun yanıtını aradım. Kitabın ilk kısmı da benim bu soruya bulduğum cevap oldu: Birilerinin o defteri bulmasını ümit ederek, zamanında “diyemediklerini derdi”. Muhtemelen yaşamak meselesini işte bu yüzden abartılı buluyor: Her şey yanınızdan akıp gidiyor, “dizleriniz ağrımaya” başladığında fark ettiğiniz ilk şey de genelde pişmanlıklarınız oluyor. Hâl böyle olunca, “yaşamak meselesinin” pek destansı bir yanı olmadığı aşikâr tabii…

AK: Servi’nin kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazmaya başladığı defter İstanbul’da başlayıp Güneydoğu coğrafyasına uzanan efsunlu hikâyeleri, mitleri, masalları barındırıyor satırları arasında. Hem romanın içerisine serpiştirilen ana hikâye yapısına hizmet eden mitleri, masalları nasıl seçtiğinizi konuşmak isterim hem de Servi’nin hikâyesini bir deftere yazma kararını.

ŞS: Uzun zamandır Türkçe ve İngilizce editörlük yaparak kazanıyorum hayatımı. Gençlik yıllarımdan bu yana ilgi alanım olan sanat tarihi ve mitoloji gibi başlıklara dair Türkçe kaynaklar yaratmayı hedeflediğim projeleri yönetiyorum… Bu iş beni daima öğrenci kılıyor, en çok o yüzden seviyorum sanırım. “Daima öğrenci” isen sürekli okuyorsun, sana öğretilen ilk şey ne kadar okursan oku, bilgilerinin hep eksik kalacağı ne de olsa. Okudukça mitolojinin sadece Batıda var olmadığını, Mezopotamya’nın ve dolayısıyla Anadolu’nun bu işte ne büyük katkısı bulunduğunu keşfediyorsun, sonra da bu toprakların büyülü gerçekçilerine özenip gerçekleri masallarla bir yerde işleyerek neler yapabileceğine bakmak istiyorsun… Gece Denizi’nin yazım hikâyesi budur; yazılmış her sözcük bu toprakların masalları, türküleri, ağıtları hatırına.

AK: Gece Denizi ismi hem hikâyenin anlatılan ana yapısına çok uygun hem de Güneydoğu coğrafyasında şimdiye kadar oluşan, dinlediğimiz bin bir çeşit hikâyelerin yapısına. "Gece Denizi" ismini koymaya nasıl karar verdiniz?

ŞS: Mardin’e yılın en sıcak zamanlarında, birden fazla kez gittim. Gündüz kırk küsur derecenin altından kavrulduktan sonra gece ilik donduran bir soğuk başlıyordu. Fakat asıl mesele, bu sıcaklık farkına insanın değil toprağın verdiği tepki: Nusaybin’e doğru bakınca sonsuza dek gittiğini düşündüğünüz topraklar, soğuk havanın sıcak toprak üzerinde dalgalanmasıyla bir deniz görüntüsü yaratıyor.

Bunu gördükten sonra değiştiğimi düşünmeye çok meyilliyim ben; gündüz toprak olanın gece denize döndüğünü gören kimse aynı kalamaz, gerçeklik algınız da yedi tur döner beyninizde…

"Gece Denizi", gerçeğin içinde yer bulamayacağını düşündüğünüz “canavarlarla” bir arada yaşayıp onları anlatan Servi için muhteşem bir yer, gösterişli bir alegoriydi. Bu yüzden hem defterin yazıldığı yer oldu hem de kitaba adını verdi.

AK: Servi’nin hikâyesi ile bir sanat tarihi yolculuğuna, arkeoloji yolculuğuna da çıkıyoruz. Karşımıza Osman Hamdi Bey, Theresa Goell ve Adır Usta gibi isimler çıkıyor ki bu karakterler sanat tarihi, arkeoloji adına önemli karakterler. Sanat Tarihini çok sevdiğinizi biliyorum ve romanın bu önemli katmanını da konuşmak istiyorum sizinle.

ŞS: Kitapta uzun uzadıya anlattığım gibi, Theresa Goell, Nemrut’un efsanesini tüm dünyaya duyuran arkeologdur. Bana göre baş döndürücü bir kadın; müthiş bir tutkuya sahip… Herkes dağdan ümidi kesip heykelleri “Megaloman bir kralın ürünü olan yapıtlar,” şeklinde tanımlayarak gitmişken o neredeyse ölene dek her taşın altına bakıp gizemi çözmeye gayret etmişti. Pek çok heykel ve kabartma gibi Yunanca yazıtlar da onun sayesinde gün yüzüne çıktı… Bugün adını sadece arkeolojiyle ilgilenenlerin bilmesi beni üzdüğü için o kısmı kendisine adadım.

Osman Hamdi, Theresa’dan önce dağa gidenlerden biriydi, dağ onun da ilgisini çekmiş ama birkaç keşiften sonra fazlasını alamayacağını düşünüp geri dönmüş. Kral I. Antiochos’un yere devrilmiş büstü üzerinde yan yatarak verdiği poz bana hâlâ çok tuhaf gelir… İsminin geçtiği cümlenin sebebi de o fotoğraftır.

Ermeni taş ustası Adır’a gelince, onun için ne söylesem az kalır ama şunu diyeyim: Halfeti’ye yaptığı o eşsiz güzellikteki taş evlerden birine şu cümleyi kazımış: “Dünyanın sonu yok.” Ben bunu okurken, cümlenin kazındığı duvara eski köyü yutan barajın suyundan ışıltılar yansıyordu...

AK: Aslında Servi’nin hikâyesi –özellikle iş hayatında başına gelenler baktığımızda- dramatik bir dille de yazılabilirdi fakat ironik bir dille anlatmayı seçiyorsun. Neden ironik bir dille anlatmayı tercih ettin?

ŞS: İngilizcede çok sevdiğim, halk ağızı bir tanımlama var: Giggles at the funeral. Birebir çevirisiyle “cenazedeki kıkırdamalar” manasına geliyor. Bazen insan en çok onun canına kast eden ya da ölümlülüğünü hatırlatan durumlarda gülmek istiyor. Ya da diyeyim ki, bu benim için böyle. Genelde yaşanan olayın tersine işleyen bir duyguduruma sahip olduğumdan, uzunca bir süre cenazede kıkırdayıp ölümcül bakışlara maruz kalan kişiydim. (Bu huyum pek değişmedi ama zamanla içimden gülmeyi öğrendiğimi söyleyebilirim.) Açıklamaya gerek yoktur belki ama iş hayatımın önemli bir kısmı cenaze merasimini andırdığından yirmili yaşlarımı bolca gülerek tamamladım.

Dramla beslenmeye yatkın biri değilim, hatta açıkça diyeyim: Bundan nefret ederim. Bu zorlamaya da pek çok şey gibi başkaldırmayı tercih ettiğimden ironinin yanında saf tutuyorum.

AK: Son olarak pandemi, hemen ardından sıcak bir savaş ve tüm dünyayı uzun süre etkileyeceği çok açık olan ekonomik çalkantı. Dünya büyük bir dönüşümden geçerek yenileniyor. Bu yenilenmeden edebiyat nasıl etkilenecek? İleriki dönemlerde nasıl kitaplar okumaya başlayacağız?

ŞS: Ucu bucağı olmayan bir yorum getirilebilir bu güzel soruya, ancak ben en içten dileğimi paylaşmakla yetineceğim müsaadenizle: Umarım iyi öyküler ve romanlar okumaya devam edebiliriz çünkü bütün olan bitenin içinde var olma gücünü başka nerede bulabileceğimizi bilmiyorum.    

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024