Seksen Dört
27 Mart 2019 Öykü

Seksen Dört


Twitter'da Paylaş
0

Gecenin ikisi. Çok geç sayılmaz. İki kere sesleniyor. Bir kere de başını uzatıp soruyor, Maden suyu mu, şarap mı? Sesi çok güzel. Bir daha seslensin istiyorum. Bir daha sesleniyor. Şarap mı? Şarap olsun o zaman, diyorum. Müziğin sesi yükseliyor. Rahatsız eder mi? Yok canııım, neden rahatsız etsin, şarkılar harika. Uzaktan şarkıyı mırıldandığını duyuyorum. Kadehler elinde balkona çıkıyor. Yanımdaki şezlonga oturduğunu, bana doğru eğilip kadehi ayağımın dibine bıraktığını fark ediyorum. Ama fark etmemiş gibi yapıyor, oturduğum pozisyonu bozmuyorum. Başımı gökyüzünden indirmiyorum. Kadehin serinliği bacağımdan yukarı doğru yayılıyor. Ürperiyorum. Aslında onu düşündüğümü bilmiyor. Hâlâ kuzey yıldızını mı arıyorsun, diye soruyor. Yo, diyorum. O çok kolay. Ben Şiron’u arıyorum. Kadehin serinliğini daha çok hissediyorum. Eğilip alıyorum yerden. Sağlığa o zaman. Kadehlerin çınlama sesi gecenin sessizliğini bölüyor. Sağlığa. Ben gökyüzüne bakıyorum, o bana bakıyor. Elini enseme doğru uzatıp parmaklarıyla saçlarımı havalandırıyor. Sonra eğilip kokluyor. Gözlerim kapanıyor. Ani bir kararla gövdemi geriye doğru çekiyorum. Hafifçe itiyorum onu. Kadeh elimde. Bir yudum daha alıyorum şaraptan. Sesinin bu kadar güzel olduğunu fark etmemiştim, diyorum. Fark etmediğin daha çok şey var, diyor. Bu defa yüzüne bakıyorum. Kaşlarım çatılıyor. Olur mu, her hücreni biliyorum ben senin, diyorum. Seni ben yarattım. Kelime kelime. Sayfa sayfa. Öyle san, diyor. 

Oturduğu yerden kalkıyor. Küpeşteye doğru yürüyor. Bir eli cebinde, öbür elinde şarap kadehi. Denize bakarak konuşuyor. Beni sen yaratsan da bütün hikâyeyi ben yazdırdım sana. Kararlı halini görüyorum. Tam haklısın diyecekken vazgeçiyorum. Oturduğum yerden kalkıp yanına yürüyorum. Kolundan tutup gövdesini kendime doğru çeviriyorum. Demek öyle, diyorum. Ben de kalem memuru oldum sayende. Öyle sayılır, diyor. Haksız sayılmaz. Üzerinde durmuyorum. Müzik değişmiş. Şarkıyı mırıldanıyorum. Bana doğru dönüyor. Yüzümü gövdesine doğru yaklaştırıyorum. Derin bir nefes alıyorum. En özlediğim şey. Aradan yıllar geçmesine rağmen kokusu hiç değişmiyor. Pat diye uzaklaşıyorum sonra. İtiyorum. 

Mangal kokusu çarpıyor burnuma. Bu saatte kokuya bak, diyorum. E yazlık burası, sabaha kadar oturuyor insanlar, acıkmışlardır, diyor. Başımı sallıyorum. Acıkmışlardır tabii. Ben de acıktım, diyorum. Bir şeyler hazırlayayım. Sen dur, diyor. Ben getiririm. O gidiyor, ben tekrar şezlonga uzanıyorum. Ayakucumda duran kitabı alıyorum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Ne demişti Tanpınar, aşk yaşattığı mutluluğu önünde sonunda ödetir. Okuyorum. Sonra kitabı kapayıp tekrar ayakucuma koyuyorum. 

Gözlerim yıldızlarda, mutfaktan sesler geliyor. Şimdi sol alt dolaptan çiçekli porselen tabağı çıkardı. İki tane. Tezgâha sertçe bıraktı. Ses çınladı. Kırılacaklar. Biraz yavaş olsa ya. Hiç söz dinlemiyor bu adam. Dolap kapağına bir haller olmuş sanki, itince pat diye kapanıyor. Çekmece. Şimdi çekmeceyi açtı. İki çatal iki bıçak. Tabakların üzerine koyunca yine çınlama. Önce peçeteyi koysaydı böyle olmazdı. Kaç kere söyledim. Ama hep böyle yapıyor. Hep burnunun dikine gidiyor. Aslında o yangın olmayacaktı, o gidip intihar edecekti. Ama öyle olmadı işte. 

Tabakları, çatal bıçakları metal bir tepsiye koyuyor şimdi. Bir yandan su kaynıyor. Fokurdadı. Duymuyor mu? Cıs cıs sıçrıyor. Suyu fark etti. Çayı demliyor. Şimdi de tepsiyi masaya koydu. Buzdolabını açtı. İki cam kâseyi tepsiye yerleştirdi. Kesin biri peynir, biri zeytin. En sevdiği kahvaltılıklar. Benim de. Bir cam sesi daha. Ajvar kavanozu mu? Olabilir. Onu da çok sever. Benim gibi. Sesleniyor. Kahvaltı geliyor. Ses çıkarmıyorum. Ama yerimde doğruluyorum. Çekmece sesi. En alt çekmeceden nihaleyi aldı. Çay geliyor, kapıyı aç, diye sesleniyor yeniden. Kalkıp perdeyi sıyırıyorum. Bir elinde nihale, bir elinde çaydanlık. Önce nihaleyi koyuyor masaya, üzerine çaydanlığı. Tepsiyi alıp geleceğim, diyor. Bardakları unuttu, farkında değil. Arkasından gidiyorum ben de mutfağa. Sağ üst rafı açıp bardakları alıyorum. Nereden anladın unuttuğumu? 

Seni ben yarattım Yakup, diyorum içimden. Bilmez miyim? Ama sen hep burnunun dikine gittin. Bana peşinden gelmek düştü. Doğrusu bu mu, bilmiyorum. Belki intihar etseydin roman daha çarpıcı bir sonla bitecekti. Yüzüme neden öyle bakıyorsun, diyor. Omuz silkiyorum. Bak, Granita bu huyunu senden almış, diyor. Gülüşüyoruz. 

Yatak odasından geçip tekrar balkona çıkıyoruz. Petrol mavisi yatak örtüsü takılıyor gözüme. Üst üste konmuş üç yastık. İkisi beyaz, biri yatak örtüsüyle aynı renkte. Komodinin üzerinde bir sürahi su duruyor. Bir de papağan desenli bardak. Ortalık derli toplu ve mis gibi kokuyor. Yumuşatıcısı fazla kaçmış taze bir koku. Gri büyük mumlar yanıyor. Yok, diyorum içimden, bu bir yazar evi olamaz, fazla romantik ve derli toplu. Yazarken kendimi kaybetmeliyim, o orada bu burada olmalı ve ben bunun farkında bile olmamalıyım. Yatağı toplayıp ortalığı temizlemek aklımın ucundan bile geçmemeli. 

Bir defasında televizyonda bir yazarın evini görmüştüm. Yorgan yastık darmadağın bir yatak. Kahverengi desenli çarşaflar. Komodinin üzeri silme kitap ve kâğıt dolu. Çalışma odası da buna benziyor. Koyu renkli ahşap bir masa, dağınık kitaplar, üst üste yığılmış notlar. Özellikle doğal olsun diye toplamadım, diyor yazar hanımefendi. Her halini olduğu gibi görecekmişiz. Saçlarını da arkadan tutturmuş bir tokayla, yüzünde makyaj yok. Öyle ya, o kadar harıl harıl yazıyor ki bunlarla uğraşacak zamanı bile olmamış zavallının. Kamera yazarı süzüyor baştan ayağa, sonra tekrar çalışma odasına dönüyor. Duvara dayalı kırmızı bir koltuk var. Hani şu uzun olanlardan. Yanındaki ahşap sehpada izmarit dolu bir küllük ve boş bir kahve fincanı. Fincanın içi kurumuş, yol yol kahve sızıntıları kaplı. Belli ki doğal olsun diye onu da yıkamamış. İki boş bira bardağı var. Onlar da yıkanmamış. İçleri baloncuklanmış köpük kaplı. Vah vah, hiç vakit yok, ne yapsın kadıncağız. Ağır aksak hareket ediyor. Biraz kilolu. Tane tane konuşuyor. Bazı sözcüklerde dudaklarını iki yana doğru gererek açıyor. Değişik jestler, mimikler... Bir de sık sık uzaklara dalıyor anlatırken. Ellerini çok kullanıyor. Yüzüğünü göstermek için mi acaba? Köşedeki kırmızı koltuğu tanıtırken bakışlar yine uzaklarda. Sanki tarihi bir eserin geçmişini hatırlayacak. 

Kitap ne oldu, diye soruyor Yakup. Bir yandan da masaya kahvaltılıkları yerleştiriyor. Seslenişiyle düşüncelerimden sıyrılıyorum. Tabakları koyarken yine ürkütücü bir çınlama sesi. Yavaş koysana şunları biraz. Başını kaldırıp gülümsüyor. Ne oldu senin kitap, diye soruyor yeniden. Hiç, diyorum. Bekliyorum. Bekle bekle, diye sırıtıyor. Kaç ay oldu baksana. Olduysa oldu, ne yapayım yani. Gözümün önüne gelen yazarı düşünüyorum, kitabı daha basılmadan televizyon programlarında boy gösteriyor kendisi. Havalı bir ev, havalı bir duruş. Bir de birinin gelini miymiş neymiş. Bu defa bardakların içine koyduğu kaşık sesi çınlatıyor ortalığı. Yavaş olsana biraz. Başını kaldırıp yüzüme dikiyor gözlerini. Sinirlendin, diyor. Yok canım, niye sinirleneyim. Bardakları doldururken ellerim titriyor. Su sıçrıyor elime. Dur dur, diyor. Çaydanlığı elimden alıyor. Üzülme sen, nasılsa yayımlarlar. Gözümden yol yol süzülen yaşların boynuma aktığını hissediyorum. Başımı kaldırmıyorum. Görmesin. Aman, yayımlamazlarsa yayımlamasınlar, aç mıyım açıkta mıyım? Niye ağlıyorsun o zaman, diyor Yakup. 

O geceden sonra bir daha görüşmüyoruz. Aradan birkaç ay geçiyor. Bir gece yine çıkageliyor hayalet. Bu defa gece yarısı olmadan. Zil çalınca anlıyorum zaten Yakup olduğunu. Bu saatte başka kim olacak. Kapıyı açıp yol veriyorum. Giriyor içeri. Selam sabah yok. Koltuğa oturuyor. Bir su versene! Hayırdır, sen emir kipi hiç kullanmazdın, diyorum. Bak koskoca romanda bir tek emir cümlesi var mı ağzından çıkan. Bırak şimdi bunları, diyor. Yakup bir tuhaf. Ne oldu, diyorum. Neyin var? Elindeki kitabı sallıyor yüzüme yüzüme. Bu ne? Neymiş, diyorum. Al bak! Alıyorum. Arka kapakta bizim havalı yazarın fotoğrafı. İçini açmadan geri uzatıyorum. Beni üzmek için mi yapıyorsun bunu? Aklınca beni incitecek. Beş yıldır emek verdiğim kitabın esamisi okunmazken el âlem kaçıncı kitabıyla boy gösteriyor havası. Niye üzeyim, diyor. İçine baksana. Açıyorum kitabı. İlk bölümün adı “Huzur”. İlk cümle: “Araba durdu.” Hızlıca bakıyorum diğer bölümlere de. Ayakta duramayıp koltuğa yığılıyorum. Başım, ellerim, ayaklarım uyuşuyor. Kitabın son sayfasını çeviriyorum. Son cümle: “Bir daha o hapçı adamı alma ağzına.” Aradaki sayfaları tarıyor gözlerim. Granita, Magri, Pablo... Kitap elimden düşüyor. Yakup kalkıp alıyor. Sehpaya koyuyor. Orada bir hayat var, diyor. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR