Hissederek okumak, hissetmeden hiçbir şey yapmamak, rüyalar görmek ve görülen rüyaların gerçekliğe dönüştüklerini gördüklerinde korkmamak...
Büşra Okutan: Kitaplarla tanışma, okuma ve yazma serüveninizden bahseder misiniz?
Selda Uygur: Kitap okuma serüvenim çocukluğumda okuduğum masallar ve çocuk kitapları dışında -ki masal okumayı hâlâ çok severim- İstanbul’da yaşadığımız ilçenin sahilinde yer alan halk kütüphanesini keşfetmemle başladı. Reşat Nuri Güntekin’den Milan Kundera’ya pek çok yazarla kütüphaneden haftada üç kez ödünç aldığım kitaplar sayesinde tanıştım. Kötülük Çiçekleri’ni rafta gördüğüm an’ı hiç unutmam mesela. Bahsettiğim dönemde internetin ne olduğunu henüz bilmiyorduk ve büyük kitapçılara ulaşma imkânımız yoktu. Bu sebeple özellikle uzun yaz günlerinde kütüphanenin yolunu tutmak ayrı bir serüvendi benim için. Kütüphanede dönem ödevleri yapan, sıra bekleyen, fotokopi makinesine ulaşma imkânı olmayan son kuşaktanım ve bu dönemde yaşamanın zorluklarıyla birlikte arama bulma, keşfetme çabasıyla okuma serüvenime masalsı bir hava kattığını söyleyebilirim. Yazma, yazar olma, edebiyat fakültesinde okuma düşlerim bu dönemde şekillendi. O zamandan itibaren küçük not defterlerine yazmak ve yazdıklarımı saklamak da yazarlığımın başlangıcıdır.
BO: Borges, iyi bir yazar olmaktansa iyi bir okur olmak istediğini söyler, buna dair düşünceleriniz nelerdir? Sizce iyi bir yazar iyi bir okur olmalı mıdır? Bir yazar için okurun anlamı nedir?
SU: İyi bir yazar olmanın yolu elbette iyi bir okur olmaktan geçer. Borges’e sonuna kadar katılıyorum. Okumanın verdiği hazzı hissetmek gerek. Ötesi yok. Hep söylenen şeyi ben de tekrar edeceğim “ruhsal kardeşlik”. Okumanın amaçlarından biri yalnızlığı unutmak ve anlaşıldığını bilmekse bu ancak başka ruhları hissetmekle sağlanabilir. Rüyalarımızda bile göre göremeyeceklerimizi görmenin tek yolu. Ruhların birbirini keşfi aslında okumak. Bu da ancak iyi bir okur olmakla gerçekleşebilir. Koleksiyon yapmakla iyi okur olmanın farkı bana göre okuduğunuz kitabı ertesi güne, beklenmeyen anlara, yolculuklara taşımaktır. Ya da durup dururken bir anda küçük bir çağrışımla o yazarı ve metni hatırlamaktır. Okuduğumuz metnin yazarının ismini unutmamakla başlıyor her şey. Ya da “kitabı okuyalı çok oldu şimdi hatırlamıyorum” dememekle. Zaman geçtikten sonra bile kitabın verdiği his sizde kalıyorsa ve üzerine değerli birkaç söz edebiliyorsanız doğru yoldasınız demektir.
BO: İlk soruya verdiğiniz cevaptan anladığım kadarıyla edebi tür ya da disiplin ayrımı yapmadan okuyorsunuz. Peki yazar olarak roman türünü tercih etmenizin bir nedeni var mı?
SU: Arkeoloji kitapları okumayı seviyorum bu ara mesela. Bazı dönemler sinema ve psikoloji. Bazen sadece şiir. Roman türünü tercih etmemin sebebi hiç bitmeyecek sandığım öykülerin peşine düşme isteği. Uzun metrajlı filmleri sevmemle aynı sebeple roman okumayı ve yazmayı seviyorum. Ayrıntıları yaşama özgürlüğü. Roman yazmanın tanıdığı özgürlük alanını seviyorum. Kısacası peşinde olduğum şey kesitler değil akış ve akışın içinde sürüklenebilme özgürlüğü.
BO: 2020 yılında Turgut Özakman İlk Roman Armağanı’nı kazanan eseriniz Babalar ve Kızları aşk, delilik, rüya, bilinçaltı, zamanda yolculuk gibi birçok temayı barındırıyor. Bize romanınızdan bahsetmek ister misiniz?
SU: En yalın haliyle romanımın “bir yolculuk öyküsü” olduğunu söyleyebilirim. Yitirdiğimiz zamanları aslında yitirmedik demenin yazınsal ifadesi. Romanımın başkişisi de karakter ve kahraman olmanın ötesinde “benlik” olarak beliriyor. Belki okuru da dahil olduğu serüvene davet ederek onlarla bir bağ kurmaya çalışıyor. Geleceği de bu çağrılar ve büyülü etkilerle şekillenecek belki de. 80’leri, 50’leri, an’ı kokudan hazza, unuttuğumuz ya da unutmak istediğimiz nesne, his ve çağrışımlarıyla bugüne çağırıyor roman. Yani romanım büyülü gerçekçi bir metin değil, büyülü işaretlerin toplamı. Okuru da devam yolculunda bu işaretleri bulmaya çağırıyor.
BO: Kitabınızda kıskançlığa dair söylenenlerin okurun ilgisini çektiğini biliyorum. Romanınızın kıskançlıktan bahseden kısımlarının daha önce yayımlamış olduğunuz "Türk Romanından Örneklerle Edebiyat ve Kıskançlık" adlı çalışmanızla ilgisi var mı? Aslına bakarsanız asıl sorum inceleme, araştırma, eleştiri çalışmalarınızın romancılığınızı besleyen bir yanı var mı?
SU: Elbette akademik çalışmalarım, araştırmalarım, okumalarım romancılığımın kaynakları. "Türk Romanından Örneklerle Edebiyat ve Kıskançlık" adlı çalışmam kıskanç karakterimin yaratımına bu bağlamda katkı sundu. Farklı disiplinlerde yaptığım çalışmalar ve okumalar benim bile tahmin edemediğim şekilde kurgusal metinlerimin içine sızıyor.
BO: Kitabınızda farklı eserlere kimi zaman doğrudan bazen imalı göndermeleriniz var. Bu eserler sizin romanınızın kaynakları mıdır? Bir roman yazarı olarak hangi eserler ya da yazarlardan etkilendiniz?
SU: Doğrudan yapılan alıntılar ya da göndermeler işaretler sonucunda romana dahil oldular. Yazarken sık sık İtalyan yönetmen Fellini’yi hatırlıyorum. Fellini, kendisiyle yapılan söyleşide filmlerini çekerken kararsız kaldığı anlarda işaretleri takip ettiğini söylüyordu. Ben de öyle yaptım. Bir filmde Walt Whitman’ın Kendimin Şarkısı şiirini okunuyordu ve şiirden bir bölüm romanı yazdığım an’a dahil oldu, bunun gibi. Kaynaklarıma gelince izlediğim filmler ve okuma serüvenimin toplamı dahildir. Klasikler dışında Pascal Bruckner’den Kundera’ya, Cortazar’a her okuduğum yazarın yarattığı farklı duygular. Dönemlerimizin değişmesiyle okuduklarımız da değişiyor. Romanları üzerinde çalıştığım zamanlarda Fazlı Necip’i ya da Oktay Rifat’ı… dönem, gün, saat her neyse içinde bulunduğumuz zaman etkilenme biçimlerimizi değiştiriyor bence. Ama Reşat Nuri Güntekin’i hiç unutamam. İlk aşk odur.
BO: Babalar ve Kızları romanının hayatla kurduğu ilişki nasıl? Bir kurmaca eserden bu türden bir bağ kurmasını beklemek zorunda değiliz elbette. Ancak sizin romanınızdaki çatışmalar nesnel hayatta bir soruna ya da yaşam unsuruna denk geliyor mu?
SU: Babalar ve Kızları aslında hayatla birebir bağ kuran bir roman. Yaşamı anlatırken kurgunun yarattığı imkânlardan da yararlanıyor. Fantastik olanı gerçeğin tam da içinde anlatıyor. Benlik gerçeklerden olduğu kadar rüyalardan da beslenerek bütünleniyor. Romanın rüyaları da gerçeğin başka bir biçimde tasarlanmış kesiti. Çatışmalar da bu şekilde yaşamda nasıl oluyorsa öyle.
BO: Babalar ve Kızları’nda anne, abla ve anlatıcı yazar arasında kurulan sıkı bir bağ var. Üç kadın arasındaki bu ilişkinin toplumsal cinsiyet sorunlarına gönderme yapan bir yanı var mı?
SU: Bir kadının kendini bulma çabası çevresindeki kadınların varlığından bağımsız düşünülemez bana göre. En çok kadınlar birbirinin acısını hisseder çünkü. Birbirlerinden çok farklı karakter özellikleri taşısalar da özellikle gördükleri baskı onları kendilerinin bile fark edemedikleri bir iş birliği yapmaya iter. Bu iş birliği için zorunlu da diyebiliriz. Bu görünmez bağ gibi romanın toplumsal cinsiyet meselelerine bakışı da taşıdığı gizin içinde çözümlenebilir.
BO: Babalar ve Kızları bize ikinci bir romanın ışığını yakarak bitiyor. Gelecekteki planlarınızda bu da var mı? Bahsetmek ister misiniz?
SU: Geçmişimizin sahibi “ölüler” ne kadar bugünümüzün parçasıysa bekleyenler de bir o kadar an’ımızın parçası. Bekleyenlerin var olduğunu bilmek romanın devamının gelmesi için büyük bir sebep. “Ben de bekleyenler arasındayım” diyen okurlar da bu şekilde romanın yarattığı oyun düzlemine dahil oluyorlar. Birlikte işaretleri bekleyelim mi ne dersin?
BO: Son olarak akademisyen, okur ve bir yazar olarak okurlarınıza tavsiyeleriniz nelerdir?
SU: Hissederek okumak, hissetmeden hiçbir şey yapmamak, rüyalar görmek ve görülen rüyaların gerçekliğe dönüştüklerini gördüklerinde korkmamak derim. Edebiyatın, filmlerin, yolların, sanatın… Peşine düşmek acı veren bir aşkın peşine düşmek gibi şaşırtıcıdır. Şaşırma duygusuysa asıl beklememiz gereken şeydir.






