***
Sarayburnu’nda, karşımıza koca bir kıtayı almış oturuyorduk. Cüneyt Ağabey, rüzgârın da çarpmasıyla gaza gelmiş olacak, bana aylaklık dersi veriyor. Yeşilçam filmlerinden fırlamış bir sahneyi yaşıyoruz resmen. “Cüneyt Ağabey,” dedim, “burayı bilerek mi seçtin?” “Tabii oğlum. Böyle bir ders için burası biçilmiş kaftan,” dedi, devam etti. "Yüzyıllardır bu şehirden gelip geçen bütün aylakların uğrak mekânlarından biri burası. Onlar gibi olmak istiyorsan onların soluduğu havayı soluyacak onların adımladığı sokakları, caddeleri adımlayacaksın. Her şeyin bir teorisi var ama insanı pişiren pratiktir bunu unutma.” Benim, “Anladım ağabey, keşke bir de nevale getirseydik yanımızda, daha güzel olurdu,” deme gafletinde bulunmamla Cüneyt Ağabey’in gürlemesi bir oldu. “Halt etmişsin sen!.. Oğlum sen işyerinde, mesai saatlerinde âlem yapan birini gördün mü, ya da sen hiç öyle bir şey yaptın mı? Unutma! Aylaklık ciddi bir müessesedir. Dışardan basit gibi görünebilir fakat onun da gayet karışık bir işleyişi vardır. Büyük bir düşünürün de dediği gibi Latif, Görünen gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı.” Hem yanlış bir şey söylemiş olmamın mahcubiyeti hem de Cüneyt Ağabey’in bu oldukça ikna edici nutku karşısında başımı eğmekten başka çarem kalmadı. “Haklısın ağabey, acemilik işte.” “Haklıyım tabi Latif,” dedi ve nutkuna kaldığı yerden, üstelik daha ateşli bir şekilde devam etti. Ama ben artık onu dinlemekten vazgeçmiş izlemeye başladım. Çünkü her ne kadar tatlı bir dili, insanı kendine çeken bir muhabbeti de olsa, bir süreden sonra çekilmez olurdu Cüneyt Ağabey. O, sık sık başparmağının buduyla, soğuktan dolan gözlerini silerek anlatmaya devam ederken ben öğlenden damağıma yapışmış olan domates kabuğunu çıkarmaya çalışıyordum dilimle. Parmağımla çıkarmak işten bile değildi ama bu hem Cüneyt Ağabey’e ayıp olur hem de onu dinlemediğimi fark edip darılabilir diye kalkışmıyorum böyle bir şeye. Yüzü kızarmıştı, çok ve heyecanlı konuşmaktan olacak her kelimesinde boynundaki damarların şişip indiğini görüyordum. Bıraksam, sabaha kadar beni burada alıkoyacağını bildiğim için bir şekilde konuyu değiştirmem gerekiyordu. Üstelik bulacağım yeni konu bizi buradan kalkıp yürümeye zorlayacak bir konu olmalıydı. Ben bunları düşünürken dalıp gitmiş olacağım ki Cüneyt Ağabey’in, “Latif hayırdır, duruldun bir anda,” demesiyle kendime geldim. Şu birkaç saniye içinde söyleyeceğim şey ya beni bu çıkmazdan kurtaracak ya da daha beter bir hale sokacak. Bereket versin ki o an tam da Cüneyt Ağabey’in muzdarip olduğu bir konu geldi aklıma. Hiç bozuntuya vermeden “ Sorma ağabey ya, bir türlü çıkmıyor aklımdan.” dedim. “Ha, o mesele diyorsun.” dedi ve ansızın yerinden kalkıp denize doğru döndü. Bir müddet bu vaziyette, başını hafif yukarı kaldırmış durdu. Karşı kıyıyı mı yoksa gökyüzünü mü izliyor pek anlayamadım. Ama bu çok da önemli değildi çünkü benim tanıdığım Cüneyt Ağabey bu ruh haline büründüyse bir yerde oturmaktansa yürümeyi tercih ederdi. Öyle de oldu. Bana döndü, “Kalk kalk yürüyelim biraz, daraldım burada oturmaktan,” dedi, elleri cebinde Sirkeci’ye doğru yürümeye başladı. Tabii ben de arkasından. Onda Nemide yengeden ayrılmış olmanın hüznü, bendeyse saatler sürebilecek bir esaretten kurtulmuş olmanın mutluluğu vardı…





