Nerden geldiklerini bilmiyordum. Tek bildiğim şey artık aynı evde yaşadığımızdı.
“Niçin sürekli ses çıkarıp rahatsız ediyorlar”diyemiyordum, çünkü Umut’un suçlayıcı tavırlarından bıkmıştım. Umut için her şey, ona olan sevgimden. Yoksa tek bir gün bile katlanmazdım bu kardeşlere. Küçükleri usluydu, mutfak masasından ayrıldığını pek görmedim. Onu, parmaklarını masaya sımsıkı bastırmış bir halde masayı yalarken yakalıyordum. Beni görünce korkup kaçıyordu, ben de masayı gözlüğümle yakından inceliyordum. Umut bugün de sütlü kahvesini masaya dökmüştü. Ve eline bir bez alıp silmeye tenezzül etmemişti. Masayı büyük bir hışımla silmeye koyuldum. Bir elimde cif, öbüründe skoçbrayt. Beni izlerken kıkırdadığını duyabiliyordum. Hoşuna gidiyordu ondan nefret ettiğimi bilmek ve bunun için her gün yaladığı masayı silişimi izlemek. Artık Umut ile odaları da ayırdık. Onlar geldi geleli aramız çok kötü. Odamın kapısını hızlıca kapıyorum, o da aynı sertlikle bana karşılık vererek odasına çekiliyor. Karanlıkta saatlerce oturuyorum. Kardeşler karanlıktan korkuyor ve ben böylece akşamları da olsa onlardan kurtuluyorum.
Yine nefretimle günü sonlandırdığım bir gece. Dişimi fırçalamak için banyoya gittiğimde büyük olan arkamdan geldi. "Efendim, ne var yine,” dedim, "Benim adımı niçin öğrenmeye çalışmıyorsun,"dedi. Arkamı dönüp sensodyne diş macununu ağzıma buladım. Köpüklendim, kudurdum. Yine de o halde Umut’a saydırmaya devam ettim. Salyamdan beyaz beyaz kudurganlık taşıyordu. ”Defolsun gitsin bu bebeler, bak yine sürtüyorsun dışarılarda. Ve beni, yalnızlığımın klozetinde bir sifon sesi eşliğinde ağız kokumdan arınmış bir şekide birazdan yatak odasında kendimle mentollü sevişmeye bırakıyorsun,” dedim. Büyük bana anlamsızca bakıyordu. O an ona fazlasıyla gıcık oldum. Kahrettim varlıklarına, gargara formatında ağzıma çeşmeyi doldurup ‘hoh puh tük’ ve ardından havluya sarılmamla büyüğü banyoya çektim. Kahkahalarım nane kokuyordu. Dişlerimden yüzde yüz etkili beyazlık taşıyorken kötü kadın gülüşünü patlatıp onu banyoya kilitledim. Küçük mutfak masasında salyalı salyalı uyuyordu. Yatağıma uzandığımda elbette bir sevincin zaferini yaşıyordum.
Sabah yine sabah, gün yine aydınlık
Odalara taşıyorum. Odalardan eksiltiyorum kendimi. Duvarlara dokunuyorum seslerini duymak için. Fakat varlıklarına bir vızıltı aşılayıp yok olmuşlar.
Umut’un yatağında uzun süre ağladım. Evin tüm ışıklarını yaktım. Masanın etrafında voltalar… Banyoya gidip dişlerimi çürüttüm, çikolatalı macunla ama yoklardı.
"Umut nerdesin, büyük, peki sen?"
"Küçük, bak masaya bol şekerli çay döküldü. Hey!"
Vızıldayın, üzerime konun, sizi öldürmek isteyim. Bir o kadar da sevmek. Camı açalım, bütün karasinekleri, kardeşlerinizi eve dolduralım. Hepimiz birlikte yaşayalım. Umut, kendinle beraber geri getir onları. Bok sinekleri bile olsa gelsinler razıyım.
Sessizlik derinleşiyor. Bütün bir haftamı onları öldürmeye çalışarak geçirdim ama yok olmuşlar. Valizlerini alıp gitmişler.
Tanrım, ses yarat. Vızzz de tanrım. Aşkım de tanrım. Sessizlikteki seste, aydınlıktaki karanlıkta, etkenlikteki edilgenliğimde, yalnızlığımda boğuluyorum.