Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Haziran 2017

Öykü

Şenay Eroğlu Aksoy • Gece Çığırtkanları

Şenay Eroğlu Aksoy

Paylaş

43

0


Geldin mi, şaşırttın beni, karanlık inerken yollara, gece çığırtkanları her adım başında bağıra çağıra eşkalimizi verirken. O belirsiz yüzlerine inat, işaretparmaklarıyla bir heykel gibi durarak evlerimizi gösterip hepimizi ifşa ederken, nasıl savuşuverdin yanlarından görünmeden? Gece çığırtkanları yalnız bizim için yetiştirildi, büyütüldü, bakıldı, beslendi biliyorsun. Küçük barakalarına sığamayacak denli akıl almaz bir konforda yaşatıldılar. Gündüz derin uyku zamanlarıydı onlar için, rüyaları gündüzün kodlarıyla bezeli, pek çıkmazlardı kulübelerinden, gündüz gözüyle görmediler örneğin dünyayı, işleri güçleri geceyi beklemekti, beklediler, bekliyorlar. Peki, sen nasıl geçtin çığırtkanlarca tutulmuş sokakların içinden? Ellerin is içinde, gizleyemezsin, cebine mi soktun yoksa? Ellerim. Neyse... Gel şöyle otur, dinlen, soluğun göğsüne sığmıyor bak. Dün öğle vakti kapım çalındı, gözetleme deliğinden baktım; çocuklar, açtım. Dünya tatlısı iki çipil göz: “Affedersiniz, balkonunuza topum kaçtı.” Oysa biliyorum yalan, onu gönderen belli. Yine de çocukların yüzünde her daim şavkıyan gönül çelen ışıltıya kanıp, ya gerçekten topu balkondaysa, diye düşünmekten kendimi alamadım. Çocuk yükü ağırdır bilirsin, onu en iyi biz biliriz değil mi? Ama bir kerecik doğru olsa ya söyledikleri, yok, her seferinde aynı yalan. Bir oğlan var başlarında, çok uyanık, piç kurusu, gözleri fer fecir okuyor, çocukları onun yolladığını tahmin ediyorum. İlk günler kendisi gelirken, şimdilerde aşağıda beklemeyi tercih ediyor. Babası gece çığırtkanlarından biri belki, belki de tüm bunlar benim uydurmam ama bilmez değilsin ki... Neyse ki gündüz onlar gibiyiz biz de, ne denli baksalar da bulamazlar, göremezler ki bizi onlardan ayıranı. Aslına bakarsan bazen yapmamam gerekeni yapıyor, bazı sabahlar apartmanın arka kapısından çıkıp aralarına karışıyorum, parklarda, vapurda yan yana oturuyoruz. Kimileri konuşmak, dertleşmek istiyor. Sesimin bir süre sonra düşüncelerimi, geçmişimi açık eden bir tınıya bürünmesinden korkarak neredeyse hiç konuşmadan dinliyorum onları. Zaten sesim değişmese de sözcüklerim... Konuşmaya başladıktan bir süre sonra nerede olduğumu, kiminle konuştuğumu unutuveriyorum bazen. Yalnızca karşımdakinin anlattıklarına kapılıyorum. Kimileyin o denli kederleniyorum ki hiç farkında olmadan çoğunluğun pek de kullanmadığı o sözcükleri kullanıp yasaklı cümleler kuruveriyorum. Bir keresinde masum bakışlı bir genç adamla yan yanaydım vapurda. İnce, ışıltılı bir alnı, buğday teni, ılık bakışları olan mavi gözleri vardı. Duru bir kederle anlatıyordu. Abartmadan, bir tek sözcüğü bile körü körüne, kendi acısını çoğaltmak için, fiyakasını artırmak için boşluğa salmadan, derin soluklar alarak anlatıyordu. Ne muhteşem bir gün, demiştim içimden, ne muhteşem bir incelik. Martılar, denizin üstünde özgürce uçarken bir ona, bir martıların çığlığına gidiyordu aklım, olabildiğince duru olmasına rağmen martılarla onun sesinde bir benzerlik vardı sanki, bir içtenlik. Kafamı sıkı sıkı kapatan yeni moda şapkalardan birini takmıştım o gün, çok da yakışmıştı. Yoksa bu halimle hangi erkek yaklaşır yanıma. Delikanlı kederine belenmiş, beni ve kendini, dünyadan, akıp giden zamandan koparıp almıştı. Sözlerini tamamlayıp o mahzun gözlerinde minicik bir damla yaş tomurcuklanınca dayanamayıp konuşmaya başlamıştım. Bazı sözcükler nasıl da ele veriyor bizi değil mi? Ben her şeyi unutup yalnızca onun için konuşurken birden fark ettim gecenin sözcükleriyle konuştuğumu... Ne şans ki vapur kıyıya yanaşmış, yolcuların çoğu çıkışa doğru hareketlenmişti. Birden yerimden fırlayıp insanları yararak iskeleye atladım. Neyse ki delikanlının kederinden sıyrılıp bu sözcükleri fark etmesi zaman almıştı. O, gece çığırtkanlarına haber uçurana dek toz oldum ortadan. Sokakları içimdeki kahrolası korkuyla, başım yerde, tedirgin, hızlı adımlarla geçtim. Eve girince bir daha dışarı çıkmamaya söz verdim kendime. Beni bilirsin yapamadım tabii. İşte bu yüzden küçük bir tebessümle, ses çıkarmadan geçiştiriyorum artık bu tür durumları. Gündüz ellerimi ve artık hiç saç bitmeyen kafamı görmedikleri sürece sorun yok. Gece, her şeyi tatlı bir örtüyle görünmez, belirsiz kılarken, derinlerimizde gizli çoğu şeyi çağırıveriyor bilirsin ama suç yalnız onun mu, ya biz? Ne oluyor, nasıl oluyor da gecenin, karanlığın fırçasıyla birçok şeyi örterek açtığı o büyük boşluğu, hep kendi sözlerimizle dolduruyoruz? Yetmiyor bir de yazıyoruz bu güçle deşip dağıttıklarımızı, yazdıklarımız öylesine içli şeyler ki, bazen kendimiz bile birkaç kez okumaya dayanamıyoruz. Geceye karışıp bir kerecik olsun kendi karanlığına bakmamış olanlar, onlar duyamazlar ki gecenin açtığı boşlukta yankılanan sözcüklerimizi... Geceyi bilenler bazı şeylerin açığa çıkması için herkesin uyumasını bekliyor. Öyle azlar ki, kendi seslerini duymak için öbürlerinin susuşunu beklemekten başka seçenekleri yok. Tıpkı ikimiz gibi.

Dün kendime baktım saatlerce. Nasıl mı? Kendine bakmanın en zor haliyle. O geceki gibi soyundum çırılçıplak, aynanın karşısına geçtim. Kadınlığım korkuttu beni. Saçsız bir baş, kupkuru bir beden, gecenin verdiği güçle baktım belki de kendime. Bir şey bulamadım biliyor musun aynada, bir meme, bir bacak arasından başka. Yangın artığı kafam bile o denli dokunmadı bana. Sonra giyindim. Aklım bambaşka dünyalarda dalgın dolandım odadan odaya. Ne diyordum, kendine bakmak... İkna olmadım, sabah yeniden soyundum çırılçıplak, pencereden sarkıttım belden yukarımı. Gelip geçenler önce deliymişim gibi baktı bana. Kadınlar, sanki en çok onlar anladı beni ve saçsız kafam için üzüldü. Gelip geçenlerden bir kısmı, “Gecenin diliyle mecnun olanlardan vah vah!” dedi. Ne saçsız başım aklımdaydı, ne isli ellerim. O geceden kalan taşlardan birini sokağa savurmak düşüncesiyle yanıp tutuştum aniden. İlerde, göl kenarında adamlar balık tutuyordu. Allahtan hiçbiri dönüp de arkasına bakmıyor, tüm dikkatlerini oltalarına bağladıkları minik çanlara vererek tatlı bir telaş içinde bekliyorlardı. Karanlık inince gece çığırtkanlarından, gündüzse erkeklerden korkarım bilirsin. Beni görünce yoldan geçen çocuklardan biri annesinin eteğine gömdü başını. Korkmasını istemedim, heyecanla içeri koşup isli taşlardan birini sokağa doğru savurdum; tam küçük kızın önüne. Minik baş kımıldandı, kafasını sıkıca saran pembe şapkanın ortasından sarkan ponpon dünyanın görebileceği en tatlı salınımla boşlukta süzüldü. Yalnızca benim fark edeceğim bir savruluşla yaptı bunu. Gözlerim, beklenmedik bir coşkuyla seyretti bu hareketi. Sonra yere baktı küçük kız; annesi, bir taşa, bir pencereye. İşte o anlarda bilmediğim bir huzur belirdi içimde, hiçbir gecenin, hiçbir sözcüğün veremeyeceği bir huzur, yıllardır sezdiğim ama yaşamadığım, özlediğim bir şeymiş gibiydi bu duygu. Onlara doğru seslendim. “Alın o taşı göl yüzeyinde sektirmek için.” Gece çığırtkanları yoktu daha ortalarda, bu onlardan kopardığım ilk şeydi, bizim olduğu halde bizden çaldıkları ilk şey belki de... Abarttın mı, diyorsun. Belki de sen haklısın, öyle uzun zamandır adımlamadım ki gece sokaklarını. Özledim biliyor musun, gecenin inişini görmeyi, bir ağaç gibi göğe uzanıp gövdemi karanlıkla örtmeyi özledim, akşam indiğinde vapurdaydım demeyi, meyhaneden gece yarısı çıktık demeyi, sabahın alacasında, çiy düşme vaktinde sokaklarda olmayı, gecenin bir çarşaf gibi serildiği şehrin ışıklı pencerelerine sokaktan bakıp soğuktan ürperirken içimi ılıtan bir adama sokulmayı özledim. Kim bilir gece sokaklarında hangi sözcükler gizli? Ne diyordum; çocuk ve annesi... Taşı onlara doğru atınca rahatladım, aklımda duran en önemli tanık, bir çocuk eliyle gölün yüzeyiyle buluşmalıydı. Eğildi annesi, aldı taşı, küçük kızın cebine koydu. Kadın yarı bilge bir tavırla içimizde kat kat örttüğümüz o sıcak, çoğu zaman unuttuğumuz tavırla, elini pencereme doğru kaldırdı, ben de kaldırdım elimi, selamını almıştım. Sonra çocuğu kucağına alıp yürüdü. Onların göl kenarındaki yolda küçülerek kaybolmalarını seyrettim. Uzaklaşana dek arada bir pencereme baktılar. Birden suya salınmış oltalardan birinin küçük çanı tatlı bir tınıyla dikkatimin bir kısmını onlardan aldı. Sessizce çekildim içeriye. Yangından bu yana kendimi hiç bu denli pervasızca ifşa etmemiştim. Yavaş yavaş giyindim. Neyse ki gece olmasına vakit vardı daha, çığırtkanların çoğu uykudaydı. Perdenin arkasından dışarıya baktım. Göl kenarındaki erkekler çocuksu bir coşkuyla çanı çalan oltanın başında toplanmıştı, hepsi yakalanan balığa bakıyordu. Az önce, o adamlardan biri oltanın makarasını heyecanla sararken, yine aynı acı düğüm olup oturmuştu boğazıma. Perdeyi hafif aralayıp oltada yaşam için çırpınan balığa baktım, adamın avuçlarındaydı şimdi, durmaksızın devinen kuyruğu bitmek üzere olan bir yaşam savaşında çırpınıyordu. Karanlık inince bir balık gibi çırpınmış olan terbiye edilmiş, cezalandırılmış gövdeme, isli ellerime bakıp durdum. Gece çığırtkanları ışığımı görüp beni fişlemesinler diye yarı karanlıkta, el feneriyle yazdım sözcüklerimi bu defa: balık, ölüm, yangın. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Değişik bir teknikle fotoğraflanan Par..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özlem Önen

12 Mart 2025

Köklenmenin Adaletsizliği ile Yüzleşmek

Sevdiğimiz ve hep yanlarında olmak isteyeceğimiz dostlarımız, acısını birlikte yaşayacağımız evlatlarımız, çalınan geleceğimizdir, kökler.Balkona çıktı, ılık İzmir meltemi esiyordu, balkon kenarındaki saksılarda –şaşırtıcıydı orada çiçeklerin olması, çünkü şimd..

Devamı..

Gene Hackman: Sinemanın Mükemmel Sırad..

B. T. Yılmaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024