Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Bastığı cılız dal parçalarının çıkardığı seslere karışan kararsız fakat aceleci ayak sesleri. Ürpertiye sarılı, içini baştan aşağı kaplayıp burnunu sızlatan keskin aynısefa kokusu...
Avuç içlerinin terlemesine sebep olan rüyasından oğlu Hasan’ın sesiyle uyandı. “Saat yedi oldu anne.”
Nasıl böyle bir anda içi geçmiş ve uyuyakalmıştı anlam veremedi. Biraz önce kahvaltı masasını toplamış, pencereyi açıp hava sıcaklığını kontrol etmiş, üşüyen elleriyle işlemeli perdeyi çekerken başının sol yanında şiddetli bir ağrı hissetmiş, kanepenin koluna dayanıp ancak başını yastığa koyabilmişti.
“Dalmışım.”
Aceleyle doğruldu, kapıdan çıkmak üzere olan Hasan’ı son anda yakaladı. “Geç kalma tamam mı oğlum?”
Sorduğu soruya cevap alamadı. Eskiden böyle değildi Hasan, ne Hasan ne de kendisi. Kocası öldüğünden beri gerekmedikçe konuşmuyor, konuştuklarında kelimeler ağızlarından büyük bir isteksizlikle çıkıyordu. Toprağa verdikleri andan itibaren birbirlerinin yüzüne hiç bakmamış, bakamamışlardı belki de. İlk başlarda durumu kabullendikçe düzeleceğini düşünmüştü Latife. Altı ay geçmesine rağmen düzelen hiçbir şey olmamıştı. Hasan hâlâ sabah bir şey söylemeden çıkıp gidiyor, akşam geldiğinde de tek kelime etmiyordu. Başlarda meraklanıyordu Latife, içgüdüsel olsa gerek. Zamanla daha çok bağlanmaları gerekirken giderek ayrılıyorlardı.
Hasan gittikten sonra Latife de çıktı evden. Her zaman geçtiği sokaklardan geçti, her zaman gördüğü insanlara gülümsedi zoraki. Kocasını kaybettiğinden beri içinden gelerek gülümsemiyordu ama bu sefer diğerlerinden daha zor olmuştu. Temizlikçi olarak çalıştığı eve vardı sonunda. Her zaman yaptığı işleri tekrarladı: odaları süpürdü, bulaşıkları yıkadı, toz aldı. Gün boyunca kimseyle konuşmamaya, gözlerine dahi bakmamaya çalıştı. Bu günü farklı kılan buydu işte, insanlardan uzaklaşmak istiyordu. Akşam olup evin yolunu tuttuğunda farketti bunu. Yalnız mı kalmak istiyordu? Düşündü. Uzun zamandır yapmadığı bir şeydi bu. Evet, uzaklaşmak istiyordu ama yalnız kalıp ne yapacaktı? Anlamsız bir korku kapladı içini, başının sol tarafı ağrıdı yine. Sendeleyip küçük buğulu camın perdesinden tuttuğunda dolmuşun dikiz aynasına asılmış bir oyuncağa takıldı gözü. Küçücük, sarı saçlı pembe elbiseli bir kızdı bu, boynunda parıldayan bir kolyesi olan. Yıllar önce, Hasan bile daha doğmamışken kocasının aldığı kolye geldi gözlerinin önüne. Neredeydi şimdi o? Mutluluk hissini yitireli ne fotoğraflara gitmişti eli, ne de tek hatırası olan bu kolyeye. Koyduğu yeri hatırlamak için zorladı zihnini. Yuvarlak bordo kadife bir kutu. Eve gittiğinde kutuyu koyduğu dolaptan çıkardı özenle. Yüreğine ince bir sızı çöktü. Yavaşça açtı kutuyu. Oradaydı işte; birbirlerine kenetlenmiş ufacık gümüş halkaların ucunda ışıldayan bir su damlası. Parmaklarında soğukluğunu hissederek taktı boynuna. Bir müddet hareketsiz kaldı. Aniden oluşup hem ruhunda hem bedeninde hızla yayılan bu sıkıntının sebebini anlayamıyor, kendini buna yoracak kadar bile kuvvetli hissetmiyordu. Sadece sıkılmıştı belki de. Dışarı çıkıp yürümek istediğinde kendini bu fikrin saçmalığına inandırıp vazgeçti. Neye gidecekti bu saatte? Hem soğuktu dışarısı. Ayaklarından bacaklarına doğru yükselen bir ağrı hissettiğinde saatin kaç olduğunu merak etse de bakmaya gerek görmeyip yatağına yöneldi.
Sabah uyandığında Hasan’ın evde olmadığını farketti. Erkenden çıkmıştı herhalde. İşe gitti o gün, aynı şeyleri bıkmadan tekrarladı. O gün, yarın ve daha sonraki gün. Bu şekilde birbirini taklit eden yirmi bir gün geride kalırken Hasan hâlâ eve gelmiyordu.
Henüz güneş doğmadan, evin içini ışıklar kaplamadan uyandı Latife. İki gündür kapanmayan gözkapakları dayanamayıp yenik düşmüştü yorgunluğa. Alelacele giyindi üstünü, sanki bir yere yetişecek veya geç kalmış gibi. O gün işe gitmeyecekti. Uyanır uyanmaz vermişti bu kararı. Belki de uzun süre önce vermiş, şimdiye kadar ertelemişti. Dışarı çıktığında hava hâlâ karanlıktı, kendine daha uygun hissetti. Kapıyı kilitlemiş, hatta anahtarı almış mıydı? Bilmiyor fakat umursamıyordu da. Cadde üzerinde yürümeye başladı. Hava aydınlanmış, ortalık insanlarla dolup taşmış, zaman geçince kararmaya başlamıştı. Latife aralıksız yürümeye devam ediyordu. Omuzlarında hafif bir ürperti hissettiğinde montunu almadığını farketti. Yorulmuş muydu ya da dönecek miydi geri? Bunları hiç düşünmedi, düşündüyse bile ayakları ona uymadan yürümeye devam ediyordu. Cadde üzerinde de değildi artık. Kimsenin konuşmaları, gülüşmeleri duyulmuyor, ıssızlığın varlığı hissediliyordu yalnızca. Bir an eli boynuna gitti istemsizce. Kolye hala orada duruyordu. Düşünmeden koparıp avcunun içine aldı. Evinden bir hayli uzaklaşmış olacak ki asfaltların yerini alan toprak yollar da bir süre sonra kaybolmuştu. Artık ne ayaklarını ne de vücudunun başka bir uzvunu hissetmiyordu. Sadece düşünceleriyle yürümeye devam ederken saçlarında dolaşmaya başlayan rüzgar tüm vücudunu kaplayarak ona eşlik ediyordu. Yürüyor muydu hâlâ? Bunun bilincinde değildi. Vücudu gibi düşüncelerinden de usulca uzaklaşıyor, göz kapakları ağırlaştıkça yükünü taşıyamayıp kapanıyor, ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Bastığı cılız dal parçalarının çıkardığı seslere karışan kararsız fakat aceleci ayak sesleri. Ürpertiye sarılı içini baştan aşağı kaplayıp burnunu sızlatan keskin aynısefa kokusu...






