Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Ekim 2017

Öykü

Sibel Cemali • Çubuk Sadece Tutmaya Yaramaz

Sibel Cemali

Paylaş

16

0


Çocukluğumdan beri bir “kayıp” duygusu vardı içimde. Belki bu, sevdiğim yerlerden ve kişilerden sürekli koparılmamdan kaynaklanıyordu. Önce babam, sonra da annem hayatımdan çıkmıştı. Buna karşılık şöyle bir düşünce geliştirmiş, ona tutunmuştum; insan kaderini nazar boncuğu gibi boynunda taşır. İstanbul’dan ayrıldığımızda yedi yaşındaydım. Hiç unutmam, annem işten yeni dönmüş, mutfakta akşam için bir şeyler hazırlıyordu. Telefon çaldı. Ellerini mutfak önlüğüne kurulayıp ahizeyi kulağına götürdü. Sadece dinliyordu. Birden rengi soldu, dudakları titremeye başladı. Kapattı telefonu. Dedemi aradı. Yatak odasından konuştu onunla. Salondaki masada ödev yapıyordum. Annemin buzlu cama yaslanan sırtını görebiliyordum. O akşam hiçbir şey yemedi annem, erkenden yattık. Sabah eşyalarımızı bir bavula tıkıştırdı, yola çıktık. Yol boyu birkaç kez, başını şehirlerarası otobüsün camından ayırıp dikkatle bana bakmıştı. “Bir süre dedenlerde kalmamız gerecek Taylan’ım,” demekle yetinmişti. Hepsi buydu. Parmakuçlarıyla yanağıma hafiften dalgınca dokunuyor, sonra yine düşüncelere dalıyordu. Ürkek ve endişeliydi. Sanırım o yüzden mızmızlanmayı kesmiştim. Arkadaşlarım, kedim, odam, sevdiğim her şey geride kalmıştı. Babaannemle dedemin karanlık ve için için kaynayan dalgalı denize bakan evlerini hiç sevmedim. Ne orayı ne de sokaktaki çocukları sevdim. Her sabah aynı umutla uyanıyor, elbiselerimi dolaptan çıkarıyor, katlayıp yatağın üstüne diziyordum. Bu uzun bir zaman böyle devam etti. Annemin, “Taylan’ım artık bizim evimiz burası,” demesi de işe yaramamıştı.   İşte şimdi İstanbul’da doğduğum yere geri döndüm. Ama ne yazık ki annem artık yok. Babaannemle dedemin Hereke’de kaybolmalarından iki yıl sonra o da kayboldu. Giderken babamla İstanbul’da buluşacağını söylemişti. Çok sevinmiş, ben de gitmek istemiştim. “Sonra,” diye kestirip atmıştı. Ondan haber alamayınca babamı aramış, annemin kendisiyle olup olmadığını sormuştum. Önce, “Yurtdışına arkadaşına gitti, uzun süre gelmeyecek,” dedi. Zaman geçip de annem aramayınca tekrar aradım. O zaman da, “Tatile çıktı, onu bekleme,” dedi. Sesi uzak ve kesindi. Onun kaygımı anlamasını, üzüldüğümü bilmesini istiyordum. Babamdı nihayet. Her ne kadar yüzünü anımsamıyorsam bile babamdı. Baba babadır. Ancak sesi öylesine rahat ve tasasızdı ki kuşkularımın yersiz olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yine de annemin hiç aramaması beni tedirgin ediyordu. Israrla babamı aramaya devam ettim. “Öyleyse neden beni aramıyor annem? Gün içinde bile kaç kez arardı,” diye direttim. “Telefonunu burada unutmuş,” dedi sabırsız bir ses tonuyla. “O yüzden seni arayamıyor. Boş ver sen bunları, derslerine bak,” deyip telefonu hızlıca kapatmıştı. Polis, babaannemle dedemin izini bulamadığı gibi annemin de izini bulamadı.   İçimdeki o “kayıp” duygusu annemin kaybolmasıyla birlikte arttıkça arttı. İstanbul’a gelmek, onca özlediğim şehirde bulunmak da bu duyguyu azaltmadı. Neyse ki babam vardı artık. Annemin apar topar bizi Samsun’a götürdüğü o günden beri bir kez olsun yüzünü görmemiştim onun. Buluşacağımız günü dört gözle bekliyordum. Bence şu hayatta bir erkeğin annesinden sonra en çok ihtiyaç duyacağı kişidir babası. O baba yıllarca hapis yatmış bile olsa! Baba babadır.   Babamla bir Çin restoranında buluştuk. Heyecanlıydım. Ama onu gördüğümde bir şey hissetmedim. Donmuş gibiydim. Belki de içerinin kasvetindendi. Neden buluşmak için burayı seçmişti acaba? Her yer kırmızıydı. Garsonlar dolandıkça, gölgeleri o kızıllığın üstünde ürkütücü şekiller oluşturuyor, duvarlardaki ejderhalar alevler püskürtüyordu. Onlar da kırmızıydı. Belki de ilk defa böyle bir yerde bulunduğumdan ürkütücü gelmişti. İçerde bizden başka bir de çift vardı. Kapıya yakın bir yerde oturmuş yemek yiyorlardı. Birbirlerine pek baktıkları yoktu. Bir süre sonra, “Ne oldu?” dedi babam. “Hiç,” dedim. “Ne düşünüyorsun?” “Annemi düşünüyorum,” dedim yalan söyleyerek. “Keşke bizimle olsaydı.” “Hımm,” dedi ilgisizce. “Ne yemek istersin?” “Siz ne yerseniz, ondan,” dedim. Dudağını büktü. “Demek ki pek seçici değilsin!” Yana ayırdığı kumral saçlarından bir tutam düştü alnına. Saçları cılız ve yağlıydı. Sağ elinin parmaklarıyla özenle yana itti onları, sonra bastırdı üstten. Alnı iyice açıldı, parladı. Sağımda bir garson belirdi. Az önce bizi masaya yönlendiren değildi bu. Benden kaç yaş büyük acaba, diye düşündüm. Ben de üniversite harçlığım için çalışabilir miydim acaba? Servisleri titizlikle açtı. Babamla onu izliyorduk. Tabakları koydu. Peçeteleri ve çubukları yanına özenle yerleştirdi. Babam, “Teşekkür ederiz,” dedi garson uzaklaşmadan. Islak mendil paketini aldı, ucunu kopardı, hızlı hızlı silmeye başladı ellerini. Kirli mendili paketine geri koydu sonra. Mönüyü ikinci kez gözden geçirdi. Gözlerim ona yapışmış gibiydi. Her hareketini, her bakışını dikkatle gözlüyordum. Gözbebekleri mönünün üzerinde fırıl fırıl dönüyordu. Öyle hızlı deviniyordu ki göz çukurlarından fırlayacaklarmış gibi geldi bir an. Çok rahatsız ediciydi, bakmamaya çalıştım. Annemin verdiği deri bilekliğimle oynamaya başladım. “Nedir o?” dedi mönünün üzerinden bakarak. “Bileklik,” dedim kolumu ona doğru uzatarak. “Annem almıştı, benim için çok değerli.” Ne olursa olsun annemle ilgili bir şeyler duymak istiyordum ondan. “Öyle mi? Bakabilir miyim?” Çıkarıp verdim. Mönüyü kenara bıraktı. Şöyle bir evirip çevirdi bilekliği. “Deri,” dedi parmaklarıyla ovuştururken, “senin öyle bildiğin gibi dayanıklı bir madde değildir aslında.” “Saklayacağım ömrümün sonuna kadar,” dedim. “O kadar dayanmaz,” dedi tuhaf tuhaf gülerek. “Biliyor musun, Fransa’dayken adamın birinin bileğine asit dökülmüştü, adam çığlık çığlığa koşmuş, neredeyse duvarlara tırmanmıştı. Sonra yığılıp kalmıştı. Gardiyanlar gelene kadar adamın değil derisi, eti meti de gitmişti.” “Nasıl olmuştu bu? Asit adamın bileğine nasıl dökülmüştü?” “Asit bu, her şeyi yok eder. Geride bir şey kalmaz,” dedi sorumu es geçerek. Bilekliği geri uzattı. Değersiz bir şeymiş gibi önüme attı. “Hem neden... atacakmışım ki… asit… ee?” diye kekeledim. “Lafın gelişi öyle dedim.” Babamı dinledikçe onun pek çok konudaki bilgisine hayran oluyordum. Benim bilmediğim pek çok şey biliyordu. Üstelik Hereke’de doğduğu halde İstanbul Türkçesiyle konuşması da ayrıca güzeldi. Dikkatimi çeken bir şey daha oldu, oturduğumuzdan bu yana ne ismimle hitap etmişti bana ne de oğlum demişti. Hoş, ben de baba dememiştim. Belki zamanla, dedim içimden, onu sevmek için zaman gerekecek. Siparişimize karar verdiğinde mönüyü kapatıp masanın en uzak köşesine itti. Sanki garsondan mikrop kapmaktan korkarmış gibi. Her hareketini dikkatle izliyordum. Tanımıyordum ne de olsa. Benim için bir yabancıdan farksızdı. Çocukluğumda ne zaman ondan söz etsem annem, “Baban uzaklarda,” derdi. “Fransa’da bir eylemden dolayı tutukladılar onu, uzun zaman gelemeyecek.” Babam öksürünce düşüncelerimden koptum. Huzursuz görünüyordu. Masadakileri tek tek elliyor, düzeltiyor, sonra ellerini peçeteyle siliyordu. Terliyor, ter damlacıkları şakaklarından, yanaklarından yuvarlanıyordu. Oturduğu duvar dibindeki yerinde kıpırdanmaya, sağa sola kaymaya başladı. “Rahat mısınız?” dedim oturduğu yeri göstererek. Çekiniyordum. Sanki beni dinlemiyordu. “Ne dedin?” “Rahat değilseniz yer değiştirebiliriz, demiştim.” Masanın ortasına bakarak, “Yok, yok,” dedi, “böyle iyiyim ben.” Donuk bakıyordu. Aniden karar vermiş gibi sürahiye uzandı, bardağı kaydırarak yaklaştırdı, doldurdu. Bardak taştı. “Hay Allah kahretsin!” dedi öfkeyle. Peçeteyle kurulamak için atıldım aceleyle. “Yapma!” diye bağırdı. Herkes dönüp bize baktı. Küçülmüş gözbebekleriyle gözlerimin içine öyle bir bakışı vardı ki geri çekilmek zorunda kaldım. Korktum. Bakışlarımı önümdeki tabağa çevirdim. Ani bir hareketle ceketinin sol üst cebinden küçük bir ilaç kutusu çıkardı. Açtı, mavi oval haplar vardı içinde. Birine üstten bastırdı, suyla yuttu ve, “Oh!” diyerek geriye yaslandı. Yemeğin ortalarına doğru daha iyiydi. “Çatalı bırak,” dedi kendinden emin bir tavırla. Dediğini yaptım, ikiletmeden. “Bak, şöyle tutacaksın,” dedi, çubukları tuttu. Soluk parmakları zayıftı. Eli titriyordu. “Kalem tutar gibi,” dedi, “ama ortaparmakla da desteklemelisin.” Nasıl tutulacağını öğretmek için onları masaya bırakıyor, sonra her birini sağ elinin ortaparmağı ile baş ve işaret parmakları arasına alarak rahatça kullanıyordu. Birkaç kez yaptıktan sonra, “Hadi, şimdi sen yap,” dedi. Elindeki çubuklarla benimkileri gösterdi. Yapmaya çalıştım. Ama onun kadar becerikli değildim. Yine de, “Aferin!” dedi çabama. Yemeğine döndü. Çubukları ne kadar rahat kullandığına baktım. Seri. Becerikli. Esnek. Tabaktaki sebzeleri çubuğun ucuyla kenara itiyor, ortasındaki pirince sarılmış bir parça balığı alıp ağzına atıyordu. Güvenli ve rahattı hareketleri. Oturduğumuzdan beri ilk defa onu bu kadar kendinden emin görüyordum. Hoşuma gidiyordu babamın böyle olması. İlaç iyi gelmişti anlaşılan. “Bıkmadan, tekrar tekrar denemelisin,” dedi kucağındaki peçeteyle ağzını silerken. “İnsan kendi yeteneğinin ve gücünün farkında olmalı.” Çok hızlı konuşmaya başlamıştı. “Önce yeteneğini, sonra gücünü keşfedersin, sonra da o gücün kudretini.” Bardağa uzandı, sudan bir yudum daha içti. Başparmaklarını pantolonunun kemerine taktı, arkasına yaslandı. Ben yemiyor, yermiş gibi yapıyordum daha çok. Pirinçleri çiğ balık etinden ayıklamaya çalışıyor, çubuklarla şöyle bir dokunuyor, didikliyordum onları. Çubukların ucuna tutunan tek tek pirinç tanelerini ağzıma götürürken öteki elimden yardım alıyordum. Ardından ağzım doluymuş gibi çiğniyordum. Bir pirinç tanesini daha atarken ağzıma, Bu çubukları kullanabilirim belki ama bu çiğ balığı kimse yediremez bana, diye düşündüm. Tabaktaki pirinçleri tek tek ayıklayıp yedim. “… maharet ister tabii bu işler. Önce seçeceksin. Seçmeden olmaz.” Cümlenin başını kaçırmıştım. Söz ettiği şey yemek değilmiş gibi geldi. Dikkatle dinlemeye başladım. “Çubuk deyip geçmemelisin, balığı tutma özelliği dışında, seçme niteliği de vardır onun.” Akıcı ve düzgün konuşuyordu, kitaptan okur gibi. Çubukları parmaklarının arasında çeviriyor, hayranlıkla bakıyordu. Tabaktaki parçaların arasından en pembe olanını seçti, sonra onu çubukların arasına sıkıştırdı. Ne tuhaf bir babam var, diye düşündüm. “En lezzetlisini seçeceksin, sonra ağzının boşluğuna hapsedeceksin ve yok edeceksin.” Sıkıştırdığı parçayı ağır ağır ağzına götürdü. İnce dudakları aralandı. Islak ve hazla titriyordu dudakları. Eti ağzına koydu. Altçenesiyle üstçenesini sıkıca kapandı üstüne. Kapan gibi. Çiğnedi, çiğnedi eti. “Geride hiçbir iz kalmaz,” dedi kendi kendisiyle konuşur gibi. Bir yandan da gülüyordu. Kapıya yakın masada oturan çiftin ara ara sesleri yükseliyordu, ama kulak kabartmadıkça ne dedikleri anlaşılamıyordu. Bütün ilgim babamda toplandığı için duymuyordum. Yine sesleri yükseldi. Tartışıyorlardı. Kadının sesi tizdi ve daha çok o konuşuyordu. Adam iriyarıydı ama sesi sanki bedeninin içinde kaybolmuştu. Az sonra kadın burnunu çeke çeke ağlamaya başladı. Dönüp baktım, elleri titriyordu. Çatalı düşürdü o sırada. Babam konuşmasına ara verdi. Dikkati dağılmıştı. “Bunu söylemek için mi beni buraya çağırdın?” dedi kadın sesini daha da yükselterek. Gözlerini adama sabitlemişti. Bizim duyduklarımızı garsonlar da duyuyordu tabii ki. Adam huzursuzca, sağa sola bakındı, “Tamam, bunun yeri burası değil. Hadi, kalkıyoruz,” dedi. Hızlıca hesabı ödeyip çıktılar. “Güç sende olursa öteki her şeye ve herkese hükmedebilirsin,” dedi babam. Yan dönmüş arkalarından bakıyordu. Çenesini hafifçe yukarıya kaldırmıştı. Bütün güç ondaymış gibiydi. “Kalkalım mı?” dedi yine yüzüme bakmadan. “Olur,” dedim. “Benimle kalıyorsun değil mi?” Sorudan çok, bir emirdi bu. Tereddüt ettim önce, annemin beni İstanbul’a göndermemek için gösterdiği çaba geldi aklıma. “Ben onun oğluyum, herhalde oğluna…”
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024