Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Eylül 2024

Kültür Sanat

Alain Delon’a Veda Yazısı

Bülent Tunga Yılmaz

Paylaş

1

0


‘Au Revoir’ Yetenekli ve Yakışıklı Monsieur Delon

“Kendimi sevdiğim gibi sevilmek istiyorum.”

– Alain Delon

Dünyaya ve insanlığa yönelik algımın genişlemeye başladığı ve insanların fiziksel güzelliğine yönelik farkındalığımın arttığı bir bir dönemde anneme, “Dünyanın en yakışıklı adamı,” kim diye sormuştum. Annem de, “Ben çok beğenmem ama Alain Delon olabilir,” diye cevap vermişti. Alain Delon ile ilk tanışmam annemin bu cevabıyla gerçekleşti. İlk olarak hangi filmini seyrettim hatırlamıyorum; fakat sinemaya dair ilgim ve bilgim arttıkça Alain Delon’un yakışıklı olmasının ötesinde Modern Avrupa ve Sineması’na damgasını vurmuş en büyük oyunculardan biri olduğunun da farkına vardım ve zamanla en sevdiğim aktörlerden biri haline geldi.

Delon, tıpkı bu sene Eylül ayında doğumunun 100. Yılı’nı kutlayacağımız Marcello Mastroianni veya Hollywood’un büyük efsaneleri Paul Newman veya Robert Redford gibi fiziksel güzelliği ve karizmasının oyunculuk yeteneklerini gölgelemediği; bilakis beyaz perde mevcudiyetini güçlendirdiği oyuncular grubunun en önde gelen üyelerinden biriydi ve vefatıyla beraber sinemanın ve yedinci sanatın efsaneler tarihindeki özel ve unutulmaz yerini aldı.

alain delon

Alain Delon tartışmasız sinema tarihinin en karizmatik ve büyük aktörlerden biriydi. Daha da ötesinde sadece sinema değil bir kültür ikonuydu. Birçokları için gelmiş geçmiş en yakışıklı oyunculardan biri, hatta birincisi olması ona olan ilginin; etrafında oluşan kültün muhtemelen en önemli nedeniydi. Medya yorumcusu Mark Gallagher  bu konuda şöyle der:

“Delon’un kalıcı ünü bir aktör ya da kişilik olarak değil, küresel bir stil ikonu olarak gerçekleşebilir... Ekrandaki Delon, sinefil forumlarında filmleriyle ilgili tartışmalara eşlik etmeye devam eden duyguları kısmen açıklayan güçlü bir cinsel çekicilik yayar.”1

Gallagher’ın sözleri doğrultusunda düşünürsek Delon bir tarafta ‘sanat sinemasının’ incelikli ve derin başyapıtlarında ‘sinefil’ film severlerin hayranlığını kazanırken diğer tarafta bir erkek cinseliğinin en bilinen figürlerinden biri olurken onunla özdeşleşen polisiyeler, gangster (suç) ve politik gerilimleriyle geniş bir seyirci kitlesine de ulaşmayı başarır. Bugün sıradan bir sinema seyircisine sorulsa muhtemelen akla ilk gelecek Alain Delon filmleri arasında Rocco e i Suoi Frantelli (Luchino Visconti-1960), L’Eclisse (Michelangelo Antonioni-1962) değil The Girl on a Motorcycle (Jack Cardiff-1968), La Piscine (Jacques Deray-1969) ve elbette belki de Delon’un oynadığı 88 film içinde en bilineni olan Borsalino (Jacques Deray-1970) yer alır.

alain delonBorsalino

Bu bağlamda Alain Delon’un bir aktör olarak performansı ve seçimlerini önemsemliyiz; keza fiziksel görünüşünün ona sağladığı avantajın sınırları içinde kalıp ağırlıklı olarak popüler, gişeye yönelik filmlerde oynayıp, örneğin kuşağının en popüler diğer Fransız aktörü Belmondo benzeri bir kariyere takılıp kalmamıştır. Nitekim 1987 yılında katıldığı bir sabah programında “Herhangi bir pişmanlığı olup olmadığına dair” sorulan bir soruya şöyle cevap verir:

“Hayır, hiçbir pişmanlığım yok. Yaşamak veya karnımı doyurmak için film yapmak zorunda kalmayacak kadar şanslıydım. 20 yıldır yapımcıydım; her zaman konuları ve çalışmak istediğim insanları seçtim. Gerçekten yapmak istediğim şeyleri yapmak istediğim gibi yaptım ve bu büyük bir ayrıcalık.”2

Delon’un bir olarak bu ayrıcalığı doğru kullandığını söylemek mümkündür. Ciddi oranda sanat filmlerinden oluşan sinematografisinin görece daha popüler ve ‘kolay’ filmleri bile belirli bir düzeyin üzerindedir ve Fransız ve dünya sinemasının önemli aktör ve aktrislerini barındırırlar. Bu da Delon’un sinema kariyerinin  özgün bir boyut kazanmasını sağlar. Dolayısıyla Delon, Clement, Antonioni, Blier, Schlöndorff, Losey, Varda, Melville, Verneuil, Malle, Fellini, Visconti gibi dünya sinemasında iz bırakmış; bazıları sinema tarihinin en büyükleri arasına girmiş çok önemli yönetmenlerle çalışmış büyük ve önemli bir oyuncuyken 1960’lardan başlayarak 20. Yüzyıl’n sonuna kadar Belmondo ve de Funès ile birlikte Fransa’nın en sevilen ve gişede başarılı üç aktöründen biri olmayı başarmıştır. 

Delon’un sinematografisi hakkında yazılacaksa onun film-noir tarzının en iyi bazı örneklerini sunan suç ve politik gerilim filmlerinden bahsetmek bir zorunluluktur. Suç sinemasının büyük efsanesi Fransız Yeni Dalga’sının ruhani babası Jean-Pierre Melville’in, ki Delon’un yönetmen ile kurduğu yönetmen-oyuncu ilişkisini Scorsese’nin önce Robert De Niro, sonrasında da Leonardo Di Caprio ile kurduğu ilişkiye benzetebiliriz, Le Samourai, Le Cercle Rouge ve Un Flic ve Fransız sinemasının diğer büyük efsaneleri Jean Gabin ve Lino Ventura’yla bir araya geldiği Henri Verneuil’in Le clan des Siciliens (1969) gibi filmler sinema tarihinin önemli başyapıtları arasına girmekle kalmazlar aynı zamanda onun beyaz perdedeki kült kişiliğini güçlendiren;

alain delon ‘cool, ‘şık’, karizmatik’ gangster veya polis karakterleri ile özdeşleşmesini sağlayan bir tür fenomene dönüşürler. Bir Delon hayranı olarak onu bir sinema ikonu ve oyunculuk efsanesi haline getiren de bu filmler olduğunu düşünüyorum. Bu filmlerdeki rolleri onun büyük aktör olmasının yanında bir popüler kültür ikonu imajının, ve Gallaghar’ın sözünü ettiği, cinsel çekiciliğin oluşmasına ve etrafında güçlü duygular doğmasına yol açmıştır. Üstelik bu küresel etki Hollywood’da kayda değer bir varlık göstermemesinin; başka bir deyişle sinemanın ve popüler kültürün merkezi İngilizce konuşulan Anglo-Sakson dünyada (ABD ve Büyük Britanya) filmlerde oynamamasına karşın gerçekleşmiştir. Belki de hiçbir Avrupalı aktör, Mastroianni bile, onun ulaştığı küresel etkiye ulaşamamıştır. Oyuncunun akademik düzeyde derin bir çalışmanın konusu olacak kadar önemli olduğunu belirten Baldron ve Rees-Roberts, Delon hakkında şöyle yazarlar:

“Çok az Avrupalı erkek oyuncu Alain Delon kadar ikonik olmuş ve nesiller boyu sinemaseverleri etkilemiştir. Modern, Avrupalı bir erkekliğin simgesi olan Delon'un cazibesi kültürleri ve kıtaları kapsadı. Delon, 1960'ta Purple Noon'da ekrandaki ilk Tom Ripley olarak yaptığı çıkıştan 1960'ların başında Rocco ve Kardeşleri ve Leopar’daki iki efsanevi performansa ve Jean-Pierre Melville'in en ünlü kara filmlerinden bazılarındaki rollerine kadar Fransa'nın en tanınmış film yıldızlarından biri olarak Avrupa geriliminin yetenek ve şıklığını somutlaştırdı.”3

Bu açıdan bakıldığında da tüm bu filmler ve roller ve kariyer Delon’u, kendisinden önceki kuşağının büyük Fransız aktörleri Jean Gabin  ve Jean Marais’ten ve kendi kuşağının diğer büyük Fransız aktörleri Jean-Louis Trintignant ve Philippe Noiret’den belirgin bir şekilde ayırır ve onu Fransızlar için ulusal bir hazine haline getirir.

Peki Delon’un sinema dışındaki yaşamı nasıldı?

’Ölünün arkasından konuşulmaz’ derler ama konu Alain Delon olunca sadece iyiliklerden güzelliklerden bahsetmek onu anlamak açısından yeterli değildir. Bazı günahlar ve kirli çamaşırlardan söz etmeden gerçekçi ve bütüncül bir Alain Delon profili çıkarmak mümkün değildir.

Delon tam da Fransızların tabiriyle enfant terrible tarifine uyan bir  çocukluk ve gençlik geçirir. Bunda büyük pay o daha dört yaşındayken boşanan ebeveynlerinin ilgisizliği ve parçalanmış aile yapısıdır. Delon çocukluğundan başlayarak hırçın, kavgacı ve suça yatkın karakter özellikleri gösterir. Bu karakteri yüzünden de girdiği her okuldan disiplin cezaları sonucunda atılır ve oradan oraya serseri mayın gibi savrulur. 14 yaşında okulu bırakıp bir arkadaşıyla beraber Amerika’ya gitmeye karar verir ama yolda yakalanıp polise mukavemetten tutulanır ve ailesine geri gönderilir.

Bu olaydan sonra annesinin evine taşınır ve üvey babasının şarküterisinde çalışmaya başlar ama Delon orada da rahat durmayacaktır. Yıllar sonra "hiçbir zaman o ailede bir yeri olduğunu düşünmediğini ve kendini orada hiçbir zaman güvende hissetmediğini’ söyler. Üvey babasıyla çalışırken de sık sık kavgalara karışır; hatta bir ara yerel bir çeteye bile girer.

Kendisine benzer pek çok gencin düzelme umuduyla yaptığı gibi 17 yaşında orduya, Fransız Donanması’na katılır ama ‘Enfant Terrible’ Delon ordu gibi en ufak bir disiplinsizliğin bile affedilmediği bir yerde dahi rahat durmaz. Askeri eğitim sırasında ekipman çalarken yakalanır. Şansına o dönemde Fransa Hindiçin’de (bugünkü Laos, Kamboçya, Vietnam) kolonyal bir savaş içindedir ve askere ihtiyaç vardır. Donanma ona savaşarak katılarak cezadan ve ordudan atılmaktan kurtulma seçeceği sunar. Bu seçeceği kabul eden Delon, Fransız tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan ve Güneydoğu Asya’da Fransız varlığını sonlandıran Dien Bien Phu Muharebesi’nde savaşır. Ordudayken gezmek için aldığı askeri araç kaza yapınca bir kez daha tutuklanır. 20. yaşgününü hapishanede geçirdiği gibi disiplinsizlikten dolayı ordudan atılır ve ordudaki eğitimi sonunda aldığı telsizci lisansı da iptal edilir.

Delon, bozuk bir sicille ve elindeki tek geçerli mesleki vasfı da kaybetmiş, ne yapacağını bilmez bir şekilde Fransa’ya geri döner. Öte yandan orduda geçirdiği yıllar Delon’a yaşamını değiştirecek bazı önemli meziyetler de kazandırmıştır: Disiplinin, profesyonelliğin ve onurun farkına varması; hayatı boyunca bağlı kalacağı, ve politik olarak hep sağcı olmasına neden olan, Fransa’ya ve Fransız Bayrağı’na olan sevgisi  ve sinemaya karşı geliştirdiği tutku.

Le Cercle Rouge alain delonLe Cercle Rouge

1956’da parasız, mesleksiz ve geleceksiz bir şekilde Fransa’ya dönen Delon yaşamını nasıl kazanacağını bilemez bir haldedir. Arasının bozuk olduğu ailesini de aramaz. Önceleri pazarda yük taşıma işlerinde çalışır. Bir restoranda garsonluk yapar. Bu dönemde daha sonra bir ilişki yaşayacağı ve beraber tarihin en popüler Fransız şarkılarından biri olan Paroles Paroles’yi söyleyeceği Dalida ile tanışır. Ayrıca o yıllarda ününün ve popülerliğinin doruğunda olduğu dönemlerde bile yaşamının en tartışmalı ve karanlık yönlerinden biri olan Fransız yeraltı dünyası ile ilişkileri olduğuna dair iddiaların da ilk tohumları atılır. Paris’in kırmızı ışıklı bölgeleri, Pigalle ve Montmartre’da seks işçileri ve jigololarla takılmaya başladıkça, kendi tabiriyle, yaşamı bir ‘muhabbet tellalı’ olmaya doğru ilerlemeye başlar.4

Delon’un talihi bir jazz kulübü olan Club Saint-Germain’de Fransız şarkıcı ve oyuncu Brigitte Auber ile tanışınca bir anda döner. Bugün 99 yaşında hâlâ hayatta olan oyuncu o dönemde özellikle 1955’de Hitchcock’un Fransız Rivierası’nda çektiği To Catch a Thief’de üstlendiği önemli rol dolayısıyla uluslararası sinem dünyasında tanınan bir isimdir. Delon ile bir ilişki yaşayamaya başlayan Auber onu 1957 Cannes Film Festivali’ne götürür. Delon Festival sırasında gelecekteki menajeri George Beaume ve yakın bir dostluk kuracağı Fransız Yeni-Dalgası’nın en tanınmış aktörlerden Jean-Claude Brialy ile tanışır. Asıl önemli olanıysa sinema tarihini en önemli prodüktörlerinden David O. Selznick adına çalışan ve sinemanın gelmiş geçmiş en önemli yetenek avcılarından biri olan Henry Wilson’un Delon’daki ışığı keşfetmesi olur. Festival sonrası için Wilson Delon’a Roma’da bir deneme çekimi teklifinde bulunur ve bu teklif sadece Delon için değil oyunculuk açısından modern avrupa ve dünya sineması için de bir büyük dönüm noktası olur.

Bir anda beklenmedik bir şekilde sinemaya adım atan Delon 1957-59 arasında yaptığı filmlerle bir anda dikkat çeker ve 1960 yılında oynadığı iki efsanevi filmle, Rene Clement imzalı Patricia Highsmith uyarlaması Plein Soleil ve İtalyan Yeni-Gerçekçiliği’nin en önemli klasiklerinden Luchino Visconti’nin Rocco e i Suoi Fratelli ile bir anda uluslarası üne kavuşur ve sonrası özel, neredeyse mitolojik bir sinema tarihi hikayesine dönüşür.

Uluslararası bir sinema yıldızı olmasıyla birlikte Delon’un yaşamındaki tüm kirli çamaşırların yıkandığını veya çöpe gittiği düşününenler büyük bir yanılgı içine düşerler. Delon’un yaşamının en kirli çamaşırı; belki de kariyerinin en karanlık sayfası ve aynı zamanda Fransız siyaset tarihinin de en önemli skandallarından biri olan Markoviç Olayı kariyerinin en tepeye çıkmaya başladığı bir dönemde gerçekleşir.

alain delonr

Delon, Belgrad’da sokak kavgalarına karışan ve dönemin Sırp gangsterleriyle bağları olan Stephen Markoviç ile Yugoslavya’da bir film çektiği sırada tanışır. Markoviç’i ve yakın bir arkadaşını koruması olarak işe alır. Amiyane tabirle ‘sağlam ayakkabı’ olmayan Markoviç Delon için çalışırken de Paris’te rahat durmaz. Hileli kumar olaylarına karışır. Hakkında yüksek sosyeteden ve Paris’in elit kesimlerinden kişilerin katıldığı grup seks partileri düzenlediği iddiaları yapılır. Özellikle de bu partilerde yerleştirdiği gizli kameralar aracılığıyla şantaj yapmak üzere önemli kişilerin fotoğraflarını çektiği söylentileri Markoviç’i bir anda gündeme taşır. Bazı iddialar Alain Delon ve onun yakın arkadaşı olduğuna inanılan Korsikalı gangster François Marcantoni’nin da bu şantajlara maruz kaldığı yönündedir. 1 Ekim 1968’de Markoviç ölü bulunur ve bir anda Delon medyanın ve Fransız kamuoyunun gündemine oturur; keza Markoviç kardeşine yazdığı bir mektupta “başına bir şey gelirse bundan Delon ve onun manevi babası  Korskikalı gangster Marcantoni’nin sorumlu olacağını” belirtir. Markoviç’in ölümü üzerine Delon’un Fransız yeraltı dünyası ile ilişkileri gündeme gelir. Marcantoni’nin bu iddialar doğrultusunda tutuklanması  şüphelerin daha da kuvvetli bir şekilde Delon’a doğru yönetmesine neden olur.

Markoviç’in ölümünün asıl büyük etkisi ve ölümü etrafında büyük bir politik skandalın büyümesi olaya Fransa Cumhurbaşkanı George Pompidou’nun karısının da adının karışmasıyla gerçekleşir. İddialara göre o sıralarda başkanlık kampanyasını yürüten Pompidou’nun karısı  Claude Pompidou da bu grup seks partilerine katılmış ve bu sırada fotoğrafları çekilmiştir. Pompidou da intikam için Markoviç’in ölüm emrini vermiştir. Pompidou, kendisinin ve karısının Delon ve Markoviç’in de hazır bulunduğu bazı partilere katıldığını ama söylentilerin yalan olduğunu; iddiaları başkanlığını engellemek isteyen  ve bu komployu gerçekleştirmek için Fransız Gizli Servisi SDECE’yi kullanan bazı aşırı Gaullist kesimlerin çıkardığını söyler. Pompidou’ya göre fotoğraflardaki kadın karısına benzeyen bir seks işçisidir. İddialar başlangıçta Pompidou’nun başkanlık kampanyasını etkileyecek gibi gözükür ama zamanla Pompidou bu skandalın etkilerininden kurtulmayı başarır ve De Gaulle’den sonra Fransa Başkanı olarak seçilir. Nitekim sonrasında da fotoğraftaki kadının Claude Pompidou’ya çok benzeyen sarışın bir seks işçisi olduğu ve bu komple için de bir emniyet görevlisinin özel olarak onu görevlendirdiği kanıtlanır. Marcantoni de 11 ay cezaevinde kaldıktan sonra da delil yetersizliği yüzünden salıverilir. Delon da aynı dönemde La Piscine (1969), Jeff (1969), Le Clan des Siciliens (1969), Borsalino (1970) ve Le Cercle Rouge (1970) gibi onu bir efsaneye dönüştüren filmlerini yaparak olayın etkilerini geride bırakır.

Delon’un ölümü sonrasında sosyal medyada “Romy Schneider seni orada hesap sormaya bekliyor” benzeri bir yorum yazılmıştı. Bu ifade elbette aktörün bir başka sinema ikonu olan Alman aktris Romy Schneider ile yaşadığı ve bir tür modern mitolojik aşk hikayesine dönen romantik ilişkiye gönderme yapmaktadır.

Delon Schneider ile kariyerinin daha ilk yıllarında, 1958’da beraber oynadıkları Christine (Pierre Gaspard-Huit) filminin çekiminde tanışır. Bu filmle birlikte hemen bir ikona dönüşen çift filmin çekiminden birkaç ay sonra nişanlanırlar. Bir tarafta Avusturya-Macaristan İmparatoriçesi Elizabeth’in yaşamını anlatan Sisi serisiyle uluslararası bir yıldıza dönüşmüş Romy Schneider, diğer tarafta Fransız sinemasının yükselen yıldızı Alain Delon 20. Yüzyıl’ın üzerinde en çok konuşulan ve spekülasyon yapılan ilişkilerinden birinin taraflarına dönüşürler. Schneider’ın ailesinin ikilinin ilişkisine karşı olması onu ‘yoğun, tutkulu ama imkansız’ bir aşka dönüştürür;  Delon ve Schneider’in ’muhteşem aşıklar’, ‘ölümsüz nişanlılar’ veya ‘berbat’ aşıklar’ olarak tanımlanmasına yol açar. İkili o dönemde yeni yeni ortaya çıkan paparazzi kültürünün ilk fenomenlerinden birine dönüşür. Bugün bile bazıları için bu ilişki modern Avrupa Sineması’nın en önemli oyuncuları arasında yer almalarına rağmen Delon’un ve Schneider’in sinema kariyerinden daha fazla ilgi çekicidir.

1964 yılında Delon ilişkiyi bitirir ve ilk çocuğu Anthony’nin de annesi olan Natalie Delon ile evlenir. Öte yandan Delon ve Schneider romantik ilişkilerini bitirmelerine rağmen dostluklarına devam ederler ve iki tane filmde beraber oynarlar: La Piscine (1968) ve The Assassination of Trotsky (1972) Delon sonrasındaki yaşamında sinema kariyeri yükselişe geçmiş olsa da özel yaşamında bir türlü mutluluğu bulamamış olması ve çok erken, 43 yaşında yaşama veda etmesi yüzünden aktrisin hayranları yaşamının trajik bir hal almasından ve erken ölümünden dolayı Delon’u suçlarlar. Delon, Sylvia Plath’in yaşamındaki bir türlü Ted Hugh olarak görülür. Buna karşın Schneider’in kalp krizinden kaynaklı erken ölümünün arkasında henüz 14 yaşındayken 1981 yılında kazayla feci bir şekilde ölen oğlu David Christopher’ın acısı olma ihtimali daha yüksektir.

Bu ilişkinin modern bir mitolojiye dönüşmesinde Delon’un etkisi büyüktür. Delon ayrılmalarının üzerinden yıllar geçse de Schneider’ı unutamadığını her zaman itiraf eder. Bir tv röportajında “ilk aşkların en büyük olmasa bile en unutulmaz olduğunu” söyler. 2019’da Canal+ tarafından aktörün 42 Avenue du Président-Kennedy’de yer alan 780 m2’lik Eiffel ve Seine manzaralı muhteşem dairesinde çekilen Souvenirs d’Alain adlı programda 83 yaşındaki Delon Schneider hakkında yazılmış/yayınlanmış tüm kitap ve yayınları ve beraber çekildikleri bir siyah-beyaz fotoğrafı gösterirken şöyle der:

“Onun hakkında yapılmış tüm kitaplar. Onsuz yaşayamıyorum. O her yerde.”5

Delon’un günahları söz konusu olduğunda her şey bir yana, muhtemelen Alman şarkıcı Nico’nun oğlu Christian Aaron Boulogne (Ari) ile babalık mevzuu kesinlikle ilk sırada yer alır. 1961’de Delon Nico ile çok kısa bir ilişki yaşar. Sonrasında 1962’de Nico bir erkek çocuk sahibi olur ama Delon hiçbir zaman bu doğan çocuğun, Ari’nin kendi oğlu olduğunu kabul etmez. Açılan birdizi babalık davasına karşın Alain Delon, Ari Boulogneun tam 58 yıl boyunca oğlu olduğunu reddeder. Boulogne, bir röportajında Delon’un ona şunları söylediğini aktarır: ‘‘Sana bir şey anlatacağım: benim gözlerime sahip değilsin, benim saçlarıma sahip değilsin. Benim oğlum değilsin, hiçbir zaman da olmayacaksın. Sadece annenle bir kere yattım.’’ 

alain delon

Delon ve Ari arasındaki babalık mevzunun en ilginç boyutu Ari’nin Delon’un annesi ve üvey babası tarafından büyütülmüş olmasıdır. Bu durum Delon’un çocukluğundan bu yana hiç durulmayan aile yaşamının ve aile üyeleri ile ilişkilerinin sorunlu ve karmaşık yapısı göstermesi açısından çok iyi bir örnektir. Delon, ki çocuklarına bağlı ve sevecen bir baba olarak bilinmesine rağmen ebeveynleriyle olduğu çocuklarıyla da rahat ve düzenli bir ilişkiye sahip değildir. Aktör ölümüne yakın bir tarihte, 2024’ün Ocak ayında en büyük çocuğu Anthony Delon hakkında resmi bir şikayette bulunur. Anthony Delon Paris-Match dergisine verdiği bir röportajda babasının sağlının giderek bozulduğunu ve babasının Hollandalı model Rosalie van Breemen’den olan kızı Anouchka’nın babasını miras konusunda manipüle ettiğini iddia etmiştir. Bu sözler üzerine karşılıklı bir hukuki savaş başlar. Anthony Delon ve Anouchka Delon medya üzerinden karşılıklı olarak birbirilerini suçlarlar ve karşı dava açarlar. Delon’un avukatları da oğlu Anthony’nin babasının aklının başında olmadığına dair sözlerine tahammül edemediğini açıklar. Tüm bu yıpratıcı süreç, Delon’un ölümünden birkaç ay önce, Nisan 2024’de üç çocuğunun da hazır bulunduğu bir davayla sonuçlanır ve aktör şartları vesayetten çok daha yumuşak olan ve kişinin özgürlüğünü çok daha az kısıtlayan bir koruma altına alınır.

Alain Delon bir keresinde şöyle der:

“Kendimi sevdiğim gibi sevilmek istiyorum.”

Ölüme yaklaştığı ve iddialar göre ölmek istediğini ifade ettiği günlerde çocukları arasındaki kavgaları; bir türlü mutlu ve huzurlu bir aileye sahip olmamasını ve ilk ve en büyük aşkıyla mutlu bir şekilde hayatını geçirememesini yeniden düşünüp hiç bir zaman kendini sevdiği gibi sevilmediği sonucuna ulaştı? Bunu elbette bilemem ama benim de dahil olduğum büyük bir sinemasever grubu onun her şeyin ötesinde ve her şeyden bağımsız olarak büyük filmlerin büyük oyuncusu olduğu ve varlığıyla beyazperdeyi ve büyülü bir sanat olan sinemayı daha büyülü bir hale getirdiği için çok sevdi ve sevmeye devam edecek.   

1 Mark Gallagher, ‘Alain Delon, International Man of Mystery’ için bknz: Darren Waldron, Nick Rees-Roberts, Alain Delon: Style, Stardom, and Masculinity, Bloomsbury Publishing, 2017, s.92. 

2 https://www.houseandgarden.co.uk/gallery/alain-delon-paris-apartment, Giriş: 2 Eylül 2024.

3 Darren Waldron, Nick Rees-Roberts, Alain Delon: Style, Stardom, and Masculinity, Bloomsbury Publishing, 2017. 

4 ’s'il n'avait pas été star, aurait pu devenir proxénète’ (Bir yıldız olmasaydım bir muhabbet tellalı olabilirdim’, Alain Delon, https://www.lepoint.fr/people/alain-delon-s-il-n-avait-pas-ete-star-aurait-pu-devenir-proxenete-21-09-2018-2253289_2116.php#11,

https://www.youtube.com/watch?v=f8HRqsPShJc, 2 Eylül 2024.

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Jorge Luis Borges: “Ben yalnızca edebi..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nurgök Özkale

29 Nisan 2026

Kıştan Sonra Aşk Mümkün mü?

Kıştan Sonra kişilerinin ortak özelliği müzik ve edebiyatla iç içe olmaları. Bol bol şarkı dinliyor, kitap okuyor, şair ve yazarlardan söz ediyorlar.Guadalupe Nettel’in iki kitabından çevirmen Banu Karakaş’ın sosyal medyadaki paylaşımları aracılığıyla haberdar oldum. İlkin..

Devamı..

Gece Hayatının Ortasında Bir Halk Sağl..

Gökhan Güvener

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024