Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Kasım 2022

Fotoğraf

Şiir ve Fotoğraf Arasında Merih Akoğul: "Ben ne yaptıysam kalmasını istedim."

Sevda Müjgan Yüksel

Paylaş

1

0


"Fotoğraf muhteşem bir şey! Makinem aracılığıyla yapmaya çalıştığım işi çok seviyorum. Çekeceğim fotoğraflar beni ilerde bir yerde bekliyor. Ben kendime önce fotoğrafta bir ev yaptım."

Kimi zaman tek bir sözcük ya da cümle, bir öykünün ardına düşürür insanı. Merih Akoğulun öyküsünü öğrenme isteği, bir söyleşisinde[1] karşıma çıkan “İnanılmaz çalıştığımı, çok çalıştığımı söyleyebilirim” cümlesiyle yaşamıma girdi. Çocukluk yıllarımdan bu yana bana da söylenen buydu: Çalış. Çalışan insanların emekleri boşa gitmezdi. Merih Akoğul, yaşamında geldiği noktayla bunu doğrulayan bir insandı.            

Fototrek söyleşimize ev sahipliği yaptı. Merih Akoğulla orada uzun bir yolculuğa çıktık.        

Sevda Müjgan: Sizi sanatın değişik alanlarına yöneltecek “çok çalışma”nızın öyküsünü, çocukluk yıllarınızdan başlatsak karşımıza ilk olarak ne çıkar?                                                             

Merih Akoğul: Önce güzellik ve görkem karşısında duyduğum kendimden geçişi anmak isterim. İlk kez bir okul gezisiyle Topkapı Sarayı’nı gördüğüm günün sonunda ben eve ateşler içinde geldim. Sekiz yaşında falan olmalıyım, gördüklerim bana iki numara büyük gelmişti. Henüz kendi ürettiklerim yok ortada ancak birilerinin ortaya koyduğu o muhteşem eserler (Kaşıkçı elması, Şah İsmailin tahtı, 4. Murat’ın zırhı…) yüreğimi ve beynimi kaldıramayacağı düzeyde etkiledi. Bunun Stendhal sendromu olduğunu çok sonra öğrendim. Beni heyecanlandıran güzellikle gücün bir arada bulunduğu o ihtişamdı.   

SM: Orta okul yıllarınız…

MA: Orta okul dönemi çocukların ergenlik çağına girdiği, hırçınlaştığı, soysuzlaştığı, terbiyesizleştiği, anne babasıyla büyük kavgalar, mücadeleler verdiği, sisteme nedenli nedensiz çemkirdiği garip bir dönemdir. Yararlı, zararlı birçok alışkanlığın temelleri ortaokulda atılır. Sigara içmeyecek çocuklar bile okulun tuvaletinde sanki öğretmenler onları yakalasın diye sigara içer. Bu, ben varım sanrısıdır. Çocuklar dayağı da en çok ortaokul yıllarında yer. Geçiş dönemi… Müthiş sersem bir süre. Benim o yıllardan iyi ya da kötü bir anım yok.
SM: Lise yıllarınız 12 Eylülün öncesine denk geldi.                                                                 

MA: Siyasi kavgalar bizim okulumuza pek sızamamıştı. Ben yaşamım boyunca baskının, faşizmin karşısında oldum. Önce söyleyeceklerinizin dinleneceği bir noktaya gelmelisiniz. Lise öğrencisiyken o noktaya gelememiştim. Bugün o yıllarda teorisyen olanların çoğu yok oldu, eylemcilerin çoğu değişti, dönüştü. Eski tüfeklerin reklam ajanslarında kapitalizmin kundağını sardıklarını görebilirsiniz. Ekonomik anlamda, ona bağlı olarak varoluşsal anlamda insanlar ayakta kalabilmek için pek çok şey yapabiliyorlar. Koşullar, inandığın şeylerden vazgeçmeni ya da vazgeçmiş gibi görünmeni getirebiliyor beraberinde.

SM: Lise öğreniminin ardından fotoğraf eğitimi almak istemenizi aileniz nasıl karşıladı?          

MA: Herhangi bir şey demediler. Biliyorsunuz aslında hiçbir şeyin geleceği yok. Doktorluk, hukuk, eğitim… her alanda değerler değiştirilmeye çalışılıyor. Ailem bana karışmadı. Babam karşı durmadı, yandaş da çıkmadı. Ekstra herhangi bir şey yapmadı; bana bir film, objektif ya da fotoğraf makinesi almadı. Otoriter bir adamdı, o da babasından öyle görmüş. Agrandizör alabilmem için annem altın bileziklerini verdi, onları bozdurduk. Bu, benim için önemliydi. Üniversiteye başladığımda bir karanlık odam olmalıydı, evin banyosunu herkes yattıktan sonra karanlık oda olarak kullanırdım.

SM: Küçükken kendinizi farklı hissediyor ancak sizdeki bu farklılığın adını koyamıyordunuz. Üniversitede durum değişti mi?                                        

MA: Hayır, değişmedi. Herkes gibi yaşamımı sürdürürüm. Çevremi kırmamaya çalışırım. Şaka yapmam, sürprizlerden hoşlanmam. Hayat zaten insanın önüne bir sürü sürpriz çıkarıyor. Birçok şeyden rahatsızım. Siyasi rejimden, insanların birbirini anlamamasından…  Size gelen telefonların kaçı yalnızca halinizi hatırınızı sormak içindir? Mutlaka bir şey isteniyor. Hiç kimse birbirine durup dururken armağan almıyor, karşısındakinin gururunu okşamıyor. Çocukluğumuzda annelerimiz beslenme çantalarımızı hazırlarken arkadaşlarımızla paylaşalım diye çantamıza fazladan bir elma koyardı. Şimdi ise oğlum, yemeğini kimseye kaptırma, kafana vurup alırlar elindekini diyorlar. İki ayrı zihniyet… Çocuklar böyle büyüyor. Karşı çıkmak, ayrıksılığı getiriyor beraberinde. Sanatta da böyle. Ben sanatta da içten olmayan, çakma, kopya işlere karşıyım. Fazla fotoğraf görme pratiğiniz yoksa ortalama bir fotoğrafı size allayarak pullayarak sunduklarında, iyi bir fotoğraf karşısında olduğunuzu sanıyorsunuz.

SM: Bu durum başka sanat yapıtları için de geçerli. Sizin fotoğraflarınız için bunu rahatlıkla söyleyebiliriz: içten ve dürüstler.                                                                                             

MA: Benim fotoğraflarım iddiasızdır. Bir iddiaları varsa o da zaman içinde kendi kendilerine direnebilmeleri, toplu olarak bir araya geldiklerinde ben yokken beni sunabiliyor olmalarıdır. Ben sokakta dolaşan bir insanın podyum makyajı yapmasını saçma bulurum. Benim fotoğraflarımda üçkâğıt ya da kurmaca yoktur. Burada oturmayan bir adamı oturuyor gibi gösterip ya da kötü görünüyor diye herhangi bir şeyi fotoğraftan silip ardından da o fotoğrafı bir belge gibi sunarsanız buna karşıyım. Bir insanın sırtına kanat tak, kanatları olan bir insan yok, bunu biliriz, karşı çıkmam.  Şu anda fotoğrafın en büyük sorunu, herkesin kendisini fotoğraf sanatçısı zannedip sergiye, kitaba, büyük işlere soyunması. Ben en çağdaşından klasiğine kadar iyi fotoğrafın her zaman yanındayım. Rezalet şeyler çekiliyor, taklit ediliyor. Siz bugün elinizdeki dijital makinelere ve photoshop programlarına rağmen kırk beş yıl önce manuel makinelerle çekilip karanlık odalarda basılan fotoğraflardan daha ileri işler ortaya koyamıyorsanız ben buna itiraz ederim. Bunu anlatmaya çalışıyorum ancak literatürü bilmezseniz bunu da anlayamazsınız. Geriye bakmadan bugün yapılan her şeyin yeni olduğunu sanıyorlar.  Eskinin kötü bir taklidi… Bu kadar gelişmiş bir teknolojiyle sen geçmiştekinin aynısını ortaya koyuyorsan sende korkunç bir gerilik var demektir. Bugün ortaya koyacağın işin 30 yıl sonra da işlemesi gerekir. Yoksa fotoğraflar zaman içinde erir, geriye hiçbiri kalmaz. Kendini fotoğrafçı zanneden kimi adamlar şişinmekten fotoğraf çekemiyorlar.

SM: Siz muhalif bir sanatçısınız ancak fotoğraflarınız açık bir muhalefet içermiyor.                  

MA: Muhalif bakış açısının yanlış dozlarda kullanıldığında ortaya çıkan zararlarıyla çok savaşıldı. Sanatsal niteliği eksik fotoğraflar… Bu, öyle hassas bir nokta ki… Politikayı sanatın içinde çok doğru oranlarda kullanmak gerekir. Bir yapıtın sanatsal değeri, ideolojisinin her zaman önünde gitmelidir. 12 Eylül öncesinde bir devrimci şiir anlayışı vardı: geniş meydanlarda, açık hava tiyatrolarında okunan, her iki dizesi alkışlarla, sloganlarla kesilen şiirler.   O şiirlerden günümüze ne kaldı? O zamanın suya sabuna dokunmayan, burjuva denilen şairler (İlhan Berk, Edip Cansever, Ece Ayhan gibi) o dönemin bitmesiyle öne çıktı. İyi bir sanat yapıtı, ekonomik ya da politik değişkenlere bağlı olmadan gündemde kalır, yaşar. Bugüne endekslenirseniz bugünün nesnel koşulları değiştiğinde yapıtınız ayakta kalamaz. Aşk, korku, şüphe, mücadele… her zaman vardır. Bunlar, iyi biçemlerle sunulduğunda ne kadar zaman geçerse geçsin üzerinden, değerini yitirmez. Ben ne yaptıysam kalmasını istedim. 

SM: Fotoğraf, yaşamın içinde nerede duruyor?                                                                                   

MA: Ben edilgen konumda bakacağım. Bazı anlar, kendisini çektirmek için bana seslenirler. Ben bana sesleneni bulmaya çalışırım. Bu, benim fotoğrafım olabilir, derim. Bu, test etmektir aslında. Sizin ne olduğunuzu, eğilimlerinizi belirler. Fotoğraflarımla geçtiğim yerlerde böyle enteresanlıklar var derim. Benim dikkatimi çekip bir şekilde fotoğrafa dönüşmüşse siz de bakın diye önermede bulunurum. Ben hiçbir yere fotoğraf çekmek için gitmem, gittiğim yerlerden fotoğraf çekerim.

SM: Fotoğraflarınız sizin için anlaşılmanın aracıdır diyebilir miyiz?       

MA: Elbette. Gösterdiğim şey, Ben buyum aslında” demek. Benim ipuçlarım burada.” Fotoğraflarımı doğru okursanız bana ait ipuçlarını da görürsünüz.  Ece Ayhan şiirini bilir misiniz? Zor bir şiirdir, kendine ait inanılmaz kodları vardır, kapalıdır. Doğrudan okuyarak çözemezsiniz Ece Ayhan’ı. Benim fotoğrafım sıradanmış gibi görünür, sıradanmış gibi davranır. Bir söz vardır hani, bir resimde tuvale atılmış fırça darbelerini toplayarak resmin anlamını veremezsiniz, der. Bir sanat yapıtı; gören, mahir gözler ve onlara bağlı yürekler ister. Fotoğrafın iyiliği ya da kötülüğünden önce senin özel bir hikâyen olması lazım. Kimler âşık oluyor? Aşka hazır olanlar, aşk kavramını bilenler, aldatılmışlar, karşılıksız sevenler… Aşkı tanıyınca neyin aşk olduğunu ya da olmadığını biliyorsun. Sözcüklerle anlatmak zor bunu. Zaten anlatabilsem fotoğrafa çevirmem.

SM: Sözümüz daha çok fotoğraf sanatçısı Merih Akoğul üzerineydi. Şair Merih Akoğula getirirsek sözü…                                                                                                                              

MA: Ben kendimi fotoğrafçıdan çok, şair hissediyorum. İlk fotoğraf albümüm Klasikler 1999da yayımlandı, ilk şiir kitabım Son Dokunuş 1992de. Şiir, benim için çok önemlidir. Işık olmazsa fotoğraf yoktur, filmini yakarsan, hafıza kartını kaybedersen… Fotoğraf muhteşem bir şey! Makinem aracılığıyla yapmaya çalıştığım işi çok seviyorum. Çekeceğim fotoğraflar beni ilerde bir yerde bekliyor. Ben kendime önce fotoğrafta bir ev yaptım. Evimin kapısını açacak anahtarı edindim. Çektiğim fotoğraflar oraya (fotoğraf evime) gidiyor. Çektiğiniz fotoğraflar arasında anlamsal bir bağ, bir enerji alanı vardır, üslubunuz öyle oluşur. Merih Akoğulun fotoğrafına baktığımız zaman onun olabileceğini düşünüyoruz.” diyorlar. Bu, çok güzel. Şiire gelince, dünyadaki en soylu ifade biçimidir şiir, yaşamın özüdür. Evrenin birtakım kozmik değerlerini kalıcı sözcüklere dönüştürme işi. Öyle hissediyorum. Aşk, hüzün, yalnızlık, ölüm şiirlerimde öne çıkan temalar. Şiirin gerçekle flörtü çok güçlü. 

Kendimi İstiklal Caddesinde hüküm sürmeye başlayan akşama bıraktığımda Merih Akoğul’un emekle buluşan sevgilerin insanı götürdüğü bir dünyada yaşadığını düşünüyordum. Bir yanıyla yalnızca kendisine ait, öbür yanıyla insanları kucaklayan bir dünya… Hem yalnız, sessiz hem kalabalık, gürültülü…

 

[1] Merih Akoğul ile Edebiyata, Sanata ve Fotoğrafa Dair, Söyleşi: Pınar Dağ, Fotoritim, Mart 2009

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Agop Koçeoğlu’nun kışlık konağı Atlas ..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hülya Duman

25 Temmuz 2025

Bir Zamanlar Yugoslavya, Balkan Dramı ..

Hülya Duman: Daha gerilerden sürüklemek istiyorum süreci. En başa, Yugoslavya’nın nasıl kurulduğuna, 1918’e gidelim isterim.             İrfan Kaya Ülger:1.Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklar tasfiye edildi. Fransız Devrimi’nin ürünü olan..

Devamı..

Bipolar Fısıltılar

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024