Yazarlar ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir.
Gece yarısıdır, sessiz bir odaya alır yazar sizi. Oda, bir elin çevirdiği bir kitap sayfasının hışırtısı dışında, derin bir sessizlik içindedir. Sonra bir kalem görürsünüz, “eprimiş yaprakları neredeyse parmaklarının arasında dağılacak” kitaptaki şiirin satırlarını çizer. El durur ve bir ses şiirin bir kıtasını okur. Bu sessizliğe saygı duyarak, ayaklarınızın ucuna basarak, Şima romanına yavaşça süzülüp girersiniz… Yanıldınız, bu oda, oda tanımının ötesinde, bizim için bir tür “kapalı kapılar” olan başka bir dünyanın eşiğidir.
Romanın fiziksel ve duygusal atmosferine gönderme yapan çöl görüntüsü, puslu ufku, yaşamın sorunlarına gönderme yapan yakın plandaki -gözünüze batan- dikenlerle kaplı kapağını açtığınız andan itibaren, yazarın yarattığı atmosfere girer, farklı dokular, kokular (özellikle kokular) içinde yaşamaya başlarsınız.
Hemen belirtmeliyim ki burada romanla ilgili deyim yerindeyse daha çok bendeki yankılarını paylaşmaya çalışacağım. Bu yankılara göre, Şima birçok toplumsal yaraya, bireysel yaraya tanıklık eder. Farklı bir toplumu bize sunmakla birlikte okuyan özneye kendi toplumunu sorgulatır, kendini sorgulatır hatta metnin sınırları dışına taşma olanağı yaratır.
Seçilen bu dünyadaki fazlasıyla geniş olabilecek yaşamı, romana aktarırken konunun sınırlı tutulduğunu, anlatılmak istenilenin en iyi biçimde yansıtmak için biçim ve yöntemlerin amaç doğrultusunda kullandığını düşünüyorum. Özkılıç’ın, yaşam dağınıklıklarını zekice ayıklayarak, yazın sanatının imbiğinden geçirdiğini göreceksiniz. Bu kalın bir ipi, ince bir iğne deliğinden geçirmeye benziyor. İpin bükümü öyle sıkı ki sağlam bir doku ortaya çıkıyor.
Anlatıcı yazar biçemini gerçeklik duygusunun bozulmaması için özellikle ve gerektiği kadar kullandığını düşünüyorum. “Ben” anlatıcıyı düşüncelerde, bilinç akışlarında tercih ediyor.
Hem içsel, hem dışsal anlatımlarda -ki bunlarda denge vardır- her an çoklu bakış açısıyla okumayı sağlıyor. Hasan Özkılıç’ın diğer yapıtlarını da bilen bir okursanız, çok mercekli algılayıcılarının olduğunu Şima’da da göreceksiniz. Anlatıcının ben seslenişi ilginç bir dönüşüm, değişimi vurgulamak için üçüncü tekil şahsa dönüyor ilerleyen sayfalarda. Ben anlatımı, anlatım kolaylığı sağladığı gibi yazara geniş alan da açmaktadır kanımca. Örnekse, sayfa 14’de anlatıcı konuşur; “Bilmiyor ki ben susuyor göründüğüm zamanlarda ne çok konuşurum, bilmiyor.” İleriki sayfalarda ise, “kör adamla” konuşmaları onun suskuyla kaplanmış konuşmalarının/düşüncelerinin ifadesidir. (Bu konuya tekrar tekrar döneceğim sanırım çünkü çok çarpıcı bir anlatım yöntemi olduğunu düşünüyorum.)
Pek çok okuma ekseni olduğu gibi, mekân anlatımlarında yer yer resim matematiği, bilinç akışı; olay örgüsündeyse şiir matematiği hissediliyor. (Kare kodla mekâna taşınma epey şık olmuş. Yine de yazarla aramıza dijital ortam girmeli mi karar veremedim.) Ama bunları öylesine gizlice yerleştirmiş ki, yalnızca hoş sonuçları yakalayabildim.
Fiil zamanlarını kullanırken amaç aynı anda birçok algıyı doyurmak olabilir. Görme, duyma, koku, dokunma, bilinç, bilinç akışı, duygu renkleri, değerler, felsefeler, toplumsal sıkıntılar baskılamalar vs. bu nedenle birbiri ardınca algılanıyor. Böylelikle asla tekdüze olmayan, tedirgin edici bir anlatımla karşı karşıya kalıyoruz.
Roman bölümlemelerini, karakterler kadrosunu ve olaylar dizgesini keşif heyecanını okura bırakacağım. Ancak küçük bir ayrıntıyı belirtmeliyim ki karakterler, özellikle iki eksen karakter, değişik ve çeşitli açılardan verilir. Romanın içine yayılır ve yavaş yavaş metin ilerledikçe karakterlerin de yeni özelliklerini keşfeder okur. Bu arada, adının anlamı İbranicede kutsal ışık, bal mumu ışığı olan eksen karakter Şima’yla ilgili küçük bir ipucu: onu görüp görmediğinizden emin olamayacaksınız, bazen tümüyle bir imge (adı gibi belki ışıktan çizilmiş bir imge) duygusuna kapılabilirsiniz. Çok ama çok duygusal, hemen incinen, kırılgan bir bünyeyi tanımlayan bu adı, hakkını vererek taşıyan Şima’yı, çoğunlukla başkalarının gözünden izlemek zorunda kalacaksınız.
Şimdi romanda kullanılan anlatım biçemlerine değinmek isterim.
Düş gücümüzü ateşleyen, zaman zaman ezgiye dönüşen (şiir metinleri nedeniyle) anlatım, kitap boyunca değişimler gösterip, değişik ritimlere ulaşır. ‘Şimdi’ deki anlatıcı her şeyi bilen, gören ses (ki gizem ve dumansı bir atmosferi çizer), yolculuk sırasındaki anlatıcı sese (buysa göz hizası gerçek yaşamdır) dönüşür. Eksen karakterlerden biri Behram’ın iç sesi, düşünceleri, özellikle kör adam motifiyle aktarılan duygu durumu farklı bir boyuta taşır kitabı. Yine eksen karakterin diğerleriyle konuşmaları, onları gözlemleyişi, roman akışı içine sıçrayan ve motifleri güçlendiren ara olaylar (sabır taşı evinde anlatıcı karakterin kulağına gelen sabır öyküleri gibi) çeşitlemeli, ana olayın akışını güçlendiren parçalara rastlarız. Duygu aktarımında ve içsel seslerde şiirsel ya da ezgisel anlatım yeğlenmiş ve şiir metinleriyle de güçlendirilmiştir.
Yazarın roman ögelerini yerleştirişi, metne verdiği hareket, mekân -ki kare kodlarıyla farklı bir algıya seslenir- romanın her bölümünde kullanılan ışık ayarı, sezdirilen fiziksel ögelerin (mekân ayrıntıları, giysiler, sesler, kokular) her birinin işlevsel olduğunu keşfedeceksiniz. Bu işlevselliğin sizi yoracağını düşünmemelisiniz. Metnin akışkanlığını asla gölgelemez ve çarpıtmaz. Tersine betimlemeler de algılardaki düzenleniş de metnin akışkanlığına hizmet eder.
Bana katılır mısınız bilmem, bir metni anlamak için yalnızca öykülemenin akışını, çözülüşünü izlemek değil aynı zamanda katmanlarını da görmeye çalışmanın okuma hazzımızı artırmamızın ve yazarla iletişim kurmamızın bir yolu olduğunu düşünürüm. Bu açıdan Şima’ya baktığımda, ilk katmanın bir yolculuk olduğunu düşünüyorum. (Yitirilmişi bulmak için çıkılmış hem fiziksel hem psikolojik bir yolculuk.) Anlatıcının düşünceleri ve anıları, başka bir katmandır. Diğer karakterlerin yaşamı ve düşünceleri, davranışları ve duygu durumları. Ferzat’ın anlattığı sabır taşı hikâyesiyle başlayan anlatıcının, Şima’nın ve Melike’nin sabır taşı eviyle ilişkileri. Ferah ve Behram’ın hikâyesi, Şima ve Behram’ın hikâyesi, Şima’nın aile hikâyesi, (Anne Sahar, Teyze, Baba’yı da içine alan), Melike ve Behram hikâyesi, Sabırtaşı evinin eski hikâyesi, Sabırtaşı evini ziyareti sırasında anlatıcı (Behram’ın) dinlediği hikâyeler ki onlar haksızlık ve kadına yönelik baskıların dile getirilişleridir. Melike’nin hikâyesi. Kadının özgür olamama durumlarının hikâyeleri. Şark erkeği ve düşünce yapısı. Çevrenin kadın ve erkek üzerindeki farklı etkileri. Melike üzerinden siga kadınlarının hikâyesi ve toplumun bu organizasyonunu gözlemleyebiliriz.
Şima’nın anlatı çizgisinde siga kadını gibi yatay birçok eklemlenişler dikey eksen durumundaki Şima karakterine doğrudan ya da dolaylı yansıtılır. Siga kadını üzerinden düşünürsek Melike Şima’nın “tesellisi” olarak var edilmiştir, diyebilirim. Burada yer darlığı nedeniyle değinemediğim bu yatay eklemlenişler dışında Şima ekseni ayrıca dikey olarak da ilerler, ama bu “balmumu ışığı gibi” kadın; Şima bir ışık demeti olarak yer alır hep roman anlatısı içinde, dokunulmaz ve göz kamaştırıcı.
Bu noktada, roman zamanına hemen değinmekte yarar var. Çoklu zamanlı bir anlatım seçildiğini izleriz. Şimdi, geçmiş, masal boyutundaki zaman dilimlerine sıçramalarla götürüp geri getirir yazar ki bu roman içinde roman keyfi yaşatır.
Şima’da çokça gerilim unsurları kullanıldığını görürüz. Örnekse, S.27 sabır taşı hikayesinin parçalı ve ağır anlatımıyla, uykusuzluk halinin, yolculukta sürüş sırasında uyuma ve kaza riskine karşılık, Ferhat (sürücü) anlatıcıya (Behram) eline sigara bastırmasını istemesiyle, Ferzat’ın Behram’a baldızıyla evlenmesi için baskı yapmasıyla, kitap boyunca dikkati diri tutar. Hemen burada anlatının işlevsel düzeyine de değinmek gerektiğini düşünüyorum. (Karakterin olay örgüsü içinde taşıdığı anlam açısından tanımlanmış eylemi anlamında kullanıyorum işlevselliği) Ferhat’ın uyumamak için eline sigara bastırması talebi o topraklardaki acımasız, sert, kişi özelliklerinin göstergesi olduğu gibi bu karakter üzerinden kadının maruz kalabileceği zorbalıklara doğru bir işaret gibi geliyor bana. Bu işlevselliğin yanı sıra yine bu örnek üzerinden (karakterin yapıp ettikleri anlamında) Ferhat’ın ve diğer karakterlerin eylemler düzeyi de son derece sert, irkiltici ve bir o kadar da gerçekçidir. Bu eylemler düzeyinin tüm karakterler arasında son derece çarpıcı olduğu gözlemlenecektir.
Öyküleme düzeyinde ise çatışkılarla - ben nabız atışı diyorum- özgün gerilimlerle karşılaşmak durağan gibi görünen bu anlatının içten içe kaynadığının göstergeleri olarak durur. Elbette yalnızca bu ögeler değil, birçok öğesinin anlamı (yada işlevi) yapıtın başka ögeleriyle ve yapıtın bütünüyle bağlı ve iç içedir. Aşkın tarafları birbirine çekmesine karşın, birey-kadın modeli Şima’nın özgür ruhlu davranışları çatışmalar yaratır. Şima Lilith’dir.
Behram-Ferah ilişkisi. Şima’nın değillemesi olarak yer alır. Klasik, yanlış seçim yapıp körü körüne aşık olduğu olumsuz bir başka adam vardır çünkü.
Behram-Melike ilişkisi. Şima’nın tesellisi olarak yer alır romanda ve tipik bir kaburga kemiği motifidir. Bu ilişkide Behram bile isteye mi girer bu ilişkiye, kapılır mı, tipik Havva entrikasıyla mı karşı karşıyayız, yani Melike mi zorlamıştır onu, siz karar verin. İşte bir örnek "(…) Sanki karımdı. Üzerime böyle bir yük binmişti. Bir de Şima’nın bakışları. Yoksa Melike mi demeliyim?" (130)
Bir metni okurken ne mi bekliyorum? Şu yanıtı vermek yanlış olmaz: algı düzeyi zenginliği. Şima’da algı düzeyinin özellikle güçlü koku algısıyla hayli zengin olduğu tartışmasızdır. İşte birkaç örnek:
Anlatıcını halasının odadaki anısını hatırlar: "“baban gibi kokuyorsun” deyişi, algı içinde algı, odanın fiziği, anılar, hala, baba kokusu, baba yokluğu…" (13) "Sanki burada insanlar kaybettiklerini, geride kalan kokusuyla anımsıyordu. "(…) Bana öyle geliyordu ki halam da kokusunu Şehmuz’da bırakıp ayrılmıştı bu dünyadan." (113) "Şima’nın kokusu kimde kaldı acaba diye düşündüm. Bir yakını yoktu ki gidip sokulsam, kokusunu arasam, yok! Bendeki Şima kokusu bana aitti!" (175) "Elimin içindeki yumuşak kumaşı burnuma götürdüm, içim titredi. Onun kokusu… Teninin kokusu (…) Bir başka canlıya en çok koku yakınlaştırırdı." (289) “Şima’nın bana sokulduğunu kokusunu alınca anladım.”
Göz algısı kullanımında en dikkat çekenlerden biri ise şudur; bakışlarla tanımlanan kadın. “Takıldınız mı gözlerine, zor alırdınız kendinizi oradan.” (143) (ondan yerine, oradan demekle derinlik, genişlik adeta bir uçurum betimler yazar.)
Romanda gerçeklik duygusu yaratan kanıtlara dair düşündüğümüzdeyse sizlerle şu örnekleri paylaşmak isterim. Sayfa 180’de "(…) Şima, bir arkadaşı? Dayanamazdım. Ya kendimi öldürürdüm ya da… Ya da ne? (…)" düşüncesindeki başkarakterin, tipik “şarkî” erkek tavrına büründüğünü görürüz. Bunu, onu terk eden kadından öç almak için mi düşünmektedir? Şima’dan utandığı için mi, canı mı istemektedir? Bunu bir eleştiri olarak yorumlamayı tercih ediyorum, örnek erkek olarak değil. Neyse ki bu düşünceleri kafasından “atmaya çalıştığını” söyler. Eril metnin sesi sayfa 212’de çok netleşir.
Güçlü gerçeklik duygusunun yanı sıra özgün yapılandırmaya da dikkatinizi çekmek isterim. Sayfa 213’te şunu soruyorum: Bir çember içindeki Behram, sürekli aynı şeyleri yapıyor neden? Neden farklı davranmıyor? Polise gitmiyor söz gelimi? Amerikanvari olmamasına özen gösterilmiş roman bunu reddediyor da ondan. Beri yandan başkarakterin içine düştüğü sarmalın somutlaştırması olarak yorumlayabiliriz.
Sayfa 260’den itibaren anlatıcı kendisinden üçüncü şahıs olarak söz etmeye başlıyor. “Hayal Kırıklığı” alt başlığında kişilik parçalanmasının benlikten uzaklaşmanın netleştiğini görüyoruz.
Tekrarların yarattığı etkiye gelince. Aynı konuyu romanın farklı yerlerinde ama farklı açılardan tekrarlamanın kahramanın sıkışmışlık duygusunu pekiştirmek amacıyla yapılandırıldığını düşünüyorum. Söz gelimi, Şima’nın hikâyesini, Behram’dan, Melike’den dinlediğimiz gibi Behram’ın sayfa 139’da Şair Pervin’e (manevi varlığına) bir kez daha ama başka açıdan anlatttığını görürüz.
Bir okur olarak, metinlerden haz almamı güçlendiren bir alışkanlığım nedeniyle, altı çizilecek cümlelere değinmeden geçmeye gönlüm razı olmayacak.
"(…) çakılıp kaldı o hüzün hayatımın ortasına, çakılıp kaldı." (17) "Bir tül perde gibi gökyüzünü örten toz bulutu, üzerine çakılıp kalmıştı evin." (20) "Adamların ayakları gitmiş üniversiteye, akılları değil. (22) "Ferzat’tı konuşan. Baktım öyle yüzüne sanki önce yüzüne baktım da sonra sesini duydum." (41) "Karanlık yavaş yavaş çöküyor, sokak lambaları sanki bizi takip ediyordu." (43) "Rüzgâr çıktı bir anda, toz bulutu yükselmeye aşladı. Sabırtaşı Evi, tozun içinde bir masal evine benziyordu, bir süre sonra yoğun toz bulutu içinde kayboldu. Yükseldi toz bulutu, bizi de içine aldı (…)" (158) "(…) Etrafı yüksek dağlarla çevriliydi. Manzaraya baktığında insan kendini az sonra karların içinde, soğuktan donacakmış gibi hissediyordu. Sessizlik, sakinlik kentin ruhuna sinmişti. Eski çağlardan birinde donup kalmış caddeleri, sokakları, hiç acelesi olmayan inanlarla doluydu. (…)" (168) Marad kenti anlatılıyor.
Bu noktada hem estetik hem de geleneklerle ilgili olarak Melike ve Behram arasında yazılmış bir diyaloğa dikkatinizi çekmek isterim. Sayfa 166’ya bakalım:
“Saçmalama! Ben istemeden nasıl yapacaklar bunu?” “İsteyeceksin… Gün gelecek, yüreğindeki ateş küllenecek. Aklındaki o Şima fotoğrafı da yavaş yavaş solacak. Bunu biliyorlar… Sen fark etmeyeceksin, unutman için yapılması gerekenleri en iyi onlar biliyor. Solacak, küllenecek Şima. O zaman sen de kabulleneceksin.”
Roman metinlerinde anlatının belleğimizde yer etmesini sağlayan, üzerinde durulacak simgelerden bahsedelim.
Çay, romanın her köşesindedir, kokusunu duyarız, semaverin fokurtusu kulaklarımızdadır. Her konuşmanın, düşüncenin içine sızar. Bir bardak çayın buharındaki düşünceler, çay demleme ritüelindeki karşı tarafa gösterilen özen, demlenmiş çay bardaklarıyla yapılan yarenlikler her an karşımıza çıkar.
Sabırtaşı evi. Son derece dramatik bir ögedir bu. İçimizi her tekrarda acıtır, hangi açıdan olursa olsun, masalından, evi ziyaret edenlerin yaşadıklarına dek uzanan bir haksızlıklar zincirinin üreticisi, çoğaltıcısı gibi durur romanda. Ama her bir türevi ilgi çekicidir. Sabırtaşı evi, ilk bölümlerde yolculuk sırasında araba camından geçip giden bir yapı olarak girer romana. Metin boyunca ona ilişkin çeşitlemeleri izleriz. Sayfa 263 ise gerçekle yüzleşme noktasıdır anlatıcının. “Haklıymışsın,” dedi sürücüye. “Bir şey yokmuş burada.” Sabırtaşı evine (sayısız kez gittikten sonra) yine gitmiştir ve bu kez mekânı bambaşka (her seferinde başka yorumlar) bir gözle görür.
Şair Pervin’in sayfa 152'den 155'e kadar roman kahramanları üzerinde yarattığı gizem belki başka bir yazının konusu olmalı. Bu şairden söz etmişken, romanın mekânlarından biri de Şairler Mezarlığı’dır. Romanın üç kahramanı için çok önemli bir mekândır. Şima’nın annesinin sevdiği bir şair olmasıyla, verdiği kararı uyguladığı yer olmasıyla, Şima’nın ve onu bulmak umuduyla Behram’ın defalarca uğradığı bir tür tapınaktır. İnsan duygularının cisimleşmiş halidir.
Kör adam simgesi, romanın en ilginç simgelerinin başında yer alıyor bana göre. Sayfa 221’den itibaren bilinç akışı yöntemine geçen yazar, kişilik parçalanmasını kör adam simgesiyle vermeye başlar. Bundan sonraki sayfalarda da kör adamla konuşmalar, onun eşlik ettiği konular vardır. Sayfa 245’de böyle birinin olmadığını söyler roman tiplerinden biri ve yazar bize küçük, şık bir ipucu vermiş olur.
Nargile, sayfa 253’te özellikle yaşamı yorumlama biçimi olarak yer alır romanda.
Gizemli kadın. Anlatıcının şimdiki zaman “Oda” başlıklı bölümlerde yanındakinin kim olduğu sorusu roman boyunca kafamızı kurcalar. Bu kadın, anlatıcının kararsızlığının bir göstergesi midir, yoksa, yazar/anlatıcının esin perisi mi? Kahvaltı iki saattir seni bekliyor ay kişii!” Burada şimdiki zamanın "Oda" başlıklı bölümlerinde kadının kim olduğunu hâlâ öğrenmemişizdir. Ancak bazı tahminlerde bulunabiliriz Ama bu ayrıntı, romanı çok hoş, dumansı bir gizeme, masalsı bir atmosfere sarıp sarmalar. O da bir tür ışık/imge sanki bir “aura” gibi duruyor romanda.
Ve işte açılan o kapı, roman dünyasının kapısı kapanıyor, kitapla vedalaşma anı…
Yazarlar ateşle oynamayı severler. En büyük ateş de kuşkusuz aşk ateşidir. Ama bu kitapta yalnızca bu ateş değil, kadının kıstırılmışlığı, toplumun bireyi denetlemeye olan merakı, bireyin sabır denen ateşle kavgası, sıcak iklim, sıcak çay, şiir denen ateş, iki kadın arasında/iki ateş arasında kalmanın ateşi, insan ilişkilerindeki tutuşmalar, uyumamak için eline ateş basma talepleri, hep ateşin farklı görünümleridir. Sarıdan başlayan (çöl, çöl bitkileri, güneşin çöldeki rengi) sarının kırmızıya dönüştüğü bölümleriyle (kadın erkek ilişkileri, içsel çatışkılar) yakıcı, ateşi kucaklayan bir kitapla karşı karşıyayız.
Sarıyla başlayan, kırmızı rengin farklı tonlarıyla ışıklandırılmış olan bu romanda giriş bölümündeki dolma kalemin, “Sayfanın üzerinde eski rengi solmuş, ince beyaz çizgili bir dolma kalem duruyordu” betimlemesinden siyah olduğunu düşünebiliriz. Aynı dolmakalemi finalde tekrar görürüz. Artık romanın 7.Oda’sındayızdır. (Ú)Kalemi yazar/anlatıcı sesle birlikte görürüz. Bize zamanla ilgili bir ipucu fısıldar. Bu dolmakalem sayesinde -siyah noktada- insanlar, üzüntüler, kırgınlıklar, iç hesaplaşmalar yalazlanır, yaşanır. Ama derin bir sessizlik içinde… Mevsim sonbahardır (sarı renk) finalin tadını çıkarmanız için burada kesiyorum. Şima’nın edebiyatımızda farklı bir kulvar açtığını öngördüğümü söylersem riskli bir söylem midir? Elbette hayır, ben bir okurum ve okurla yerli yerine oturmuş bir katılım/etkileşim kuran Şima’yla ilgili düşüncelerimi paylaştım. Okuru ve ödülleri bol, Hasan Özkılıç’a teşekkürüm eksik kalmasın.
7 SAYISINA İLİŞKİN EK SÖZ:
Ú Kutsal, büyülü, mutlu bir rakam olarak inanç sistemlerinde en çok ilgi gören sayı 7’nin kitaptaki 7. Oda karşılığı üzerinde de düşünmek gerekir sanırım. Eskiden her gezegenin bir gök katında olduğu düşünülüyordu; “Göğün yedi katı” deyimi o günlerden kalmadır. Aynı şekilde “yukarıda olan aşağıda olanla aynı olduğu” için yerin de “yedi katı” vardır. Bazı ezoterik öğretilerdeki yedi basamaklı inisiyasyon da sembolik olarak göğün yedi katına ulaşmayı ifade etmektedir. Ayrıca, sınıflandırmanın temeli olarak en sık kullanılan bu sayıdır. Eskiden her gezegene bir kutsal gün olduğu için bir haftada yedi gün vardır. Haftanın günlerinden Pazartesi Ay, Salı Mars, Çarşamba Merkür, Perşembe Jüpiter, Cuma Venüs, Cumartesi Satürn , Pazar ise Güneş ile ilişkilidir. Gökkuşağı, yedi renk, cehennemdeki 7 kozmik çağın, aynı sayıda göklerin ve dairelerin ayrılması gelenekseldir. Dünyanın harikası 7 olarak belirlenmiştir. Tüm kültürlerde, "yedi" iyi bir şey ifade eder. Müslümanlıkta, 7 yüksek mutluluğu, Hinduizm'de mutluluğu, Budizm'de daha yüksek, kutsal bir şey olarak tanımlanır. Pisagorcular, 7’nin kozmik bir sayı olduğuna inanıyorlardı.






