Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Nisan 2020

Öykü

Sınırlar

Burak Alıcı

Paylaş

9

0


Karşıdan karşıya geçerken durduruldum. Kollarıma girildi, gerisin geri götürülüyorum. “Neler oluyor,” diye söylendim. “İlçe değiştirmek yasaklandı,” diyor kısa boylu olan. Tepeden tırnağa simsiyahlar, deri pantolonları üzerlerine yapışmış, sabah ışığının altında yılan derisi gibi parıldıyorlar. “Nasıl olur?” demeye kalmadan kolum sıkıldı, bedenimi sarsıyorlar. Her yanım arandı. “Temiz galiba,” dedi kısa boylu. Öbürü pek konuşmuyor, hareketlerinde yılgınlık seziyorum, vücudumu süzerek omuz silkiyor. Bırakın beni, diyemiyorum. Kısa olanın copu belinde, eli oraya gidip geliyor, ters bir hareket yapmam için tetikte. İstediklerini onlara vermedim, defolup gittiler.

Bir sürü insan durduruluyor, zorluk çıkartan olursa yaka paça götürülüyor. Adımlarımı hızlandırdım, sökülmüş, parçalanmış kaldırım taşlarına bakarak dümdüz ilerliyorum. Kırmızı lekeler çatlaklar arasına sızarak kurumuş, yazgıları olan yok oluşa süzülmüş benekler. İtiraz edenlerin sesleri geliyor, karşılığında müdahale sert, havada uzayıp insanların vücutlarına inen coplar görüyorum, ardından kulak tırmalayıcı inlemeler. Gözkapaklarım hızla açılıp kapanıyor, bedenim henüz bana ait, sokaklara, kaldırım taşlarına akmayan kanımı içimde tutmak istiyorum.

Eve girer girmez televizyonu açtım. Kanal 1 Başkan tarafından yapılan açıklamayı veriyor. “Zor zamanlardan geçtiğimiz şu günlerde, halkımızın güvenliği ve refahı için, ” kapattım. Gerisi aynıdır, savaş, ekonomik buhran, artık her şey olağan geliyor. Geçen gün hissettiğimin aynısı, iki koca el. Kumandayı fırlatmamla öylece kalmam bir oldu, boğuluyorum. Allahtan birkaç saniye sürdü, kendimi balkona atarak derin derin nefes aldım. İsyancıların sesleri geliyor, polislerin elleri altında boğulanların sesleri, acı haykırışları. Balkon kapısını kapatarak içeri girdim. Boğazımda takılı kalan şey rahatsız ediyor, bir sürahi su içtim, inmedi. Aynada boğazımı inceliyorum, ağrıyan yeri yokladım, bir çıkıntı ya da ona benzer bir şey göremedim.

Herkes az ve öz konuşuyor artık. Patronum da öyle, Tamam Ferdi bey aylık maaşınızı alacaksınız, diyerek kapattı telefonu. Teknolojik ürünler mağazası birkaç gün kapalı kalabilir, etraf yangın yeriyken yeni modeller kimsenin ilgisini çekmez. İlçe yasağını protesto edenler meydanda olmalı. Bağırış çağırış sesleri siren seslerine karışıyor, şehir merkezine yönelen ambulansların tiz çığlıkları. Böyle bir durumda protesto yapmak delilik, neyse ki evimdeyim, perdeleri ardına dek çektim, dış kapıyı üç kez kilitledim. Yorgana sıkı sıkı sarılarak altına girdim.

Kısa uyku iyi geldi, akşam olmak üzere, midemde yanmayla beraber eziliyor. Yumru hissi biraz azalmış olsa da hâlâ geçmemiş. Buzdolabını açtım, neredeyse boşalmak üzere, kalan ufak tefek şeylerle bir soğuk sandviç hazırladım. Televizyonu açtığımda yayın kesik, hiçbir kanalda yayın yok, Kanal 1’i açınca bir yazı ekranda akmaya başlıyor. Artık akşam belli bir saatten sonra televizyon ve internet yayını verilmeyecekmiş.        

Soğuk sandviçin tadı berbat, malzemelerin içlerine buzdolabı kokusu sinmiş, iştahım kaçtı. Midemdeki yanma devam ediyor, açlıktan daha önemli olan şey nasıl zaman geçireceğim. Uzun zamandır bitiremediğim polisiye romanı elime aldım. Akşama kadar uyuduğum halde hâlâ yorgun hissediyorum. Kitaptaki yazılar dışarıdan gelen seslere karışıyor, iyice küçülüyor, uyku bastırıyor, şu boğazımdaki batma olmasa da mışıl mışıl uyusam.

Sabah doğruca markete gittim, gözlerim kan çanağı gibi, marketteki herif ters ters bakıyor, tanıyamadın mı, diyemedim. Birkaç öteberi aldım, kahvaltılık peynir, yumurta, zeytin, dondurulmuş hamburger köftesi, pizza, çeşitli konserve hazır gıdaları seçtim. Bunlar bir süre idare eder, olayların nereye varacağını tahmin etmek zor. Adamla pek fazla muhabbetim yok, ufak selamlaşmalar, para değiş tokuşları, o kadar. Ürünleri seçerken laf attı. “Önce il değiştirme, şimdi de bu, yakında sokağa çıkma yasağı gelecek diyorlar,” dedi. Sesindeki korkuyu seziyorum. “Halimiz ne olacak,” diye devam etti. Benden bir çeşit teselli cümlesi bekliyor olmalı, kocaman açılmış gözleriyle dik dik bakıyor. Üzgünüm ama seni rahatlatacak kelimelere sahip değilim, diyemedim, kafamı sallıyor, şaşırmış gibi yapıyorum.

Eve dönüş yolunda Allah’ın belası sancı yine çöküyor, neredeyse elimdeki poşetleri fırlatacağım. Olduğum yerde durdum, ardı sıra derin nefesler alıyorum. İğne batırılır gibi bir acı, boğazımdan bütün vücuduma yayılan keskin sıcaklık. Neyse ki çok uzun sürmüyor, polislerle karşılaşma düşüncesi, onların üstten bakışları, her yerinizi didik didik etmeleri can sıkıcı, bu ara bizim evin oralarda dolanıyorlar. Apartmanın önünde birini gördüm, sigarasından bir nefes çekip suratıma doğru üflüyor, sancı geri geldi.

“Burada mı oturuyorsun?” diye sordu. Hızlı hızlı başımı sallıyorum. Korktuğumu anlamış olmalı, ellerim titriyor, sancı şiddetini arttırırsa kendimi kontrol edemem. Gözü elimdeki poşette, işaret ediyor, ona doğru uzatıyorum. Poşetin içine üstten bakıyor, sigarasını ağzına götürdü, kalın kaşları sisin altında kalmış gibi, dar alnı geriliyor. “İyi geç,” dedi. “Teşekkürler,” dedim. Apartmandan içeri gireceğim sırada seslendi, “ Bir şeyler duyarsan, bilirsin, beni bul,” dedi. Ne söylemek istediğini seziyorum, zorlukla “Tabi, tabi,” diyorum. Sigaradan bir fırt daha aldı, izmariti sımsıkı kavramış, kendinden emin bakışları hala üzerimde, saldığı duman boğazımı kuruttu, arkamı dönerek basamakları tırmanıyorum, bayılmak üzereyim.

 Eve girince poşeti fırlattım, boğazımdan uzanıp ağzımı yırtarak çıkan el nefes almamı engelliyor. Kendimi zemine bıraktım, hırıltılarıma karışan salyalarım parkeye düşüyor. Ne kadar öylece can çekişen bir köpek gibi kaldım bilmiyorum. Her yerim ağrıyor, güçlükle kalktım, gargara yaptım, sıcak içeceklerle boğazımı yumuşatmaya çalıştım. Sancı ara ara vurup gidiyor, ya bir sonrakinde çok uzun sürerse, birilerine danışmak iyi olabilir.

Alt kata indim, zile basıyorum, melodi uzayınca parmağımı geri çektim. Ses çıkmayınca, “Kimse yok mu?” diye seslendim. Kapı deliğinden gözetleniyorum, bozuntuya vermedim. Önce üst kilit üç defa, sonra alt kilit üç defa açıldı, yüz yüze geldik. Kadın şaşkınlıkla bakıyor, kim olduğumu bilmiyor olamaz. Gülümsedim, “Merhaba,” dedim. Kadın huzursuzca kapıda duruyor, oradan hemen gitmemi istiyor, bunu söylemedi ama donuk ifadesiyle kendini belli ediyor. Beni içeri almayacak mısın, diyemedim. Sorunumu bir çırpıda söyledim, önce tepkisiz kaldı, sonra yüzü gerildi, sönük gözleri bir anda parladı, meraklandı. Kapı dışından sağa sola bakındı, beni ihtiyatla içeri aldı.

Kadın görmeyeli baya zayıflamış, daha yaşlı görünüyor, iyice küçülmüş, ufalmış. Yürürken sağa sola yalpalamasa, zorlanmasa, arkasından bir kız çocuğu sanılabilir. Salondayız, içerdeki sakinliğe uyuyorum, genç ortada yok. Kadın oturmam için yer göstererek gözden kayboldu. Pencereler kapalı, üstüne üstlük perdeler sımsıkı çekilmiş. Gün ışığı perdelerin altından sızıyor, kahverengi parkelere yapışmış lekeleri andırıyor. Salonda pek fazla eşya yok, iki kişinin sığabileceği eski kanepe, kenarlarından kumaşı yırtık bir berjer, mermer sehpa karanlık içinde dağılmış. Duvarda asılı hiçbir resim, aile fotoğrafı göremiyorum. Dört raflı kütüphane neredeyse bomboş, arda kalan birkaç dinî kitapla eski ansiklopediler dışında işgale uğramış.

Kadın yavaş adımlarla salona girdi, ardında genç var, bir an bakıştık, gözlerini hemen benden kaçırdı. Annesiyle arasında hiç boşluk kalmayacak şekilde kanepeye oturdu. Kadın sanki kukla gibi onu yönlendiriyor, elleri dizlerinin üstünde kapalı. Gözleri halının üzerindeki desenleri süzüyor, bakışları bir noktada kitlendi. Bu sessizliği kimin bozacağını merak ediyorum, annesi konuşuyor.

“Oğlum da aynı dertten mustarip, hangi doktorlara gittiysek, ne ilaçlar içtiysek de boğazındaki sızı geçmedi.”

“Geçmiş olsun. Benimki dün başladı. Sıcak şeyler denedim, gargara yaptım, sizce nedeni ne?” diye sordum. 

Bakışlarımı gence yönelttim, çıt çıkarmıyor, beni duymamış olamaz. Hala halıya bakıyor, gözleri ardına dek açık, çıplak ayaklarını birbirini üstüne atıyor. Kadın çocuğu dürttü,  genç hafif sallandı, titredi, yine eski halini aldı. “Kusura bakma, bu günlerde pek konuşmuyor. Malum, başına gelenler. O zamandan beri başka birine dönüştü oğulcuğum.”

Yumru şiddetini arttırmaya başladı, dilini mi yuttun, ağrıdan mı konuşmuyorsun, diyemedim, gitmek için izin istedim. Tüm pencereler kapalı, hava almalıyım. “İşte aynen böyle oluyor,” dedi kadın, ayağa fırladı. Dakikalardır halıya bakan genç silkindi, kafasını kaldırdı, yanıma doğru geliyor. Aramızda çok mesafe kalmadı, koluma girdi, gülümseyerek kulağıma fısıldıyor, “Sen de bizden birisin.” Kolunu geri ittim, tekrar yanıma sokuldu, “Sen de bizden birisin,” diye bağırdı. Susması için ağzını kapıyorum, yoksa enseleneceğiz. Annesi ileri atılıp oğlunu ellerimden kurtardı, genç ağzı açılınca avazı çıktığı kadar bağırıyor. “Özgürlük, özgürlük.”

Benimle kapıya kadar geldi, ellerime tekrar yapıştı, kalbinin atışlarını duyumsuyorum. Gözüm dışarda, Allahtan polisler ortalarda yok. Kadın içerden vah vah diye inliyor, oğlan bir nebze sakinleşti. Kapı açıldığında temiz havayı içime çektim, baş dönmem geçer gibi oldu. Terliklerimi alelacele ayağıma geçirirken genç kararlılıkla bir şeyler söyledi. Gözlerinin içi gülüyor, umut dolu genç gözler. Hızlıca merdivenleri çıkıyorum. Aynı ağrıyı çekmemiz rastlantı. Boğazım düğümlenmese alt kata inmeyecek, bütün bunları bilmeyecektim.

Gencin suratı, kulağıma fısıldadıkları aklımda dönüp duruyor. “Akşamı bekle.” Balkona geçtim, şehir merkezi tarafından dumanlar yükseliyor, havayı kapatan bulutları gri renge boyuyorlar. Üzerime bir fil oturmuş gibi yorgun hissediyorum. Şu lanet olası ağrı olmasa, dışarıdan gelen sesler kesilse günlerce uyuyabilirim. “Sen de artık bizden birisin.” Sesler yumruya yumru ağrıya dönüşüp boğazıma batıyor, bütün bedenim sarsılıyor. Odamı kaplayan karanlık içinde kayboluyorum, Kimim ben, kimim ben?

Televizyonu açmamla silah sesleri yankılanıyor.  Ekrandan odama kurşun yağıyor, koltuğun arkasına saklandım. Kanal 1’de bir muhabir telaşla bir şeyler anlatıyor, nefes nefese. Başkent meydanında büyük bir çatışma çıkmış. İlçe değiştirme yasağından sonra evden çıkma yasağı gelmiş. Başkan birazdan açıklama yapacakmış. Kaskatıyım, anılarımı, kim olduğumu hatırlamaya çalışıyorum, kendi zamanımın uzağımdayım, geçmiş çok uzak. Ellerim tonlarca ağırlığın altında ezilmiş, gözlerimle göremiyorum, aklımla düşünemiyorum, eskiden bana ait olan ne varsa yitip gidiyor. Benliğimi saran canavar sakinleşmiyor, kendimi dışarı attım. Yalınayak merdivenlerden iniyorum, genç annesinin yakarışlarına, babasının çekiştirmesine rağmen durmuyor. Çevik hareketlerle yaşlı anne babasını alt etti, ellerinden kaçarak dış kapıya ilerledi. Beni görünce ağzını kocaman açtı, “Hadi, çabuk,” diye bağırdı.

Dışarıya çıktığımızda onun gittiği yolun tersi istikametine koşuyorum. Ben koşarken arkamdan bağırdı,  “Polis kaynıyor orası, geri dön.” Serinlik suratıma vuruyor, ağrının önce bedenimden sonra boğazımdan çözülerek uzaklaştığını hissediyorum, günlerdir hissetmediğim ferahlık ciğerlerime doluyor, anılarım geri geliyor, gözlerim görüyor. Öyle oldukça daha hızlı koşuyorum, hemen önümde polisler yolu kapatmış. Koştuğumu görünce silahlarını bana doğrulttular. Ölmekten korkmuyorum, bunu düşünmüyorum bile. Bana doğrultulan silahlar, şehri saran siyah dumanlar gerçek değil, yasaklar, başkanın sesi, gencin umut dolu gözleri gerçek değil, acı diniyor, tek gerçek bu.

Henüz ölmüş değilim, başımın yanına gelen siyah botları görebiliyorum. Gaz maskeli biri vücudumu yokluyor, maskenin içindeki yüzü seçemiyorum, her şey belli belirsiz. Siyah botların üzerine kırmızı benekler damlıyor, yüzeye çarptıkça dağılıp genişliyor, bu benim kanım mı? Apartmanların sıralandığı karşı kaldırımda bir kadın görüyorum. Gencecik, hayat dolu, annemin giydiklerine benzer gül desenleriyle bezeli elbise giymiş. Kadının kucağında dört beş yaşlarında bir çocuk, yerde yatan beni izliyorlar. Kadın aniden çocuğun gözlerini elleriyle kapattı, kısa süre hareketsiz kaldılar. Sonra çocuğun boynunu, yüzünü çantasından çıkardıkları havlularla sıkı sıkı sardı, bembeyaz, kenarları oyalı havlular. Kokuları seneler öncesinden burnuma doluyor, mis gibi sabun kokan havlular. “Anne,” diye bağırdım, ağzım kupkuru. Kadın çok uzaklardan bakıyor. Kucağında çocuğu koşarak uzaklaştı. “Sakın ateş etmeyin, sakın ateş etmeyin,” diyemedim.

Başımın çevresi kan havuzuna dönmüş. “Üzerinden bir şey çıkmadı, eylemci miydi,” diyen boğuk boğuk sesler, pusun ardından yırtılıp gelen bembeyaz bir ışık. “Elleri sımsıkı boğazında, çözemiyoruz.” Sonra hepsi dağılıyor, yanımda botları kanımla lekelenen kalıyor. Elleriyle gözlerimi yokluyor, avurtları sıcak,  bembeyaz ışığın sardığı elleriyle konuşuyor.

“Hala yaşıyor, nereye koşuyordun, nereye?”                                     

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024