Sırlar Odası
1 Kasım 2019 Öykü

Sırlar Odası


Twitter'da Paylaş
3

Mermer merdivenlerin arasındaki elektrikli asansör katları ağır ağır çıktı. Yaşlı kadın uzun beyaz elbisesinin eteklerini sürüyerek 411 numaralı odaya yaklaştı. Tarifsiz hisler içindeydi. Odanın kapısını açtığında gözü ilk olarak yazı masasına takıldı. Onu bu kadar heyecanlandıran, buraya getiren neden bu odanın içinde bir yerlerdeydi.

Burada olduğunu bilse Poirot onu yalnız bırakmaz mutlaka gelirdi. Ancak ondan hiç haber alamıyordu. Sıkıntılı ve arafta kalan ruhunun kendi yerini bulması için gelmişti buraya. Perdeler kapalı, oda loştu. Kadife perdeleri iki yana çekerek pencereyi açtı. İngiltere’nin puslu havasından sonra biraz güneş görmeyi ummuştu ama burada da hava kapalıydı. Haliç’in dingin sularına, üzerinde salınan teknelere, etrafta koşuşturan insanlara baktı. Giyim tarzı birbirinden farklı insanlar, belli ki zengini fakiriyle iç içe yoğun bir kalabalık oluşturuyordu. Kilise, sinagog ve camiler bir arada tüm azametleriyle dimdik duruyorlardı. Tam bir tezatlar şehriydi burası.

Şark’la Garp arasında kalmış bu kente yıllar önce geldiğinde de aynı duyguları hissetmişti. İstanbul tarihiyle, kültürüyle insanı şaşırtıp hayal âlemine alıyor, romanlar yazdırıyor ama aynı zamanda hiç beklenmedik hayal kırıklıkları yaratıyordu.

Otelin hemen ilerisinde, Tepebaşı parkının köşesindeki Garden Bar’ı hatırladı. Kocası o kadını mutlaka oraya getirmiş olmalıydı. Rus dansçıların şovlarıyla, yüksek müzik ve bol alkollü bir gecede delice eğlenmeleri hayli muhtemeldi. Hiç öğrenememişti ama şüphesi bile yetmişti bıçak gibi bilenmesi için.

Ahşap yatağın, fistolu yatak çarşaflarına uzandı. Mis gibi sabun kokuyordu. Elini yumuşak çarşafların üzerinde gezdirdi. Yıllar önce bu odada kaldığında o kadar çok çalışıyordu ki yorgunluktan yattığı yeri bilmiyordu. Göz kapakları ağır ağır kapandı.

Yan odadan sesler geldiğini duydu.

 “Gereğini yapacağını söylüyordu adam.”

“Yap o zaman,” diye söylendi kadın. “Yoksa ben yapmak zorunda kalacağım.”

Neler oluyor diye düşündü yaşlı kadın. İster istemez aklına bu insanların bir cinayet hazırlığı içinde olduğu geldi. Kapıdan çıktıklarını fark edince arkalarından o da çıktı. Pera’nın Kubbeli Salonu’nda oturup çay içmeye başlayan çiftin yanındaki koltuklara oturdu. Az çok konuşmalarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyor, elindeki deftere notlar alıyordu. Otelden çıktıklarını görünce onları takip etmeye başladı. İstanbul’un arka sokaklarında tekinsiz yerlerdi yürüyorlardı. Kadınla adam çok samimiydiler. Birden tüm bedenini saran bir ürperme hissetti. Olduğu yerde titremeye başladı. Rüzgâr tozları uçuşturdu, gözlerini sıkıca kapadı. Yeniden açtığında yatağında kıvrılmış, yattığını fark etti. Belli ki rüya görmüştü. Zihni yine rahat durmamış, ona yeni cinayet romanları yazdırmak istemişti. Yataktan kalktı, açık kalan pencereyi kapattı. Odanın bir kenarında duran yazı masasına oturdu. Bir tarafta Poirot’yu ve sadakatini, diğer tarafta o basit kadınla kırıştıran kocasının sadakatsizliğini düşündü.

Sadakat ve bağlılık. Güç bulunur şeylerdi bunlar. Parayla da satın alınamazdı. Ama tüm olanlara rağmen duygularını boş yere harcamamayı öğrenmeliydi.

Kelimeler gönlünden geçiyor, elinden kalemine akıp, kâğıda tek tek dökülmek istiyordu. Buraya her geldiğinde mutlaka odasına çayını söyler her bir yudumdan sonra kalemi eline alıp aklından geçenleri hemen yazmaya başlardı. Etrafa baktı, her şey olduğu gibi yerli yerindeydi. Sanki zaman durmuş, Doğu Ekspresi Cinayeti’ni yazdığı yıllara geri dönmüştü.

O günlerde bütün gazeteler, “ Ünlü cinayet romanı yazarı Agatha Christie kayboldu,” diye yazmıştı.

“Kaybolmak mı,” dedi gülümseyerek. “Sadece kaybolmayı tercih ettim diyelim.” İntikam duygusu içinde geçen on bir günü nasıl unutabilirdi?

Kadınlar böyleydi işte. Aldatıldıklarını anladıklarında deli gücü kazanıyorlardı.

On bir gün… Bir sürü notlar almış hatta bir günlük yazmıştı. Her şey ama her şeyi yazmıştı o deftere. Sadece günlük değildi yazdığı, romanını da yazmıştı. Hepsi burada 411 numaralı odanın içinde sadece onun bildiği yerde saklıydı. Odanın doğu cephesindeki köşeye çömeldi. Ahşap zemine vurarak sesleri dinledi. Emin olduğu tahtayı masada duran mektup açacağıyla biraz zorlanarak da olsa kaldırmayı başardı. Yıllar önce oraya sakladığı günlüğünün anahtarı bıraktığı yerde duruyordu. Eline aldı. Gardrobun arkasındaki duvara dikti gözlerini. Artık defteri olduğu yerden dışarı çıkarmalı, arafta kalan ruhunu özgürlüğe bırakmalıydı. Gardrobun kapağı gıcırdayarak açıldı, sonra hızlıca kapandı. Geride ahşap zemine düşen yaşlı kadının uçuşan elbisesinden bir parça beyaz kumaş kaldı.


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Atilay Erdiman
Çok akıcı çok etkileyici tebrik ederim sırada ki öyküyü sabırsızlıkla bekliyorum
7:59 PM
Didem Erdiman
Çok teşekkür ederim Ebru Kay, sevgiler.
11:43 PM
Ebru Kay
Tebrikler, bir nefeste okunuyor, betimlemeler harika.
11:58 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR