Çoktandır doğup büyüdüğüm sokağa gitmek, son bir kez başından sonuna kadar da yürümek niyetindeydim. Niye “son” diye sormayın, onu ben de bilmiyorum. Fakat gelin görün ki, iş güç, geçim sıkıntısı derken bu ziyareti bir türlü gerçekleştiremiyordum. Elbette boş vakitlerim oluyordu. O vakitlerde de kendimce bahaneler uyduruyor, ziyaretimi sürekli öte bir zamana erteliyordum. Ha bir de yalnız yaşayanların iyi bildiği, kafamın orta yerine çöreklenmiş, mızmız bir ihtiyar var. Ben ne vakit kalkıp bir yerlere gitmeye yeltensem, elimden, kolumdan, hırkamın yenlerinden çekeleyip, sürekli “yahu nereye gidiyon, otur oturduğun yerde” deyip gözlerini televizyona sabitliyor.
Nasıl oldu bilmiyorum. İçkin bir ânıma mı denk geldi, ihtiyarın ‘iyi saatte olsunlar’ vakti miydi, yoksa ayaklarım kendiliğinden bir rota mı tutturdu? Orası karışık. Ama işte, buradayım. Ana caddeden sağa sapıp hafifçe sol bir kavis çizdikten sonra tekrar sağa döndüm. Sokağın başındayım. Babamın mahalle kahvesinde ütülüp ütülüp, birasına sigara külü döküp sarhoş olduğu, sonrasında da şanssızlığına ya da kimsesizliğine sövmeye başladığı sokağın başlangıç noktası. Bir de amcamın mavi renk otomobiliyle sokağa giriş yaptığını imleyen kornasına görgüsüzce bastığı yer. Ben sokağın başında durup o günleri gözümün önüne getirirken içimden de kendime kızıyordum. “Yahu kardeşim bırak adamın peşini artık, öleli otuz küsur sene olmuş hâlâ didikleyip duruyorsun yaşananları.” Ama olmuyordu işte, insanın çocukluğundan başka gidecek bir yeri, korunaklı başka bir yarası mı var allasen.
Sokağın başından yürümeye başlayınca, çocukluğumun çocuklarının büyüdüğünü, evlenip barklandıklarını, torun torbaya karıştıklarını, o vakitler tek tük evlerin serpiştiği sokakta boşlukların dolduğunu anladım. Boş arsalardaki patlıcan, biber, domates, bamya evleklerinin yerinde şekilsiz ve iç içe binaların peydahlandığını gördüm. Kaç ev vardı ki o zamanlar? Saysam sayardım ya. Boş ver. Ya da dur sayayım. Hah ihtiyar da mızırdanmaya başladı şimdiden, kıçını öte yana çevirip, “Saysan ne olur saymasan ne,” demeye getiriyor.
Sokağın sol başında Tefeci Rahminin evi vardı. Evin dağınık avlusunda pasaklı çocuklar dolanırdı. Üç beş yıl önce şeker komasına girmiş de iki gözü de görmez olmuş. Mukadderat işte. Onların hemen dibinde Kel Cemal ve karısı rahmetli Ruhiye ablalar otururdu. Sonradan duydum, Kel Cemal yeniden evlenmiş. Bok var sanki evlenecek, bak bana, ben hiç o herzeyi yedim mi? Hemen beş on metre ötelerinde Taksici Doğuş’un evi. Söylenene göre, oğlan çok çektiriyormuş. Güvercin hırsızlığı, itlik kopukluk ondaymış. Onların yanında da Deli Galiplerin fakirhanesi.. Hani pazar tezgâhının altında donarak ölen var ya, o işte. Bitişik ev, uzaktan akraba Kabez Salih amcalar. Hani Kulaksız Hayati’nin babası olan. Yetmişinden sonra ikinci kez evlendi herif. Allah ıslah etsin ne diyelim.
Sokağın sağ başından Salih amcalara kadar olan kısım boştu. Bamya tarlasının bitiminde kalabalık bir aile olan Haramigil yaşardı. Büyük oğulları topal baldızını kaçırmıştı da yalnız sokakta değil mahallede bile infial olmuştu. Kızları Aynur abla hasta düştüğünde ihtiyarı güç bela ikna edip kan vermeye gitmiştik. Öldüğünü çok sonra duyacaktım.
Bir yandan yürüyor bir yandan da evleri ve oturanları tek tek hafızamın zulasından cımbızla çekip, kirpiklerimin arasına bir resim gibi geriyorum. Çoğunluğu sıvasız, boyasız evlerin duvar çatlaklarından sızan, sonra da avluları dolanan ne çok hikâyesi vardı. Küçük evlerin, kendince büyük meseleleri, asma çardaklarında, ocak başlarında, tandırlarda, çekiştirilir, sündürülür sonra da unutulur giderdi. Ha ben mi? Bir ben unutmuyorum işte, o da hatırlamak istediğim çok şey olmadığından...
İşte Haramigilin yan tarafında Kurbağacı Mehmet abilerin evi, evlerinin önünde tozlu bir incir ağacı uzanırdı. Şimdi yok. O vakit iki kızdan sonra bir oğlu olmuş, onun da kalbi delik çıkmıştı. Bahtsızdı adam. Tam karşılarına denk düşen boşlukta, maydanoz, tere ve taze soğan ekili küçük bir bahçe. Bahçenin bitiminde de üç evlik bir avluya doluşmuş, baba tarafından akraba Habeşlerin bir kısmı. Arka taraflarında, o zamanlar bize uçsuz bucaksızmış gibi görünen, vâkıfa kayıtlı on beş dönümlük portakal bahçesi. Uzaktan amcaoğlu olan Ender’i de genç yaşında Kolon kanserinden yitirmiştik. Yazıktı çocuğa.
Karşılarında Sabuncular. Onlar da genç yaşta bir çocuklarını yitirmişlerdi, ama biz o zamanlar küçüktük. Kimi verem demişti kimi sevmiş ama kavuşamamış, ince hastalık anlayacağınız. Hayal meyal hatırlarım o günleri. Hemen yanlarında, patlıcan ve bamya tarlasında çalışmaktan elleri yüzleri kararmış Nebihe teyzelerin evi. Çok sonra kocası Süleyman felçlik geçirecekti. Üzülmüştüm. Sessiz sakin bir adamdı.
Sahi ben ne zamandır gelmiyordum buralara? İhtiyara soruyorum, hatırlamıyor. Olmuştur bi yirmi yıl herhalde. En son o gün gelmiştim. Olanları uzaktan seyretmiş, omuzlarım yıkık, ağzımda bir ton küfürle uzaklaşıp gitmiştim. Hatırladım ve hayıflandım.
Habeşler, Sabuncular ve Nebihe teyzelerin oluşturduğu üçgenin orta yerinde durdum. Burası aynı zamanda sokağın da ortasıydı. Sokağın sonundaki evimizin etrafında kimseler olmadığı için bütün oyunları burada oynar, bize gıcık giden çocuklarla da bu orta yerde dövüşürdük. Kimler mi? Ben ve kavruk kardeşlerim tabii ki. Sonra biz üç çulsuza burada sövülür ve beddualarla evlerimizin önüne yollanırdık. Gerçi en küçüğün aklı ermez o günlere ya, neyse.
Önceleri bu sokağın başka bir sokağa açılan yolu yoktu. İşi olan kestirmeden, tarlaların, bahçelerin içinden giderdi bir üst ya da alt sokağa. Şimdilerde o kalabalık evlerin köşelerinden bıçak kesiği gibi yeni yollar çıktığını gördüm. Neden bilmem, sokaktan sokağa açılan yeni yollar iğreti geldi bana. Baktım, ihtiyar da somurtuyor.
İşte bu da türbemiz, Şeyh Musa hazretlerinin makamı. Çocukluğumda avlusu duvarsız, önünde yorgun bir sakız ağacıyla yıkık bir viraneyi andırırdı. Niye bilmem Allah’tan çok türbeden korkar, akşamları önünden çekinerek geçerdik. Kapısını kırk kere öper, perşembe akşamları penceresine yeşil çaputlar bağlardık. Niye kırk kere, neden yeşil çaput? Bilmezdik. Hayır hasenat zamanları avlusuna doluşup; çocukça yalanlarımıza şahit gösterir, yalanımızı affetmesi için de içimizden mırıl mırıl dua ederdik. Şimdi, avlusu duvarlarla çevrili modern bir ibadethaneye çevrilmiş bir yapı olarak karşımda duruyor. Hatırlarım da belediyeden emekli güleç yüzlü bir amca süpürürdü avlusunu. İsmi neydi? Hah Salih, Çifte Dudak Fehime’nin Salih. Üçaylarda, kocaman kazanları tahtadan küreklerle karıştırırken ocağın ateşinden çükümüz taşağımız yanardı da yine de ses etmezdik. Büyümeye, adam olmaya aceleci çocuklardık. İhtiyar, yaptığım benzetmeye pişmiş kelle gibi sırıtıyor. Aldırmıyorum.
Türbeyi geçip soluma baktığımda, nereden geldiğini bilmediğim bir hüzün kapladı içimi. Sağ tarafta o zamanlar tarla olan yerlerde musibet gibi yeni evler gövermişti de sol tarafta, yapılışını gün be gün hatırladığım bir evin kimsesiz yıkıntısı duruyordu. Mezarı kendi temeli olan bir ev ölüsü. O vakit inşaatta, dilleri bize gülünç gelen Kürt amcalar çalışıyordu. Hoş, bizim dilimiz de Türklere gülünç geliyordu ya işin orasına aklımızın ermediği zamanlardı. İnşaatın yapım aşamasında, o amcalardan birini cankurtarana bindirip götürmüşlerdi. Kimi memleket hasreti dediydi kimi de kalp sektesi. Bilinmez.
Dedemin kardeşiydi. Sülalenin en aklı başında olanı. Kim miydi? Limonluğun içindeki evin sahibini anlatıyoruz ya işte. Sek cin tercih ederdi, iyi de içerdi. Daha o zamanlar elektrik mühendisi çıkmıştı. Tüm sülalenin medarı iftiharı ve en aykırı adamıydı -adam Allaha inanmıyordu, daha ne olsundu-. Avrupa’yı dönmüş dolanmış, hanımının mirasını tükettikten sonra da gelip babadan kalma limonluğa altı ardiye iki katlı bir ev kondurmuştu. Önce delişmen kızı yitti. İngiltere’de üniversite hocasıydı hani – böyle bir sokaktan ta Oxford’lara, şaşılacak şey. Sonra Nazmiye yengeyi kaybettik. Dilimize ve yoksulluğa alışamayan becerikli bir kadındı. Yaptığı dut şuruplarının tadı şimdiye dek damağımdadır. Yakup amca öldüğünde ben Erzincan Tugayı’nda askerdim. Yanarım yanarım da dev gibi kütüphanesine yanarım. Cahil cühela akrabalar eskiciye satmışlar o güzelim kitapları. Limonluğu da Amerika’daki oğlan söktürmüş, amma doğru amma yalan, bilemem. Üç beş kitap okuduysak onun sayesindeydi, doğruya doğru. İhtiyar, “Şimdi olsa okuyacan sanki” diye bir şeyler geveliyor, bu da her boka karışmasa olmuyor.
Sökülmüş limonluğu buruk adımlarla geçtikten sonra bir zamanlar Almanya’daki büyük halamın ortanca halama cüzi bir ücretle kiraladığı bahçeli evi aradı gözlerim. Narin halam yahu, hani Şaban’ın kınalı saçlı karısı. Dut ağacının altında yeşillikleri destelerken kocasıyla boğma rakı içişleri geldi gözümün önüne. Allah rahmet eylesin, iyi içerdi halam. Öldü gitti bir evi olmadı garibin. Hep orda şurda, kirada. Şimdi o tek katlı evin yerine iki bloktan oluşan dört katlı apartmanımsı bir bina dikmişler. Haliyle, dut ağacını da kesmişler.
Hayret! Ne çok insan imamın kayığına binip de küçücük bir anı parçası kalana kadar uzaklaşıp gitmiş ölüm denizinde. Sıranın bize geldiği aşikâr. Bu sözümü ihtiyar hiç üstüne alınmıyor. Dünyaya kazık çakacak sanki mendebur.
Ömür boyu öyle metruk kalacakmış gibi duran evin bahçesine annem, halamlar taşınmazdan önce, babamın atı için elleriyle ahır inşa etmişti. Çamur ve samandan evet. Sonra ne mi oldu? E tabi bir gece at da babam da dönmedi. Atı satıp Suriye’ye akrabalarına gitmiş, para suyunu çekince de dönüp gelmişti. Annem öfkesini ahırdan çıkarmış, bir sabah kazmayla yıkıvermişti. Başka zaman olsa Allah ekmek sövüp anamın üzerine yürüyecek olan adam, başını omuzlarının arasına kıstırıp usullacık kahvenin yolunu tutmuştu. Niye mi öyle yapmıştı? İhtiyar da ben de bilmiyoruz.
Bu arada ihtiyar durmadan mızırdanıp duruyor. “Yok, buraya niye geldik de, kahveye gidip taş dizeydik de, hem bak birazdan maç başlayacakmış da.” Duymazlıktan geliyorum tabii, yirmi yıl sonra hasbelkader kendimi ve O’nu ikna etmişim de ta buralara kadar gelmişim. Hiç gider miyim?
Halamların on adım sonrası bizim kırmızı tuğlalı ev. Sokağın da sonu. Son geldiğimden bu yana daha da beter olmuş buralar. Pencere demirleri evin ilk yapılma yıllarından kalma. Kaç kat boya vurulmuşsa artık, şişmanlamış o yüzyıllık pencere demiri. Avluya kıvrılan köşede duran Yafa portakalının yerinde çoktandır yeller esiyor. Biraz geri çekilip geniş bir açı buluyorum kendime. Çocukluğumun avlusuna kırk yıl öncesinin gözleriyle bakıyorum. Sofanın etrafını tuğlayla çevirip balkona benzetmeye çalışmışlar da olmamış işte. Sonra avluyu asfaltlamışlar. Yazık! Amcaoğlu eski evin bitişiğine, görgüsüzlüğüne yakışır kocaman bir ev yaptırmış. Avluda yemişlik bırakılan üç beş bakımsız ağaç dışında hiçbir şey yok. Bahçenin avludan sonraki girişindeki türbenin tevekküllü, masumane görüntüsü yok. Asırlık Dardağan’ı kesip binayı duvarla çevirmişler. Sakız ağaçlarından birini söküp diğerini de alelade budamışlar. Türbenin arkasındaki aile mezarlığına gelen giden de kalmamış. Kabirlerin etrafını yabani böğürtlenler, ısırganlar sarmış. Bahçeyi çevreleyen çitlerin etrafındaki envai çeşit meyve ağacına bile acımamışlar. Kuşun, börtü böceğin rızkı da sökülüp gitmiş.
Yirmi yıldır neden gelmediğim ortada. Kendimi, o gün de aynı bugünkü gibi dalsız köksüz hissetmiş, gördüklerim karşısında çocukluk anılarıma kibrit suyu dökülmüş gibi kuruyuvermiştim. Amcamın bahçedeki yüzlerce portakal ağacını dalıyla köküyle, mangal kömürü yapımı için sattığını söküm aşamasını bir sinema filmi gibi izleyen komşular söylemişti. Yok! Rahmet-siz amcamın yanına varmadım, bağırıp çağırmadım. Sökülen her ağaçta bir uzvum eksilmiş, eksilen yerlerimden öz sularım akar gibi gözyaşı dökmüş, sonra da omuzlarıma küskünlüğümü yüklenip, ağzımın içinde tonlarca küfürle oradan uzaklaşmıştım.
İhtiyar, ikide bir çekiştirip duruyor, “yoruldum, eve gidelim” diyor. Son bir kez bakmak için az daha yaklaştım. Hoş, avluya girmeye niyetim de yok ya, neyse. Benimkisi, öylece durup bakmak. Belki de niyetim, sokağı, sokağın sonundaki bu evi ve bir zamanlar bahçe olan boşluğu, görüntüler vasıtasıyla, zihnimde bir yere perçinlemek ve ölene kadar da hatırlamak... Bu kadar bakmanın kâfi olduğuna kanaat getirince de ihtiyara uyup gerisin geri eve dönüyorum.






