Sokak kapısının önü ayakkabı doluydu; güzel ayakkabılar, çoğu yeni boyanmış, alçak topuklu iddiasız bir şıklığı olan kadın ayakkabıları. Nizami bir şekilde üç sıra halinde dizilmişlerdi, topukları kapıya, burunları dış dünyaya dönük, burada kalıcı değiliz mesajı veriyorlardı. İçeriden bir uğultu geliyordu, uğultunun içinde yer yer kahkaha sesleri yükseliyordu. Zili çalmış, kapının açılmasını bekliyorduk. Zil klasik bir edayla ding-dong diye çalmıştı, kapı sık rastlanan, ahşap kaplama çelik kapıydı, apartman boşluğu alışıldık bir şekilde yıllardır kavrulan soğan kokularını biriktirip saklamak üzere tasarlanmıştı. Zili çalmamızla kapının açılması arasında geçen kısacık zamanda ben hemen etrafa göz atmış, her şeyin ne kadar sıradan olduğunu görüp rahatlamıştım. Yine o kısacık zaman diliminde annem bendeki rahatlığı görmüş olacak ki dün akşamdan beri yineleyip durduğu uyarılarını sıralamaya başladı:
“Bana bak, söylediğim gibi, öyle çok konuşmak, soru sormak yok, tamam mı? Nasılsın, iyi misin, o kadar.”
Onay bekleyerek gözlerini gözlerime diktiği sırada kapı açıldı, içeriden yüzümüze ter ve parfüm kokusunun karışımı çarptı, apartman boşluğunun havasından çok daha iyi geldi bu bana. Annemin yüz ifadesi de kapı açılır açılmaz değişmiş, az önceki gergin hali yerine yüzünde güller açmıştı. Kapıyı açan kadın annemin yaşlarındaydı, bütün yüzünü kaplayan gülümsemesi içten gibiydi, bizi yüksek sesli “hoş geldiniz”ler eşliğinde içeri aldı. Evden getirdiğimiz alçak topuklu terliklerimizi giyerken ayakkabılarımızın kapı önündeki düzene kendiliğinden uyup uymadığına bakmak için başımı çevirmek istedim, yapamadım; çünkü annem etrafa hissettirmeden kolumdan tutup çekiştiriyordu salona doğru. Çocukluğuma dönmüş gibiydim, annem kimseye belli etmeden hizaya sokuyordu yine beni. Kolumu tutan elinden önce tenime sonra tüm bedenime bir gerginlik yayılıyordu. Bütün uyarılarına rağmen birine bir şey sormamdan bu denli çekinmesine bir anlam veremiyordum. Ben sorsam da anlatmazlardı, Aysel hanımın kızı biraz safça, oyunu bir türlü öğrenemedi derlerdi en fazla, ne yani, ölüm yok ya ucunda. Tabii ki annemin yanında böyle söylemiyordum, uyarılarına harfiyen uyacağımı garanti ediyordum. Ne de olsa buraya gelmemi kabul etmesi için epey uğraşmıştım.
Annemin aylar önce başlayan bu “gün” macerası başlangıçta hiç ilgimi çekmemişti. Sevindim onun adına, babam öldüğünden beri iyice kapatmıştı kendini eve, yeni arkadaşları olması ona iyi gelir, dedim. Gerçekten de öyle oldu, annem bu gün rutiniyle birlikte değişmeye, eski hayat dolu haline geri dönmeye başladı. Yüzüne renk geldi, kahkahası şenlendi. Yemeklerin lezzeti bile arttı, nedir bu işin sırrı diye sordum, yemeklere sevgisini katmaya başlamış, öyle söyledi. Önceleri onu zorla götürdüğüm kuaförde ancak saçını kısalttıran kadın bir gün beni kızıl saçlarıyla karşılayınca sebebini anlayamadığım bir şekilde işkillendim. Her hafta salı günü mutlaka gittiği kabul gününe dair sorular sormaya başladım. Sorularıma öyle rahat, doğal ve mantıklı cevaplar verdi ki saçmaladığımı, abarttığımı düşündüm. Ellili yaşlarında kadınlar bir araya gelip yasak maddelerle sahte mutluluklar yaratacak değillerdi ya. Annemin mutlu halinin tadını çıkarıp saçma senaryolar üretmemeye karar verdim. Ta ki annemin kabul gününden bahsederken ağzından "oyun" kelimesini kaçırdığı güne kadar. Bir akşam oradan buradan laflıyorduk. Artık güne katılmayacak birinden bahsederken oyundan çıktı, dedi. O bunu söylerken yüzüne bakmıyordum. Oyun kelimesinin üstünde durmayacaktım. Laf olsun diye, "Oyun mu?" diye sordum, sorarken başımı kaldırıp anneme baktım ve yüzünde allak bullak bir ifade gördüm. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi; gülüp şakaya vurmaya kalktı, beceremedi.
“Konken mi oynuyorsunuz siz?” diye sorunca derin bir nefes alıp
“Evet, kâğıt oynuyoruz,” dedi.
Annemi elinde kâğıt tutarken hayal edemiyordum. Karşımda, bir sırrı açık etmekten ölesiye korkan bir ifadeyle kıvranıp duran kadını daha fazla sıkmak istemedim, konunun üstüne gitmedim. Bu kez sorularımı tümden unutmamış, sadece anneme sormayı bırakmıştım. Öte yandan annemi daha dikkatli gözlemeye başladım. Özellikle güne gitmeden bir gün önce ve günden geldiği akşamlar tavırlarında bir başkalık var mı, diye bakıyor, bir şey bulamıyordum. Bizim evde toplandıkları bir salı günü izin alıp evde olmayı istedim, annem çok kesin bir şekilde reddetti. Israr ettiğimde gözleri doldu, sen benim mutlu olmamı istemiyorsun'a varan duygu sömürülerine başvurdu. Mecburen sustum. Yalan değil, bir an salona gizli kamera kurmayı düşündümse de bunu hemen aklımdan kovdum.
Annemin kabul günü zamanla gerçeğimiz oldu. Arada takılıyordum anneme,
“Bu aralar çok mutsuzum, beni de gününe götürsene…” diyordum, basıyordu kahkahayı.
“Toplu terapi mi yapıyorsunuz yoksa?” diyordum,
“Yok yoga yapıyoruz,” deyip o da benimle kafa buluyordu. Bir gün haddimi aşıp
“Erkek dansçı mı getiriyorsunuz?” deyince annemin yüzünde uzun zamandır görmediğim tokat etkili bakışlarını gördüm yine:
“Tövbe estağfurullah…”
Artık bu kabul gününü ben de tamamen kabul etmişken bir gün Ankara’dan kötü haber geldi: Annemin çok sevgili kardeşi, küçük dayım vefat etmişti. Günlerden cumartesiydi, annemle birlikte gittik Ankara’ya. Yol boyu ağladı annem, gözleri şişti. Üstünde yine ruhsuz giysilerinden biri vardı. Saçlarını toplamış, cenaze evinde takacağı örtüyü daha yolda başına geçirmişti. Onu bu halde görünce yine uzun süre içinde debelenip duracağı bir yas dönemine girdiğini sandım. Acısı biraz hafifleyince onu tekrar güne gitmesi için zorlarım, diyordum kendi kendime.
Ankara’da geçirdiğimiz ikinci gün annemi bir kenara çekip
“Ben izin almamıştım, dönmem lazım. Sen biraz kalırsın herhalde,” dedim.
“Niye kalıyormuşum canım, benim de işim gücüm var,” dedi.
Öyle şaşırmıştı ki bu dediğime, o dönmezse evimizin yerle bir olacağını nasıl düşünememişim gibi bir ifade vardı yüzünde. Gideceğimizi duyan diğer kardeşleri ne kadar ısrar etseler de annemi kalmaya ikna edemediler. Hepsine ayrı bir zorunluluğundan bahsediyor; bazen benim tek başıma yapamayacağımı, bazen o an uydurduğundan emin olduğum bir doktor randevusunu bahane ediyordu. Ankara’dan döndüğümüzde üzerinden yas elbiselerini çıkardı hemen, salı günü için hazırlandığı belliydi. Ben de o salı günü için izin aldım ve pazartesi akşamı anneme alelade bir şey söyler gibi
“Yarın ben de seninle geleceğim,” dedim.
Yüz ifadesini tahmin edebiliyordum, bakmadım. İtiraz etmeye başladığı an, daha önce hazırladıklarımı bir çırpıda döküverdim:
“Bak anne, bu gün işi beni iyice işkillendiriyor, söylediğin gibi sıradan bir günse gelmeme engel olmazsın, ben de bir kez görür, rahatlarım. Ama izin vermezsen Ankara’daki akrabalarımızı da harekete geçiririm. Zaten cenaze evinden hemen ayrılmanı tuhaf buldu herkes, sebebinin bir kabul gününe katılmak olduğunu duymalarını ister misin?”
Hiçbir şey söylemedi. Bir süre sessizce bekledik. Sonra kalkıp odasına geçti. Döndüğünde yine üstünde eski kıyafetleri olacak ve fersiz gözleriyle bir daha güne gitmeyeceğini söyleyecek diye çok korkuyordum. Onu yine neşesiz ve durgun gördüğüm her an elinden aldığım mutluluğu için kendime kızacaktım. Ağır bir yük olurdu bu bana. Neyse ki korktuğum gibi olmadı. Odasından çıkıp yanıma geldi,
“Tamam gel, ama bir şartla,” dedi. “Kimseye bir şey sormak yok. Biz birbirimize çok özel şeyler anlatmıyoruz, daha yüzeysel şeylerden konuşuyoruz, neşeli, hoş şeylerden. Onun için yani, sorma, tamam mı, kimseye bir şey sorma.”
Demek oyun buydu. “Tamam,” dedim, yetmedi, birkaç kez söz aldı annem. Böylece kabul gününe bir kereye mahsus olmak üzere kabul edildim.
Annem yaşlarında kadınlar, geniş salonda birbirlerine seslerini duyurmak için kimi zaman bağırarak belli ki çok neşeli şeylerden konuşuyor, gülüşüyorlardı. Bizim salona girdiğimizi fark edince farklı bir neşe dalgası oldu. İçlerindeki coşkuyu yöneltecek yeni bir şey bulmanın heyecanıyla bizi karşıladılar, ellerini öpmeme izin vermeyip sarıldılar. Diğerlerine göre daha genç bir kadın vardı, her ne kadar giyimi ve saçı, yaşından büyük bir havaya sahipse de bir taş bebeği andıran güzel yüzü en fazla yirmi beş yaşında olduğunu düşündürüyordu. Bir de ihtiyar bir nine vardı en köşede, herkesten uzakta, varlığı unutulmuş, tespihini çekiyor. Oturmadan önce onun da elini öpmek istedim, bir el beni çekip bir sandalyeye oturttu. Annem de karşımdaki kanepedeydi. Göz göze geldik. Bir yanı neşelenmek istiyor, bir yanı benim orada oluşumdan ötürü kaygılı. Diğer kadınlar ise öyle gamsız bir mutluluk içindeydiler ki bu kadarı gerçek olamaz diyordu insan. Ben orada olmasam annemin de dert nedir bilmezmiş gibi konuşup güleceğini düşünmek içime bir sıkıntı çöreklenmesine neden oldu. İlk defa annemi çok yabancı hissettim kendime. Bir an önce bitsin, şu sahte ortamdan çıkıp gidelim istedim. Ben bu oyunu sevmemiştim. Gözlerim ister istemez nineyi aradı, hâlâ aynı köşede tespihini çekiyor, bakışları yerde bir noktaya kilitli, bu dünyaya ait değil gibi. Onu görmek içimi rahatlattı. O sırada önüme bir sehpa kondu, tatlı ve tuzluların birbirine karıştığı büyükçe bir tabak ve bir bardak çay geldi. Hemen anneme bakmışım, izin ister gibi, fark edince içimden güldüm halime. Annem benim kimseyle konuşmayacağımı anlamış ve daha rahatlamış gibiydi, ona baktığımı fark etmedi. Herkes yiyip içiyordu, hele üçlü koltuğun ortasında oturan kadın, tabağı, götürmelerinden korkarmış gibi kutsal bir emaneti tutarcasına göğüs hizasında tutuyordu. Ben de yavaştan yemeye başlayacaktım ki yanımdaki kadın bana nasıl olduğumu sordu.
“İyiyim, teşekkür ederim, siz nasılsınız?”
“Teşekkür ederim kızım, ben de iyiyim.”
Konuşmamız burada bitti, kadın diğer yanındaki kadına dönüp kurabiyeden bahsetmeye başladı. İlk sınavı vermiştim, rahatladım, anneme baktım, artık beni tümden unutmuş. Bir süre sonra biri daha sordu hatırımı, ben de ona sordum, bitti gitti. Sonra biri kısırı beğendiğini söyledi, onaylayarak kafa salladım. Böyle böyle günü bitiririz sandım. Annemin yanında oturan kadın da sordu hatırımı, ben de ona sordum. Tam diyalog bitti diyordum ki, “Annene benzemiyorsun,” dedi, “Babama benzetirler daha çok,” dedim. “Baban da beyaz tenli mi?” diye sorunca annem sakin bir ses tonuyla, “Sorma, sorma,” dedi, yüzü asılmış gibiydi, sorma diyordu ama konunun buraya gelmesinden memnun bir şekilde babamı anlatacaktı sanki. Oysa “sorma” uyarısını duyan kadın hemen başka birine dönüp onunla sohbete başladı. Ne olduğunu tam anlamadım; ama üzerinde durmaya niyetim yoktu. Havada asılı duran birkaç sohbetten önce birine, sıkıldım mı bir diğerine kulak kabartıp zamanı doldurmaya çalışıyordum. Kulağıma “Sorma” uyarısı bir kez daha çalındı; yirmi beş yaşındaki hanım, ne kadar genç göründüğü, yaşını hiç göstermediği yönündeki iltifatlara karşılık söylemişti. İltifat eden de hemen konuyu değiştirdi bunun üzerine. Oysa genç kadın sorma, dedikten sonra bir şey daha söyleyecek gibiydi, konu değişince o da diyeceklerini yuttu hemen. Ne biçim bir şeydi bu “sorma” oyunu, belli ki sorulsun istedikleri şeylerin üstünü örtmeleri ne gereksizdi. İyice canım sıkılmıştı. Annemin tuvalete gittiği, herkesin bir sohbete kaptırıp beni görmeyecek halde olduğu bir anı fırsat bilip kalktım yerimden, gittim ninenin yanına oturdum. Biraz cesaret bulsam, “Kaçırayım seni ninem, bu delilerden kurtarayım,” diye ellerine sarılacağım. “Nasılsın teyzeciğim?” dedim en yumuşak halimle. Farkında olmadan sessiz konuşmaya başlamıştım, burada olduğumu, nineyle konuştuğumu fark eden bir kabul günü polisinin ensemde bitivermesinden korkuyordum. Ninem de konuşmaya mecali olmadığından sessizce “sorma” dedi. Dedi demesine de devamını getireceği belli. Oyunun kurallarını öğrenmiştim, sorma diyene sorulmaz, başka konuya geçilir, gerekirse sırtımı dönüp gitmem gerekir. Ama yapmadım, yapmak istemedim. Ninenin bu sahte mutluluğu tercih etmeyeceğini, derdi görmezden gelmek yerine anlatarak eriteceğini sezmiştim. O da baktı ki meraklı gözlerim hâlâ üzerinde, ayağını gösterip “Ağrıyor biraz.” dedi. Sağ ayağının sarılı olduğunu o sıra fark ettim. “Geçmiş olsun, n’oldu ayağına?”
“Sorma.”
Bir müddet bekledi.
“Sordum teyzecim, geri almam artık, n’oldu ayağına?”
“Düştüm kızım, düştüm. Yaşlılık işte.”
“Götürdüler mi doktora?”
“Sorma.” Bu kez beklemeden devam etti: “Ben bayılınca korkup ambulans çağırmışlar. Yüzümün sağ yanı da o zaman morardı.” Bunu derken sağ yanağında gezdirdiği parmaklarında boya varmış gibi elinin gezdiği yer morarıyordu. İlk defa o zaman korktum. Geldiğim gibi sessizce kalkıp yerime geçecektim. Ancak nine anlatmaya hasret kalmıştı belli ki. Kemikleri iyice belirginleşmiş eliyle tuttu kolumu, ben sormadan anlatmaya devam etti. “Sormadım teyzecim,” deyip kolumu elinden kurtarmaya niyetlendim, oysa gözlerimin ta içine baksa da beni görmüyordu artık, boşluğa anlatıyordu:
“Meğer beyin kanaması geçirmişim. Hemen yoğun bakıma aldılar. Hiç ümit yok dediler. Tam on beş gün yattım hastanede.”
Bunu deyince kolumu bıraktı. Artık hikâye bitmişti, nine içini dökmüştü, serbesttim. Hâlâ gözlerimin içine, sorsana der gibi bakıyordu. Ben kararlıydım, sormayacaktım. Fazla beklemeden son sözünü de söyledi:
“16. gün sizlere ömür.”
O anda bütün konuşmalar, kahkahalar kesildi. Benim evin delisiyle konuştuğumu fark ettiler, oyunu bozduğum için kızdılar, diye düşündüm. Sessizliğin içinden tiz bir kadın sesi yükseldi:
“Yâsîn. Ve’l-Kur’âni’l-hakîm…”
Dönüp baktım, üçlü koltuğun ortasında oturan kadın göğüs hizasında tuttuğu Kur’an’ı okuyordu. Herkes daha gösterişsiz kıyafetler içinde, başlarında beyaz tülbentler… Tuvaletten dönen annem salon kapısında kalmış, üzgün ve kırgın bakışlarını üstüme dikmiş, öylece duruyordu. Başımı çevirip de ninenin az önce oturduğu, şimdi boş olduğuna emin olduğum koltuğa bakamadım. Sessiz hıçkırıklarını duyduğumuz ev sahibinin, annesi öldüğü için mi, oyundan çıktığı için mi ağladığını merak ettim, ama bu kez sormadım.






