Keskin bir içe dönüklüğü tüm yönleriyle sezdiren Mehmet Hanifi’nin şizofrenik yaşamın normal dışı pratiklerini de edebiyat içinde kalarak kusursuz bir biçimde işlediğini görüyoruz romanda.
Bazı romanlar vardır, edebiyat ve hayatla olan yoğun ilişkimizde hep yanımıza sokulup gölge gibi duyumsatır evrenini. Kim olursak olalım o romanın karakteriyle hemhâl buluruz kendimizi ve onun dünyası bilinçdışımıza sızıp yaşamımıza farklı düşünsellikler ve duygulanımlar katarak çok yönlü bir derinlikle bizi boyutlandırır. Mehmet Hanifi’nin Beni Hiç Kimse Duymuyor romanı işte böyle bir dönüşümün olanaklarını başarılı bir biçimde önümüze sunan kesif ve ayrıksı bir ilk roman.
Romanın ilk sayfalarından itibaren dil, özgün sesini ‘’Sözcüklerin Kayıp Günlüğü’’ içinde kendini duyuruyor ve tekinsizliğin içine çeken bir belirsizliğe yol alacağımızı imleyen karanlık bir atmosfere doğru sürüklüyor bizi. Anlatıcı (İsimsiz karakter) yarattığı dünyasında, zaman ve mekânın muğlaklığı içinde dağılmış yaşamını parçalanmış aynalar tutarak hissettiriyor ve bu içsel yıkıntıları inşa etme çabasını anlıyoruz daha ilk bölümlerde fakat sonuçsuz kalacağını da ince bir anlatımın büyüsünde sezinliyoruz.
Günlerin akışında savruk bir şekilde ilerleyen isimsiz anlatıcı bu zorlu hayatını sırtlamışken sığınak olarak benimsediği sayfalara doldurduğu kelimeleri yok etmekten bahseden ve ‘’normallik’’ dayatmalarıyla Anne karakter Cezayir’i de yüklüyor omuzlarına. Anne ile olan ilişkilerinde inişli çıkışlı, birbirini çok seven ve yadırgayan zıtlıklar yargılayıcı diyaloglarda ve iç seslerde resmedilmiş. Anne ekseninde işlenen Baba karakter Zıravo ise kayıtsız ve bencil dünyasında tipik bir Baba olarak beklentisizlik duygusunda nötrleşiyor.
Şizofrenik bir zihnin tedirgin, yalnız ve çaresiz konumu bir umut ışığı olarak kendi gerçekliğinde bazı hayalli karakterler yaratır. Romanda anlatıcının ışık olarak tutunduğu ve cisimleştirdiği Asme’ye yönelik sevgi yoğunluğunu düşsel bir aşk düzleminde çok güçlü bir şekilde yansıtabilmiş yazar Mehmet Hanifi. Özellikle bilinçaltı rüyalar diyebileceğimiz bir atmosferde hissederiz bu duygusal yoğunluğu ancak, bir belirip bir kaybolan, tekinsiz bir süreklilikte yaşanır. Kelimelerin anlam dünyasında şiirsel olarak duyumsadığımız bu aşk, anlatıcının ruhu gibi beyhudedir ve onulmaz çıkmazı gösterir.
Keskin bir içe dönüklüğü tüm yönleriyle sezdiren Mehmet Hanifi’nin şizofrenik yaşamın normal dışı pratiklerini de edebiyat içinde kalarak kusursuz bir biçimde işlediğini görüyoruz romanda. Ev ve hastane bölümlerinde insan olmayan varlıkların kişileştirilmesi hem kurmaca gerçekliğin zenginleştirici yönünü hem de rahatsız bir bilincin dışavurumlarını ustaca kotarılan sahnelerde ortaya koyuyor ve kuramsallıktan sıyrılıyor yazar. Bu bağlamda dikkati çeken doğaya yönelik ilgi ve duyarlılığın hem bütünde hem ayrıntıda yer etmiş olması değer katan bir unsur olarak bizi romana yakınlaştırıyor.
Dünyanın manasız bir boşluk olarak algılandığı ve köşeye sıkıştıran bir kürenin yarattığı yıkım ve karmaşanın içinde insan bir çıkış yolu ararken istemese bile gene kendi türüne dokunur. Hatta kişi yok olacağı öngörüsünü taşısa dahi bu düşüncenin çevresinde bir benlik kurar. Romanın içinde çok görülmeyen dost, (ki ben o ‘’dost’’u çok sevdim) karakterimizin kendisini anlayan ve önemseyen bir yerde duruyor fakat onu "göz ardı" eden bir tutumdan dolayı serzenişten nasibini almış gizemli bir kişilik. Cümlenin başında belirttiğim düşünceler bağlamında kurguda ve postmodern tekniğin içinde konumlandırılması çok iyi düşünülmüş.
Mehmet Hanifi’nin bu güzel romanla yeni bir ses olarak edebiyatımıza yerleşeceğini ve bundan sonra yazın hayatına devam ederken bu romanı gözetmesi gerektiğini düşünüyorum. Yazar kendi kanonunu oluştururken herkesin bildiği gibi daha iyisini yaratmanın arayışıyla kalıcılaşabilir. Yaşasın Edebiyat.






