Çiğ et kokusuyla ızgara dumanlarının birbirine karıştığı restorana girerken Meral ve Nihan grubun arkasında kaldı. Önden gidenler, çocuklu üç aileyle yeni evli bir çift, birleştirilen masaya yerleşti. Garson yolu kapatma pahasına bir tane daha birleştirmeyi teklif ettiğinde Meral cam kenarındaki masaya çantasını atmıştı bile. “Sıkıntı yok,” dedi ona. Rehberin ısrarına da “İyiyiz böyle,” diye cevap verdiler. Garson gelip ters duran bardakları çevirdi, servisleri bıraktı. Masayla üzerindeki cam arasına sıkıştırılan menüye bir süre amaçsız baktılar. Bir şey söylemelerine gerek kalmadan salata, yoğurt, turşu, sıcak lavaş ve ilk parti ızgaralar ortaya bırakıldı.
“Hiçbir şeye karar vermemiz gerekmeyecek,” Nihan böyle söylemişti, “tur her şeyi bizim yerimize düşünüyor. Nereye ne zaman gideceğiz, orada ne yiyeceğiz. Hatta fotoğraf çekeceğimiz yerleri bile söyleyecekler. Biz sadece akışına bırakacağız.” “İyi ya,” demişti Meral, “bugüne kadar verdiğimiz kararlarda hep çuvalladığımız düşünülürse böylesi çok daha iyi olur.” Son akşam valiz hazırlarken “Kız,” dedi Meral, “bir dahaki sefere kıyafetleri de bizim yerimize seçen bir tur bulalım.” Nihan telefonda kahkahayı basıp “Tamam,” dedi “bir dahakine öylesini buluruz.”
Restoranın duvarları ustabaşıyla yan yana durup gülümseyen ya da ağzına kebap sıkıştırırken poz veren az ünlülerin fotoğraflarıyla doluydu. Gündüz kuşağı programlarına çıkan şarkıcılar ya da Yeşilçam’da yan rollerden aşina olunan yüzler. Birkaç yerde de oyma desenli kararmış plastik çerçevelerin içinde en iyi kebap nerede yenir haberlerinin olduğu sararmış gazete kupürleri asılıydı. Et kokusuna doyan duvar kâğıtları kabardığı yerlerden kokunun fazlasını içerinin havasına geri verir gibiydi. Garsonların koşturmacasıyla çeşit çeşit kebap peşi sıra geldi, demini almamış çaylar masaya bırakıldı, üstüne de tatlılar. Hepsi fiyata dâhil olduğundan kimse itiraz etmedi. Rehber yan masadan kalkıp yanlarına geldi.
“Her şey yolunda mı hanımlar? Beğendiniz mi?”
“Her şey yolunda,” dediler aynı anda. Meral bir de başparmağıyla ‘okey’ yaptı. “Çok iyi,” dedi rehber. Elinde getirdiği çayı masaya bırakıp Nihan’ın yanına oturdu. “Burası biraz salaştır ama etleri lezzetlidir. Tüm hayvanlar kendi üretimleri.” Tezgâhın önünde payını bekleyen kediye takıldı Meral’in gözü.
“Kedi de mi?”
Dönüp Meral’in kafasıyla işaret ettiği tarafa baktı rehber. “Nasıl?”
“Kedi de mi kendi üretimleri?”
Rehber gülüşünü yutar gibi bir ses çıkardı. “Onu bilmiyorum,” dedi.
Meral, Nihan’ın kendisine baktığını biliyordu. Göz göze gelseler kahkahayı koyuvereceklerini de. Bu yüzden dışarıyı seyretmeye devam etti. Duvarları küflü tabelalarla kaplı çirkin apartmanlara baktı. Birkaç tane avukatlık bürosu tabelası üst üste gelmişti. Birisi de duvara boyayla adını yazmış, sıva dökülünce yazı eksik kalmıştı. Şimdiyle geçmiş birlikte yaşanıyor gibiydi. Her şey eskiyip hızla pas tutuyordu. Sokakta gençler ve ihtiyarlar dışında kimseler yoktu. Gençlerin saç stilleri, ayakkabıları, pantolonları yeniydi yeni olmasına ama onlarda bile bir eskimişlik sezilebiliyordu. Neden kaynaklandığı bilinmeyen ama her yeri dolduran bir eskimişlik.
Çayların kalanı sessizce içildi. Tatlılar da yendikten sonra yan masada huzursuzluk başlamıştı. Bir an evvel hareket edilmeli, görülecek ne kadar yer varsa vakit kaybetmeden görülmeli diye düşünüyorlardı. Fotoğraflar çekilmeli, Facebook’a, Instagram’a koyulacaklar ayıklanmalı. Nihayet, Meral'in kadın kolları başkanı lakabını taktığı kadın, rehbere, “Ne zaman kalkacağız,” diye sert bir tonda seslendi.
Rehber elini ağzına siper ederek sessizce, “Her seferinde arıza bir iki kişi illa ki olur,” dedi, izin isteyip diğer masaya yöneldi.
“Niye bozdun adamı?”
“Ne dedim ki canım. Kediyi merak ettim.”
Güldüler.
Dışarı çıktıklarında sert bir rüzgâr başlamıştı. Hızlıca araca geçtiler. Minibüs hareket ettiğinde, Meral Nihan'a “Şeyi hatırlıyor musun,” dedi. “Hani kimya dersinde entropi diye bir şey görmüştük üniversitede.”
“Nerden hatırlayım, asırlar oldu herhalde.“
“Bozunma gibi bir şeydi.”
“Evet, hayal meyal bir şeyler geldi şimdi.”
“Ben hoca olsam o konuyu böyle bir yerde anlatırdım.”
“Niye ki?”
Minibüs Arnavut kaldırımından sarsılarak ilerliyor ana yola çıkmaya çalışıyordu. Konfeksiyon mağazasının önünden geçerken Meral eliyle mağazayı işaret edip, “Her şey hızla eskiyor baksana. Şu vitrin mankenlerinin üstündeki elbiseler bile eski,” dedi.
“Abartma canım sen de.”
“Her şey geçmişteymiş gibi gelmiyor mu sana da. Bir tek biz büyümüşüz sanki.“
“Uzun zamandır İstanbul dışına çıkmadık da ondan.”
“Zaman yolculuğu gibi.”
“İyi işte bize de değişiklik, fena mı? Son beş yılı unutmak için yirmi yıl geriye gittik.”
“Hatırlatmasan olmaz.”
“Affedersin.”
Meral Nihan’a döndü, “Şaka yapıyorum kızım, bir şey yok,” dedi.
“Pis kadın,” dedi Nihan. “Alacağın olsun.”
“Olsun.”
Minibüs nihayet ana yola çıkabilmişti. Rehber konsola bağlı mikrofonunu eline aldı. Ses bir-ki ses, deneme derken nefesini mikrofona üfledi. Çocuklar kafalarını bir an tabletlerinden kaldırıp ne olduğuna baktılar. Sonra oyunlarına devam ettiler.
Rehber, cevabını hiç de merak etmediğini belli eder bir tonda, “Her şey yolunda mı,” diye sordu. Cılız evetler geldi. Ezberlenmiş bir şekilde, “Duyamadım,” dedi rehber. İkincide de benzer şey oldu. Üçüncüyü sorduğunda Meral en arka koltuktan avazı çıktığı kadar bağırdı. Çocuklar ve kadın kolları başkanı dâhil herkes dönüp arkaya baktı. Meral dışarıyı seyrediyordu. Rehbere cevap verirken bile kafasını çevirmemişti. “Evet,” dedi rehber, “harika, enerjimiz çok yüksek, bu şekilde devam edelim.” Geçtikleri ova yeşillenmiş, yol kenarlarında ve tarla sınırlarında tek tük kalmış ağaçların diplerinde gelincikler bitmişti. Baharın başında, zor bir kıştan sonra değişiklik iyi gelecek diye düşünmüştü ikisi de. Meral beş yıldır birlikte olduğu erkek arkadaşından yeni ayrılmıştı. Nihan’sa üniversite bittiğinden beri yalnız yaşıyordu. En uzunu altı ay süren, kimiyle seks bile yapmadığı flörtleri olmuştu. Nedense erkek arkadaşları hayatına huzursuzluk dışında bir şey getirmemişti. Bir heyecan bile hissetmediğine şaşırıyordu. Meral onu arayıp buluşmayı teklif ettiğinde, “Ne iyi olur,” dedi. Bir şey olduğunu anlamış ama telefonda sormamıştı. İkinci kadehlerin sonunda aynı şehirde yaşayıp iki senedir doğru dürüst görüşmedikleri için şakayla karışık birbirlerini suçladılar. Çok geçmeden suçlunun Meral’in eski sevgilisi olduğu konusunda hemfikirdiler. O akşam meyhanede daha çok Meral konuştu. Son beş yılının çöpe gittiğinden bahsetti. Laf arasında, hiçbir erkek bu kadar zamanı hak etmiyor dediğinde Nihan’ın gözünün içine bakıyordu. Hava almaya çıktıklarında bir ellerinde rakı kadehi, sarılarak yüzlerini denize döndüler, önce Meral’in eski sevgilisine sonra da tüm eski sevgililere, tüm erkek milletine, gelmişlerine, geçmişlerine, selam vermeyen apartman komşularına, kedi sevmeyenlere, o an akıllarına gelmeyen başka kim varsa hepsine, sonunda rahatlayıp kahkahalar atana kadar sövdüler. Nihan’ın eli Meral’in bel çukurunun çıplaklığına değdikçe içinde bir şeyler akar gibi oldu, denizin kıyıya vuran cılız, karanlık dalgalarına bakarken başını döndüren, kusacakmış gibi bir his oluştu. Sonraki günlerde Meral’in gamzesini ve ayrılırken sıkıca sarıldıklarında hissettiği göğüslerini, kokusunu aklına getirdiğinde artan bir his.
Nihan eve dönünce, eskiden yanında neden elinin ayağının dolaştığını anlayamadığı birkaç kız arkadaşı için benzer hislerini hatırladı. Rahat hissedemediği, kendi olamadığı için yakınlaşamadığı ve sonunda suçluluk duygusuyla uzaklaştığı kadınları düşündü. Meral’in yanındaysa rahat hissetmişti. Üzerine daha fazla düşünmekten korktu. Ayna karşısına geçti. Kendine baktı. Sporu bırakmasam iyiydi. Yine de fena sayılmam. Arkadaşız işte. Onu gördüğüm için heyecanlanmam normal. Epeydir kimseyi görmediğimden... Teni yumuşacık.
Nihan, üç gün sonra tur broşürünü mesaj atmıştı: Birlikte gidelim mi?
Rehberi soru sorduğuna pişman edip bir şey olmamış gibi dışarıyı seyreden Meral’e sarılmak istedi Nihan. Onun yerine omzuna dökülen saçlarından şakacıktan çekti. Tam bir ne yapıyorsun bizi rezil mi edeceksin, çekişiydi. Meral dönüp gülümseyince gamzesi belirginleşti.
Rehber yoldaki önemsiz birkaç yapı hakkında bilgi verip tekrar sustu. Minibüs dağ yollarına girdi, keskin virajları zorlanarak çıkmaya başladı. Ağaçların çevrelediği yolda ilerledikçe hava sertleşti. Karla karışık yağmur yağıyordu. Tuvalet molası için bacasından ince bir duman yükselen, önündeki tahta tabelada çarpık harflerle çay, gözleme yazan küçük bir kulübede durdular. Park yerinde başka araç yoktu. “Buralara daha bahar gelmemiş,” dedi Rehber. “Aman sıkı giyinin çocuklar, hasta olmayın.” Havanın bozması grupta genel bir huzursuzluk yaratmıştı. “Mevsimine göre düzenlemeleri lazım aslında,” diye söylendi birisi. Rehber sesini çıkarmadan araçtan indi. Gözlemecinin kurulduğu düzlüğün aşağısı uçurumdu. Yola inen yamaçlarda kıştan kalma karlar vardı. Rehber, küçük kulübeden çıkan iki köylü kadınla selamlaştı. Onlara, sezonu açtıklarını söyledi. Kadınlar, “Nisana güven olmaz,” dediler. Orman manzaralı penceresiz tuvalet için çardakta birbirine sokulup sıra bekleyenlere yeni demlenmiş sıcak çayları geldi. İki çocuk gözleme diye tutturunca mola biraz daha uzadı. Yarım saat sonra tekrar yola koyulduklarında karla karışık yağmur lapa lapa yağan bir kara dönmüştü. Akşamüstü kalacakları dağ evine geldiklerinde her yer ince bir beyazlıkla kaplanmıştı bile.
Rehber endişeli görünüyordu. Yine de, “Şuraya bakın,” dedi araçtan inerken, “şu güzelliğe bakın.” Beyaza bürünmüş yamaçlar çam ve köknar ağaçlarıyla kaplıydı. Vadinin aşağısında, dağları ince bir çizgi gibi ayıran nehir dışında her yer bembeyazdı. Programa göre burada bir gün kalınıp başka yaylalara devam edilecekti. Bulutların üzerine kurulu salıncaklarda fotoğraf çekilecek, şelalelerde yüzme molası verilecek, civardaki tarihi yerler gezilip alışveriş yapıldıktan sonra şehirden uçakla geri dönülecekti. Nihan Meral’e baktı. Halinden şikâyetçi değildi. Yeni evli kadın kocasına, “Ben sana demiştim,” dedi “daha erken diye.” Çocuklar kara sevinmişlerdi. Akşam yemeği için toplanıldığında rehber, “Beklenmedik bir durum, ancak hiç merak etmeyin yarın muhakkak gelip yolları açarlar, o zamana kadar karın keyfini çıkaralım,” dedi. Akşam bozulan moralleri hareketli müziklerle düzeltmeye çalışan rehber bir yerden sonra pes etti. Yemek sonrasında herkes odasına çekildi. Nihan’la Meral’in odasında tek yatak vardı. Nihan özellikle ayrı yatak olsun diye tembihlememişti. Sorun etmediler. Meral, “N’olacak,” dedi, “yatarız koyun koyuna.” Birbirlerine sırtlarını dönüp yattılar. Meral bir süre sonra Nihan’dan yana dönüp arkasından sarıldı. Belli belirsiz Nihan’ın memesine dokunan kolunu geri çekmiyordu. Uyuyor muydu, uyanık mıydı anlayamadı Nihan. Meral her nefes verdiğinde ensesinde duyduğu sıcaklıkla içindeki sular yer değiştirdi, Meral az sonra tekrar arkasını dönmese belki de Nihan heyecandan ölecekti. Ne zaman sakinleşti, ne ara uykuya daldı bilemedi. Sabah gözünü açtığında Meral uyanmış pencere önünde sigara içiyordu.
“Yağıyor mu hâlâ?”
“Hem de lapa lapa.”
Turun planlandığı gibi gitmeyebileceği endişeleri artmıştı. Kahvaltı sırasında kadın kolları başkanı, “Göremediğimiz yerleri bir şekilde telafi etmeniz gerekir,” diye söyleniyordu. Rehber elimizde olmayan hava koşulları gibi bir şeyler geveledi, sanki havadan destek almak ister gibi cam kenarına gidip dışarıya baktı. Kar lapa lapa, sessiz sessiz yağmaya devam ediyordu. Pansiyon sahibi de “İki üç güne yollar kesin açılır,” diye söze karıştı. “Nisan geldi artık, tutmaz.” İki üç günü duyan grup biraz daha endişelendi. Çocuklar yemek sonrası dışarı çıkmak istedi. Meral ve Nihan da çıkıp onlarla kar topu oynadı. Yeni evli çift az sonra ekibe katıldı. Nihan elinde kocaman bir kar topuyla Meral’i yere yıktıktan sonra yan yana yatarken, “Bak,” dedi “çocukluğumuza kadar geçmişe gittik, gördün mü.” “Geçmiş,” dedi Meral “geçmiş karların altında kaldı.”
Öğle yemeğinden sonra kar yağışıyla birlikte gruptaki huzursuzluk daha da arttı. En zoru çocukları oyalamaktı. Meral, pansiyon sahibinin yardımıyla kâğıt kalemle pastel boya buldu. Çocukları etrafına topladı. Gizli bir plan yapıyor gibi kafa kafaya verdiler. Ardından çocuklar bir köşede resim yapmaya başladı. Akşamki sergiye herkes en az iki resim hazırlayacaktı. Salonun ahşap kaplı duvarlarına asılacak resimler için çocuklar iki saate yakın uğraştılar. Hemen hepsi dağlardan kıvrıla kıvrıla inen bir derenin kenarında, bacasından duman tüten tek katlı evler çizmişti. Bahçesinde koca bir ağacın, dere boyunca çiçeklerin olduğu resimler. Akşam yemeğinden önce sergi törenle açıldı. Davetliler on liralık biletlerden alıp öyle girebildiler içeri. Bilet paraları tur tarafından ücretsiz karşılandı. Herkes memnundu bu işten.
Akşam rakı masası kuruldu. Rehber ara ara pencereye gidip havayı kontrol ediyordu. Kar kalınlığı bir metreyi geçmişti. Gecenin sonuna doğru havaya bakmayı bıraktı. Alkolle birlikte diller çözüldü, herkes ne iş yaptığını, nereden geldiğini anlattı. Meral ayrıldığı sevgilisinden bahsetmedi. "Eski dostuz," dedi Nihan’ı gösterip, "bazen dostlukları tazelemek, hatta yeniden kurmak gerekir. Onlar da her şey gibi eskiyebilir.” Kadın kolları başkanı bu söz üstüne kadehini eski dostlara kaldırdı. Meral onunla bile sıcak bir ilişki kurabilmişti. Kadın kolları başkanının keyiflendiğini gören rehber de, içkilerin tazelenmesini fırsat bilip “Kadehleri de tazelemek, eskitmemek gerekir,” diye söze karıştı. Önce sessizlik oldu sonra hep birlikte güldüler. Nihan gece boyunca Meral’in sohbetin merkezinde oluşuna, çocuklarla nasıl da iyi anlaştığına, bazen ciddi bir ses tonuyla rehberi işletmesine, içinden gelen kahkahalarına hayran olup onu izlemişti. Gece ilerledikçe çocuklu aileler, genç çift ve son olarak da rehber izin isteyip odalarına çekildiler. Pansiyon sahibi de şömineye odun atıp ayrıldı. Rakı bitmişti. Yanan odunlar ara ara çıtırtılar geliyor, alev üzerinde küçük yalımlar görünüp kayboluyordu.
“Hadi gidelim,” dedi Meral. Elini uzattı. Nihan tuttuğu eli odaya kadar bırakmadı.
Meral soyunurken Nihan koltuğun üstündeki kıyafetlerini alıp geri koydu. Gömleğinin iki düğmesini açtı ama devamını getirmedi. Ne yapacağını bilemeyip pencere kenarına gitti. Camdaki yansımasından kaçamak bakışlarla onu izliyordu. Meral sütyenini çıkardı. Şimdi sadece atlet ve külotla kalmıştı. Yatağın ucunda oturuyor, giyinmek için acele etmiyordu. Yüzünü Nihan’a döndü. Yansımada bakışları kesişti.
“Çocukların resimlerine dikkat ettin mi?“
Meral’in sorusu üzerine Nihan yüzünü dönebildi, gözü atletin altında beliren meme uçlarına takılınca yutkundu.
“İyi oyaladın, vallahi bravo.”
"Hâlâ o dağ başındaki tek katlı evi çizmeleri çok ilginç geliyor bana."
“Apartman çizmemeleri garip hakikaten “
“Kuşları gördün mü peki? Güneşin oklarının hemen önündeki M harflerini.”
Nihan koltuktaki kıyafetlerini yine eline aldı, "M harfinden kuşlar," diyebildi, gülümsedi.
“Bir kuşun bir harfe ya da bir harfin bir kuşa dönüşmesi güzel tabii ama her şeyi öyle ifade edemezsin. O ev mesela, o evi uzun uzun anlatman gerekir. Kapısı nasıl, pencereleri, evin içinden ırmağın şırıltısı duyuluyor mu? İçeride kaç kişi yaşıyor? Birbirlerini seviyorlar mı?”
Meral son sorunun cevabını bekler gibi ona bakıyordu. Nihan sesini çıkarmadı. Birkaç sessiz, gergin saniye sonrasında Meral devam etti. “Bahçede el ele tutuşup dans eden kızları çizmiş biri de. Çocukluğuna dönen senle ben gibi.” Ayağa kalktı, elini Nihan’e uzattı. Biri yarı çıplak iki kadın el ele bir o yana bir bu yana bir süre sallandılar. Gülerek ve ellerini bırakmadan yatağın başına oturdular.
“Öyle bir evim olsun isterdim biliyor musun? Bahçesinde sadece çiçek yetiştirdiğim. Biten domatesleri yabani ot diye ayıkladığım.”
“Domateslerin ne günahı var?”
“Bilmem, çiçek olsun sadece.
"M harfleri de gelsin ağacın dallarına konsun."
Meral Nihan'ın elini bırakmadan yüzünü ona döndü. Şimdi gözlerinin içine bakıyor, nefeslerini nefeslerinde duyuyorlardı.
“Tek bir harfe sığan duygular da var, biliyor musun?”
Nihan bir şey söyleyecek oldu. “Şşşş,” dedi Meral. İşaret parmağını Nihan’ın dudaklarına götürdü. Gözlerinin içine içine bakmaya devam ederken yineledi, “Şşşşşşşş.”






