"Yaşamın evrende yaygın olduğuna ve önümüzdeki yıllarda dünya benzeri bir gezegen keşfedeceğimize inanıyorum."
Bu konunun matematiği, çoğu kişi için tek başına yeterli bir kanıt olmalı: her biri milyarlarca yıldız barındıran milyarlarca galaksi ve o yıldızların çoğunun etrafındaki gezegenler. Bu rakamlar evrenin diğer yerlerinde yaşam olmamasının, ihtimal dışı bir senaryo olduğunu ortaya koyuyor. Ama bu fikri destekleyen tek şey yüksek olasılıklar da değil. Şimdiye dek Samanyolu galaksisindeki küçücük köşemizden, yalnızca yakındaki yıldızlara bakarak, 150'den fazla gezegen keşfettik. Sonuçlar yalnız Samanyolu'nda bile sayısız gezegen olduğunu gösteriyor. Şimdiye kadar bulduklarımızın büyük çoğunluğu -Jüpiter ve Satürn gibi- hayat barındırma ihtimali düşük, devasa gaz kütleleri olsa da, söz konusu gezegenlerin bir kısmı dünya gibi ya da en azından dünya ölçülerinde olacaktır.
Yakın zamanda ortaya çıkan beş gelişme, dünya dışında yaşam keşfinin çok da uzak olmadığını gösteriyor:
Birincisi, NASA'nın Opportunity adlı Mars robotu, Meridiani Planum denen iniş bölgesinin bir zamanlar tuzlu bir denizle kaplı olduğuna dair apaçık kanıtlar buldu. Artık Mars'ta bir zamanlar yaşam olup olmadığı konusunda cevaplanması gereken tek soru -Mars tarihinde Meridiani Planum bölgesini iki kez kaplamış olan bu denizin, yaşam oluşumuna yetecek kadar uzun bir süre varolup olmadığı sorusu. Yanıtı, Mayıs 2008'de kuzey kutbu buz-su tepesine inmesi ve tepenin geçmişini ve Mars atmosferi ile etkileşimini incelemesi planlanan uzay aracı Phoenix verebilir.
İkincisi, Şubat 2005'te Mars Express Orbiter'dan gelen fotoğrafları inceleyen bilimciler, gezegenin ekvatoru yakınlarında, dünyanın Kuzey Denizi büyüklüğünde, donmuş bir gölün varlığına dair kanıtlar bulunduğunu açıkladılar.

Üçüncüsü, bir grup astrofizikçi, Temmuz 2004'te, Samanyolu'nun merkezine yakın bir nebula olan Sagittarius B2'den gelen radyo salımlarının, yaşamın temel maddeleri olan aldehid moleküllerine dair göstergeler içerdiğini bildirdi. Aldehidler, proteinlerin hayati bileşenleri aminoasitlerin oluşumuna yardımcı oluyor. Aynı bilimcilerden birkaçı daha önce de uzayda, bir tür şeker olan glikoaldehid de dahil, diğer organik molekülleri barındıran bulutların varlığını bildirmişti. Dış uzayın -yalnızca atomlarla değil- yaşam için gerekli karmaşık birtakım moleküllerle dolu olduğuna şüphe yok. Başka güneş sistemlerindeki kuyruklu yıldızlar, tıpkı bizim sistemimizdekilerin de dünyaya bırakmış olabileceği gibi, bu tür molekülleri gezegenlere taşıyabilir.
Dördüncüsü, gökbilimciler artık diğer yıldızların çevresinde çok daha küçük gezegenler bulmaya başladılar. 2004 yazında, Texas Üniversitesi'ne bağlı Austin McDonald Gözlemevi'nden Barbara McArthur'un öncülüğündeki bir grup, yaklaşık bizim güneşimiz büyüklüğünde bir yıldız olan, üç gezegenli 55 Cancri'nin yörüngesinde, (yaklaşık Neptün'ün kütlesi kadar) dünyanın 18 katı kütleye sahip bir gezegen keşfetti. Aynı sıralarda Portekiz'deki bir grup da, yine güneş benzeri bir yıldız olan mu Arae'nin yörüngesinde, dünyanın 14 katı kütleye sahip, aynı bölgedeki ikinci bir gezegeni keşfettiklerini duyurdu. Bu daha küçük gezegenle rin gazdan çok kayadan ibaret olma ihtimalleri yüksek. McArthur habercilere "Güneş sistemi dışında bir gezegen bulma yolunda ilerliyoruz," dedi.
Beşincisi, gökbilimciler yalnız yeni gezegen keşfetme konusunda değil, teleskopların çözünürlüğünü, bu gezegenleri görmeye yetecek derecede geliştirme konusunda da yol katediyor. Güneş sistemi dışı gezegenler, bugüne dek ancak yerçekimsel etkilerinin komşu yıldız üzerinde yarattığı yalpalamaya dair bulgular sayesinde keşfediliyordu. (Tuscon yakınında Graham Dağı'ndaki büyük ikiz aynalı teleskop gibi.) Çok daha iyi optik teleskoplar ise tamamlanmak üzere. Bir Avrupa konsorsiyumu Şili için 100 metrelik bir teleskop planlıyor. Gelişmiş çözünürlük özelliği, gökbilimcilerin gezegenlerin tayflarını analiz ederek, yapılarını ve yüzeylerinde neler olduğunu (örneğin su) öğrenmelerine yardımcı olacak. Ayrıca, yakın zamanda suyun uzayda, yıldızlar arası ve civarındaki iri bulutlarda bol miktarda bulunduğunu da keşfettik.
Kısacası, yaşam için gerekli olan her şey oralarda biryer lerde. Bu temel unsurların, uzayın başka bir bölgesinde, tıpkı dünyadaki gibi bir araya gelmemeleri ciddi şekilde imkânsız görünüyor. Galaksilerde Goldilocks kuşağı denen (ne çok soğuk, ne çok sıcak, olması gereken derecede) bölgeler mevcut ve yaşamın özellikle buralarda evrilme ve sürdürülme ihtimali hayli yüksek. (Örneğin Samanyolu'nun merkezinde çok fazla radyasyon var.) Üstelik daha araştırılacak neredeyse sayısız galaksi var. Astrofiziğin altın çağında yaşıyoruz ve oralarda bir yerde yaşamın varlığını keşfedeceğiz.
Hazırlayan: Aslı İdil Kaynar
Kaynak: Kanıtı Olmayan Gerçekler, Editör: John Brockman, NTV, Çeviri: Duygu Akın, 2007.






